Avukat Tutmanın Hükmü
16 Mayıs 2010 Yazan Ebu Hamza
Kategori İslam Akaidi
Daha önceki konumuz olan Müslüman Avukat Tutabilir Mi? konusunun devamı niteliğindeki bu yazıda avukatlık meselesi ve mahkemeler üzerine getirilen tereddüt ve şüphelere açıklık getirmek adına “iddia ve cevap” şeklinde ele alınacaktır. Muvaffak kılacak olan yalnızca Allah’dır.
1. iddia:Bazı kişiler tağutun mahkemelerine başvurmak için şöyle bir iddiada bulunurlar;
Zamanımızda İslam devleti olmadığından ve günümüzdeki medeni mahkemeler tağutun hükümleriyle hükmettiğinden dolayı bu mahkemelere başvurabiliriz.
“Allah’ın ayette küfür dediği şey tağuta muhakeme olmayı kalben istemektir. Her ne kadar hakkımızı almak için tağutun mahkemesine başvursak da kalben bu hükümleri istemeyip reddediyoruz. Onun için tağuta muhakeme olsak bile kâfir olmayız.”
CEVAP: Bu, apaçık bir cehalettir. Şeytanın kandırmasından başka bir şey değildir. Allah (c.c.) bu ayette tağuta muhakeme olmak istemenin bile küfür olduğunu bildiriyor. Bilfiil muhakeme olmak ise bundan daha büyük bir küfürdür.
Tağutun hükümlerine muhakeme olan kişi; “ben muhakeme olmak istemedim” diyemez. Eğer gerçekten istememiş olsaydı mahkemeye başvurmazdı.
Şeyh Süleyman b. Sehman’a zaruret altında taguta muhakeme olmak konusunda sorulduğunda şöyle dedi:
“İkincisi: Taguta muhakeme olmanın küfür olduğunu öğrendikten sonra sana şöyle denir:
Allah-u Teâlâ kitabında küfrün, öldürmekten daha büyük olduğunu şöyle zikretti:
“Fitne öldürmekten daha şiddetlidir.” (Bakara: 191)
“Fitne öldürmekten daha büyüktür.” (Bakara: 217)
Bu ayetlerde geçen (فِتْنَةُ) “fitne” den kasıt; küfür ve şirktir.
Bil ki! Gerek çölde yaşayan ve gerekse şehirde yaşayanların hepsinin, birbirleriyle ta yok oluncaya kadar savaşmaları, İslam şeriatine ve Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in getirdiği hükümlere muhalefet eden ve başka hükümlerle hükmeden tagutu, aralarındaki ihtilafı çözme konusunda hakem tayin etmelerinden daha ehvendir.
Üçüncüsü: Eğer muhakeme olmak küfürse ve ihtilaf dünya içinse, o zaman nasıl olur da dünya için küfre girersin?
O halde Allah-u Teâlâ ve rasulü her şeyden daha sevgili olmadıkça hiç kimse iman etmiş olmaz. Aynı şekilde Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem, kendi çocuğundan, babasından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça hiç kimse iman etmiş olmaz.
Bütün dünyan gitse de tagutun mahkemesine muhakeme olmak senin için asla caiz olmaz.
Şayet sana ya elindeki her şeyi vereceksin veya taguta muhakeme olacaksın denilirse, sana farz olan şey; elindeki her şeyi vermen fakat taguta asla muhakeme olmamandır. (Eddureru’s Seniye Mürtedin hükmü bölümü s: 275)
2. İddia Tağuta muhakeme olmayan Müslümanlar haklarını nasıl alacaklar?
CEVAP:Muhakemenin namaz gibi, dua gibi, secde gibi bir ibadet olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Mesela bir kimse bir hakkımızı gasbetse ve kendisine secde ettiğimiz takdirde bu hakkımızı geri vereceğini söylese ona secde edebilir miyiz? O halde muhakeme de olamayız.
Bazı kimselerin muhakemeye ve partisel çalışmaya delil getirmeye çalıştıkları Hılfulfudul vakası onların iddialarının aksine bugünkü yardım kuruluşlarına tekabül etmektedir. Hılfulfudulda hüküm,muhakemeleşme yoktur. Tağuti düzenlerde işler genelde gayrı kanuni yollardan yürümektedir. Müslümanlar da oluşturacakları yardım kurumlarıyla veya gayrı kanuni yollardan haklarını geri alabilirler. Muhakemeleşme olmadıktan sonra kafirden yardım istemek de cazidir. Herhangi bir kafirden veya polisten muhakemeleşme dışında yardım da istenebilir. Hatta tağuti düzenlerin hükmüyle hükmeden kadılardan bugünkü kullanımla hakimlerden mahkeme prosedürü dışında, muhakemeleşme dışında yardım da istenebilir. Yeter ki tağuta muhakeme olunmasın, işler mahkeme sürecine girmesin.
Muâz (r.a.)’ın, Resûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem)’den rivayet ettiği sahih bir hadîste de aynı şey zikrediliyor:
“Allah’ın kulları üzerindeki hakkı nedir bilir misin? Muâz :
- Allah ve Resulü bilir dedim, der. Resûlüllah (sallallahu aleyhi ve sellem) :
- Allah’ın kulları üzerindeki hakkı, O’na kulluk etmeleri ve O’na hiçbir şeyi eş koşmamalarıdır. Bunu yaptıkları takdirde kulların Allah üzerindeki hakkı nedir bilir misin?
- Allah ve Resulü bilir, dedim, der Muâz.
Bunun üzerine buyurdular ki :
- Allah’ın onlara azâb etmemesidir”. (Buhârî, Libâs 101, İsti’zân 30, Rikâk 37, Cihâd 46, Tevhid 1; Müslim, İman 48, 49; İbn Mâce, Zühd 35; Müsned Ill /261, V/228, 230, 234, 236, 238, 242, ll /309, 525.)
Görüldüğü gibi bir ferdin üzerinde en büyük hak sahibi Allah Azze ve Celledir. Onun hakkını yerine getirip şirk koşmadan yaşamak bazen bazı haklardan fedakarlık etmeyi gerektirebilir.
Muhakkak ki, sizi biraz korku, biraz açlık, biraz mal, cari ve ürün eksiltmesi ile deneriz. Sabredenleri müjdele. (Bakara 155)
3.iddia Nisa 60 ayeti Medeni bir ayettir. Allah tağutun mahkemesine başvurmanın küfür olduğu hükmünü Medine’de indirmiştir ve bu ayet İslam devleti otorite güç iken inmiştir. Onun için tağutun mahkemesine başvurmak ancak müslüman devlette Allah’ın hükümlerinin uygulandığı bir ortamda tağutun hükümlerine başvurulduğunda küfür olur. Şimdi biz darulharpte yaşıyoruz. Bu yüzden mahkemeye başvurabiliriz. Bu küfür olmaz. Bu haram olur. »
CEVAP : Böyle iddia eden kişiler ne Nisa 60 ayetini, ne islamı ne La İlahe İllallah’ı, ne de tağutun mahkemesine başvurmanın ne demek olduğunu kavramış değillerdir. Bu zihniyete sahip olan kişilerin iddiaları; “tağutu reddetmek” ancak müslüman devlette gereklidir. Çünkü: “Kim tağutu reddedip Allah’a iman eden kimse kopmak bilmeyen sağlam bir kulpa sarılmıştır.” (Bakara: 256) ayeti Medine’de inmiştir” iddiası gibidir. Eğer onlar İslamı anlasaydılar bütün rasullerin gönderiliş gayesinin Allah’ın kanunlarını bildirmek, insanlara Allah’ın kanunlarına uymalarını emretmek, insanları sadece Allah’a ibadet ettirmek ve Allah’ın kanunları dışındaki bütün kanunları, fikirleri reddederek Allah’tan başkalarına ibadet etmekten uzaklaştırmak olduğunu bilirlerdi. Bütün rasullerin ilk tebliğ ettiği şey budur. Ancak bunları kabul eden kişi müslüman olur.
Tağutun mahkemesine başvurmak onu İslam mahkemesine tercih edildiği zaman mı küfür olur? Eğer böyle olduğunu iddia ediyor iseniz bunun delili nedir? Şayet böyle bir delil olsaydı sizin dediğiniz doğru olurdu. Fakat buna dair hiçbir delil yoktur. Aksini iddia ediyorsanız delilleri getirin.
İslam mahkemesi mevcut olmadığı zaman tağutun mahkemesine başvurmak haramdır diyorsunuz. Bunun delili nedir? Halbuki Allah (c.c) tağutun mahkemesine başvurma hususunda küfür hükmünden başka bir hüküm bildirmemiştir. Şayet sizler bu söylediğiniz hükme dair Kur’an ve sünnetten bir delil getiremezseniz Allah’ın hükümleri dışında bir hüküm vermiş olursunuz ki bu apaçık bir küfürdür.
Tağuta başvurmanın küfür olabilmesi için, İslam mahkemelerinin varolması şart değildir. Bu iddiada bulunanların gözden kaçırdıkları önemli bir husus vardır. Allah (c.c) Nisa 60 ayetinde tağuta muhakeme olmak isteyen kişinin onu kabul etmiş olacağını belirtiyor.
Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
“Ey Muhammed! Sana indirilen Kur’an-a ve senden önce indirilenlere iman ettiklerini iddia edenleri görmüyor musun? Tağuta muhakeme olmak istiyorlar. Oysa tağutu (daha önce) reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak ister.” (Nisa: 60)
Allah (c.c) ayette geçen kimselerin tağutun mahkemesine başvurdukları için tağutu reddetmemiş, bilakis onu kabul etmiş olduklarını bildiriyor. Demek ki tağutun mahkemesine başvurmak, onu kabul etmektir. Bu yüzden kişi İslam mahkemesi mevcut olmadığı zaman tağuta başvurabiliriz demekle İslam mahkemesi var olduğu zaman tağutu reddedeceğiz, varolmadığı zaman tağutu reddetmeyeceğiz demiş olur ki bu apaçık bir sapıklıktır.
Bu ayetin Medeni olduğunu iddia edip bu ayetin hükmü yalnız İslam devletinin Medine İslam devletinde olduğu gibi hakim güç olduğu zaman geçerlidir, iddiası da yanlıştır. Bu ayet Medeni olmasına rağmen, Rasulullah (s.a.s) daha ilk Rasul olduğunda insanlara tağutu reddetmelerini ve yalnız Allah’a ibadet etmelerini emretmiştir. Rasulullah (s.a.s) insanlara tağutu reddetmeyi emrederken, onun nasıl reddedileceğini yani tağutun mahkemesine başvurmanın tağutu reddetmemek manasına geleceğini insanlara açıklamamış olması düşünülemez. Çünkü bu mesele akidenin temel şartlarından olan La ilahe illallah’ı direkt olarak ilgilendiren bir meseledir.
Bu iddiada bulunan kişiye sorulur: Müslümanım diyen bir kişi tağutu reddetmese veya tağutu kabul etse onun hükmü nedir?
İslam hakkında biraz bilgisi olan bir kimse dahi bu soruya karşılık kafir olur cevabını verecektir. O halde Allah (c.c) bize tağutun mahkemesine başvurmak değil bunu istememiz halinde bile tağutu reddetmemiş bilakis onu kabul etmiş olacağımızı belirtmesine rağmen, tağutun mahkemesine başvurmanın caiz olabileceği veya haram olabileceği nasıl iddia edilebilir? Amaç zulmü kaldırmak da olsa bu Allah’ın küfür olduğunu bildirdiği bir yolla yapılamaz.
Bu noktada önemli bir hususa daha işaret etmek gerekir. Başvurulacak kanunun İslam’a uygun olup olmaması veya İslam’ın o konuda bir hüküm bildirip bildirmemesi tağuta başvurmanın hükmünü değiştirmez. Çünkü her halukarda hüküm verme yetkisini Allah’tan başkasına vermek vardır ki bu apaçık bir küfürdür. Zira hüküm verme yetkisi yalnız Allah’a aittir ve Allah bu konuda kedisine ortaklık kabul etmez ve kendisinden başkasının hükmüne başvuranın kimin hükmünü kabul ediyorsa ona ibadet etmiş olacağını bildirmiştir.
Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
“Allah hüküm koymada ortak kabul etmez.” (Kehf: 26)
“Hüküm vermek yalnız Allah’a aittir. O, yalnız kendisine ibadet edilmesini emretti. Dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Yusuf: 40)
Böyle bir iddiada bulunan kişiye şöyle sormak gerekir;
Mekke’de hiçbir müslüman Allah’ın ve Rasulullah’ın hükmü dışında bir hükme başvurdu mu? Bunlara muhakeme oldu mu?
Bu ne Mekke’de ne de Medine’de olmuştur. Bunu ancak Medine’de, zahiren müslüman olan, gerçek manada iman etmeyen münafıklar yapmışlardır. Bunları yaparken müslümanlardan onları kim görmüşse münafık olduğunu anlayıp onlara zahiren kafir hükmü vermişlerdir.
Tağuta muhakeme olmak La ilahe illallah’ı ilgilendiren bir meseledir. Tağutu reddetmek müslüman olmanın ilk şartıdır. Her türlü tağutu (yani Allah’ın şeriatı dışındaki sistemleri, hükümleri ve sahte ilahları) reddetmedikçe gerçek manada islama girmek, Allah’a iman etmek ve muvahhid sıfatı almak mümkün değildir.
Nisa 60 ayeti tağuta muhakeme olmanın yasak olduğunu bildiren ilk ayet değildir. Tağuta muhakeme olma yasağı “La İlahe İllallah”ın tebliğinde bildirilmiş ilk emirdir. Çünkü tağutun mahkemesini reddetmek tağutun bir çeşidini reddetmektir. Tağutun her çeşidini reddetmek ilk inen emirdir. Zaten Nisa 60’da buna işaret vardır. “Onu reddetmekle emrolunmuşlardı.”
Nisa 60 ayetinin nüzul sebebi; Allah’a, Rasulullah’tan önce inen bütün hak kitaplara ve Kur’an-a inandıklarını iddia ettikleri halde tağuta muhakeme olmak isteyenlerin gerçek yüzünü, kalben inanmadıklarını ve iman iddialarının sadece sözden ibaret olduğunu bildirmektir. Çünkü gerçek manada ihlâslı şekilde inansaydılar tağuta muhakeme olmayı asla istemezlerdi.
Allah’ın hükümleri her zaman vardır ve kıyamete kadar baki kalacaktır. Ayrıca Allah’ın hükümlerini kabul edip tağutun hükümlerini reddetmek imanın bir gereğidir. La ilahe illallah’ın manasıdır. Tağutun her çeşidini reddetmeyen ve Allah’ın hükümlerini her zaman hayatına tatbik etmeyi kabul etmeyen kişi La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah’a gerçek manada şehadet etmemiştir. Gerçek manada La ilahe illallah Muhammedun Rasulullah’a şehadet eden kişi tağutun her çeşidini reddetmiş, Allah’ın kanunlarına inanmış ve hayatında yalnızca bu kanunları uygulamayı kabul etmiştir. Müslüman devlet olsa da olmasa da bu böyledir. Allah (c.c.) Nisa: 60 ayetinde tağuta muhakeme olmayı istemekle tağuta inanmayı eşit tutmuştur. Bu gösteriyor ki tağuta muhakeme olmayı isteyen, tağuta inanmış ve kâfir olmuştur. Bilfiil tağutun mahkemesine başvuran kişi, iddiası ne olursa olsun apaçık bir şekilde tağuta inanmış ve kâfir olmuştur. Çünkü Allah (c.c.):
“Tağuta muhakeme olmak istiyorlar oysa onu reddetmekle emrolunmuşlardı.” buyuruyor. Tağuta muhakeme olmak, tağuta iman, tağuta iman ise Allah’ı inkar manasına gelmektedir. Tıpkı tağutu reddetmenin Allah’a iman manasına geldiği gibi…
Ayette; “Yez’umun” kelimesi geçmektedir. “Yez’umun” kelimesi aksini yaptığı halde bir şeyi yalan yere iddia eden kişiler hakkında kullanılır.
Allah (c.c.) bu ayette; Kur’an-a ve daha önce indirilen bütün hak kitaplara inandıklarını iddia ettikleri halde bu iddialarını yalanlayan ameller işlemekte ve isteklerde bulunmakta olan bir taifeyi haber veriyor.
Bu kimseler iyi bilmelidirler ki bu istek ve ameller kendilerinde bulunduğu müddetçe Kur’an-a ve ondan önceki hak kitaplara inanmış olmaları mümkün değildir. Bunların Kur’an-a ve daha önceki hak kitaplara inanmaları yalan bir iddiadan başka bir şey değidir.
Bu nedenle Allah (c.c.) bu ayette; tağuta, Kur’an ve sünnet dışındaki hükümlere muhakeme olmak istedikleri, yani apaçık bir küfür işledikleri halde, hem kendilerini hem de çevrelerindeki müslümanları kandırmak için Kur’an-a ve daha önce inen hak kitaplara inandıklarını iddia etmelerini hayretle karşılıyor ve gerçek imanın nasıl olması gerektiğini bildiriyor.
Tağutun her çeşidini reddetmeden Allah’a rasulüne ve indirilen kitaplara inanmanın mümkün olmadığını, mü’min olan kişinin ancak zahiren ve batinen, tağutun her çeşidini reddeden ve Allah’ın indirdiği her şeye zahiren ve batinen inanan kişi olduğunu bildiriyor.
4.İddia.Bazı kişiler Tağut’ların kendileri hakkında verdiği cezaya yani kendisi hakkındaki verdiği hükme itiraz edip temyize gidiyor Allah’ın kanunları dışındaki hüküm veren hakimlerden daha hapis hali oluşmadan bize verdiğininz hükmü değiştirin diyebiliyorlar ve bunu küfür olarak görmüyorlar. Hatta bunun küfür olmadığını ispat etmek için cahilane bir şekilde Yusuf (a.s)’ı delil gösteriyorlar. Tıpkı kâfir devlette parti kurmanın, bakan olmanın caiz olduğunu söyleyerek Yusuf (a.s.)’ı delil gösteren cahillerin yaptığı gibi…Birde buna Hz.Peygamberin ve o zaman Müslümanların mekkeli müşriklerin çıkardıkları kanunlara göre onlardan eman almalarını buna dayandırıyorlar.
CEVAP:Öncelikle akfirlerin çıkardıkları kanunlardan faydalanılır bunun iyice anlaşılması lazım fakat onların çıkardıkları kanunlarla muhakeme olunmaz.Müslümanlar eman alırken muhakeme olmadılar onların kanunlarından islama ters olmadığı sürece faydalandılar.Bu gün bizde aynısını yapabiliriz.
İkincisi Hz. Yusuf olayını buna delil getirenler böyle bir iddiada bulunanlar Yusuf (a.s)’a büyük bir iftira etmiştir.
Kâfir devlette bakan olmanın hükmü ve bu konuyla ilgili olarak delil gösterdikleri Yusuf meselesi ileride açıklanacaktır. Şimdi ise kâfir hâkimlerden tahliye istemenin küfür olmadığına dair delil gösterdikleri Yusuf (a.s) meselesini açıklayalım.
Yusuf (a.s.) zindandayken kurtulacağını zannettiği zindan arkadaşından kralın yanında kendisini zikretmesini istemiştir. İşte kendi yaptıklarını meşru kılmak için bu olayı delil göstererek, Yusuf (a.s.)’ın hapisten çıkmak için kraldan tahliye istediğini iddia ediyorlar. Zerre kadar ilmi olan bir kişi zamanımız hâkimlerinden temyize başvurup tahliye istemenin Yusuf (a.s.)’ın hapisten kurtulacağını zannettiği kişiden kralın yanında kendisinden bahsetmesini istemesiyle alakası olmadığını bilir.
Fakat şeytan, ilmi olmayan, kendi yaptığına ne olursa olsun delil arayan kişiyi tıpkı çölde susamış olan kişinin serap görmesi durumuna düşürür. O’na Kur’an ve sünnetten kendi yaptığı ile alakası olmayan deliller buldurarak onu aldatır. Böyle kişiler kendilerinin haklı olduğunu zannederler. Çünkü şeytan onlara yaptıkları amelleri süslü göstermiştir. İşte şeytanın insanı saptırmak için kullandığı hilelerden biri de budur. Şeytanın bu tür hilelerinden kurtulmak için iki şart gerekir. Bu şartlardan biri olmazsa şeytanın hilelerinden kurtulmak mümkün değildir.
1- İhlâslı olmak.
2- İlim sahibi olmak.
Hakka tabi olmak için ilim sahibi olmadan sadece ihlâslı olmak yetmez.
İhlâslı olmadan sadece ilimle de hakka tabi olunmaz.
Bu meseleyle ilgili Yusuf kısası şöyledir:
Yusuf (a.s.) zulmen, suçsuz olduğu bilindiği halde hiç mahkeme edilmeden, sırf kralın ve hanımının isteğiyle hapse atılmış ve orada uzun bir süre kalmıştır. Yusuf (a.s.) hapisteyken kendisini hapse atan kral ölmüş, onun yerine başka bir kral gelmiştir. Fakat bu kralın Yusuf (a.s.)’dan haberi yoktu. Yusuf (a.s.) kendi durumuna dikkat çekmek için kurtulabileceğini zannettiği kişiye şöyle dedi:
“Onlardan kurtulacağını bildiği kimseye dedi ki: “Beni efendinin yanında an.” Fakat şeytan ona efendisine anmayı unutturdu. Dolayısıyla (Yusuf) bir kaç sene daha zindanda kaldı.” (Yusuf: 42)
Sonra kral bir rüya gördü. O zaman hapisten çıkan kişi Yusuf’u hatırladı ve kralın yanında ondan bahsetti. Yusuf (a.s.) hiçbir zaman kraldan hüküm istememiştir, isteyemez de. Çünkü Yusuf: 40’da hükmün sadece Allah’a ait olduğunu, Allah’ın hükmünü kabul etmenin O’na ibadet olduğunu bildiren kendisidir. Hâkimden tahliye talep etmek ondan hüküm istemek demektir. Bu yüzden Yusuf (a.s.) kâfir kraldan tahliye hükmü de istememiştir. Çünkü kral onu çıkarmak istediği halde hapisten çıkmak istemedi. Yusuf (a.s.) kralın gördüğü rüyayı çok güzel bir şekilde tabir ettikten sonra kral Yusuf’u beğenmiş ve hapisten çıkarılmasını emretmiştir. Fakat Yusuf (a.s.), tam olarak suçsuz olduğu ortaya çıkıncaya kadar zindandan çıkmak istemedi.
Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
“Adam Yusuf’un tabirini krala bildirince kral dedi ki: “Onu bana getirin. Elçi Yusuf’a geldiği zaman (Yusuf) dedi ki: “Efendine dön de ona: “Ellerini kesen o kadınların zoru neydi?” diye sor. Şüphesiz benim Rabbim onların hilesini çok iyi bilir.” (Yusuf: 50)
Bu ayet gösteriyor ki kral onu zindandan çıkarmak istediği halde çıkmak istememiştir. Çünkü Yusuf (a.s.) af istemiyordu. Onun istediği hakkın ortaya çıkmasıydı. Meselesi tekrar gözden geçirilsin, suçsuz olduğu anlaşılsın…
Yusuf (a.s.) kraldan ne hüküm, ne tahliye, ne de af istemiştir. Zaten Yusuf (a.s.) zindandan çıktığında krala ilk olarak tevhidi anlatmıştır. Hüküm verme yetkisinin sadece Allah’a ait olduğunu bildirmiştir. Tıpkı zindan arkadaşları, gördükleri rüyaların tabirlerini sorduklarında tabir etmeden önce tevhidi tebliğ ettiği gibi..
5.İddia: İmam Serahsi İmam Muhammedden Darulharbde tağuta muhakeme olunabileceğini nakletmektedir.
CEVAP: Bu iddianın sahibleri öncelikle bu iki güzide imama iftira atmaktadırlar. Bahsedilen rivayetin yanlış olarak, aynı zamanda anlam düşüklüğü ve imla hatalarından kaynaklanan anlatım bozukluklarıyla Türkçe’ye çevrilmiş hali şu şekildedir:
3478-İmam Muhammed dedi ki: müslüman biri eman ile darü’lharbe girer ve harp ehlinden biri o müslümanın malını gasp ederse, sonra da müslüman yahut zımmî olur-larsa,bakılır; Krallarının hükmüne göre malı gasp edilen kişi ister eman sahibi, ister müslüman, ister düşman biri olsun gasp, mülkiyete geçirmenin sebeplerinden ise, müs lümanın, gasp edilmiş olan malında herhangi bir hakkı kalmaz.
Çünkü gasp edenin gasp ettiği o malı mülkiyetine geçirmesi, krallarının kanunları gereği gerçekleşmiştir. O ülkenin hakimi krallarıdır ve orada onun hüküm leri geçerlidir. Ona göre harp ehlinden olan kişinin darü’lislamda gasp edip mül kiyetine geçirdiği ile darü’l harpte gasp ettiği aynı hükümlere tabidir.
3479- Krallarının kanunlarına göre o malın sahibine iade edilmesi gerekiyorsa ve henüz muhakeme olmadan o ülke halkı İslamı kabul edecek olursa o mal, eman altm-dakine iade edilir.
Çünkü gasp edenin o mala sahip oluşu henüz gerçekleşmemiştir ve kral larının kanunlarına göre yaptığı şey yasak bir iştir. Yukarıdaki durumda ise kral larının kanunlarına göre yaptığı geçerli bir iş idi.
3480- Şayet bu konudaki kanunlarının ne olduğu bi-linemiyorsa, mal eman altında olan müslümana iade edilir.
Diğer Sayfaları Oku: 1 2








Ducane demişki 17 Mayıs 10 11:57
maşaALLAH gerçekten faideli bir paylaşım olmuş.gasp olan hakkımızı islam devleti olmadığı için tağutun muhakemelerine başvurarak alırız diyenler heva heves ve menfaatlerinin vede ALLAHualemdaha sonra planladıkları işlerin kılıflarını uydurma girişimi gibi gözüküyor.hani bir söz vardı(minareyi çalan kılıfını hazırlar)bir defa bu ayeti yani nisa 60. ayeti medine dönemine hapsedenler gerçekten gafler ve delalet içerisine düşmüşlerdir çünkü ALLAHcc tağutu red etmeyi msülümanlara taki mekke döneminde emretmiştir bunlar:Andolsun, biz her ümmete: “Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının” (diye tebliğ etmesi için) bir elçi gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Allah hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine sapıklık hak oldu. Artık, yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların uğradıkları sonucu görün.nahl:36..Tağut’a kulluk etmekten kaçınan ve Allah’a içten yönelenler ise; onlar için bir müjde vardır, öyleyse kullarıma müjde ver.Zumer=17. ayetlerdir ALLAH svt.bir nevi bu tür olayların olacağını ezeli ve ebedi ilmiyle bildiği için kuranı kerimde bunların önünü kesmiştir.fakat saptırıcılar saptırmaya devam etmektedir. ve dünya hayatı bir imtihandır ALLAHcc kazananlardan eylesin:amin..ALLAHın selamı hidayete tabi olanlara olsun:taha=47
Ebu Hamza demişki 17 Mayıs 10 12:05
Müslüman’ın ömrü gaspedilmekle geçiyor zaten, en büyük gasp da Şeriat gaspı değil midir? Tam ve eksiksiz olan bir sistem yerine her yeri yamalı ve yama da tutmayan sistemi ikame etmek gaspin dik alasıdır. Plastik mücahidlerin gaspa karşı savaş metodu onların sistemi dahilinde hakkını aramak olması ise işin daha da vahimi. Allah hidayet versin, Muvahhi Müslümanlar’ın tümünü Rabbim fitne’den fesattan korusun vesselam. Yorumunuz içinde teşekkür ederiz.
Suayb demişki 19 Mayıs 10 22:06
Allah sizlerden Razi olsun cok güzel anlatiyorsunuz malesef buna inanmiyanlar öyle cokki en azindan akrabalarima bilene anlatamiyorum, hersey o kadar acikki Ayetle/hadisle…
Rabbim hepimizi Tagut’i Systemlerden uzak eylesin AMIN
hayirli Calismalar
Ebu Hamza demişki 19 Mayıs 10 22:33
Her şeyi herkesin anlamasının mümkünatı zaten yok, Allah’u Teala, kendisine ulaştıracak yolları yine kendisinin istediği şekilde yapmayı hedef edinenlerin basiretlerini arttırır ve böylece kişi duyduğunu anlamaya ve kalben idrak etmeye başlar. Rabbim’in nasip etmesi için kulun da istemesi gerekir ki kapılar açılsın. Tevhid öyle değerli bir hazinedir ki Allah’u Teala bu hazineyi arayanların önüne açar, durumunu değiştirmek istemeyenin durumunu Allah’u Teala’da değiştirmez.
Bu en önemli sebeptir ki bir diğeri de aileniz sizi iyi tanıyor, onların ellerinde büyüdünüz ve kalkıp da bu halinizle dini sizden dinlemek onları tatmin etmez sonuçta siz onların gözünde hala çocuksunuzdur. Toplumda olan kanı biliyorsunuz, kendinden büyüklere bir şey anlatan biz küçükler bir türlü onları inandıramayız bunun tek sebebi akraba olmak veya annemiz, babamız ya da kardeşlerimiz olmasından dolayıdır. Bu durumda yapılacak en iyi şey bir başka arkadaşımızın kendi ailemize tebliğ etmesidir. Bir başkasını sizi dinlemedikleri gibi dinlerler ki bu da yetişmemizde vardır. Bu çok önemli faktördür, o sebeple bu metodu sıklıkla kullanırız ve her birimiz birbirimizin ailesine anlatırız ki etkili olsun.
Her şeye rağmen anlamamakta ısrar edenlere yapacak bir şey yoktur, Resulullah (s.a.v) de bildiğiniz gibi herkesin iman etmesini istiyor ve isyan ettiklerinde de çok üzülüyordu bu nedenle Rabbi ona üzülme onlara hidayet verecek sen değilsin diyordu. Hidayet Allah’dan bu nedenle sana düşen ancak tebliğdir ve onları bu tebliğine şahit tutmandır ki delilin olsun. Onlara sık sık tebliğe devam et ama anne ve babana bir arkadaşın etsin daha etkili olur sonrada onlara şahit olun ben size anlattım de.
ebu-muhammed demişki 21 Kasım 10 12:04
Rasulullah (s.a.s) daha ilk Rasul olduğunda insanlara tağutu reddetmelerini ve yalnız Allah’a ibadet etmelerini emretmiştir. Rasulullah (s.a.s) insanlara tağutu reddetmeyi emrederken, onun nasıl reddedileceğini yani tağutun mahkemesine başvurmanın tağutu reddetmemek manasına geleceğini insanlara açıklamamış olması düşünülemez. Çünkü bu mesele akidenin temel şartlarından olan La ilahe illallah’ı direkt olarak ilgilendiren bir meseledir. diyorsun ve devamındada şunları diyosun.
Nisa 60 ayeti tağuta muhakeme olmanın yasak olduğunu bildiren ilk ayet değildir. Tağuta muhakeme olma yasağı “La İlahe İllallah”ın tebliğinde bildirilmiş ilk emirdir. Çünkü tağutun mahkemesini reddetmek tağutun bir çeşidini reddetmektir. Tağutun her çeşidini reddetmek ilk inen emirdir. Zaten Nisa 60’da buna işaret vardır. “Onu reddetmekle emrolunmuşlardı.”
deye devam ediyorsun şimdi sorum şudur madem rasulllah daha önceden tağuta mahkeme olmayı yasakladıysa bir bu hangi hadisle belirtilmiştir kaynak verin iki bu idda doğru ise tağuta mahkeme olmak küfür olduğunu müminler bu ayet inmeden öncede biliyor demektir öyleyse suddinin taberinin ve benzerlerinin riveyetine göre ayette haber verilen tağut eslemli ebu burdedir, ona mahkeme olmak için gidenlerde bir kısım müslüman ve münafıklardı şu durumda omunafıklar zaten belli onlarla beraber mahkemeye giden müslümanlara nedersin dikkat onlara alimler müslüman demişlerdir.
ebu-muhammed demişki 22 Kasım 10 02:00
İbni Teymiyye şöyle der:
Necaşi kral olmasına rağmen Allah’ın hükmünü Hristiyan olan halkına tatbik edememiştir.Ömer ibni Abdul aziz (r.a) Allahın (c.c) hükümleri ile hükmetmek için yoğun çaba sarfetmiş, fakat büyük zorluklarla karşılaşmış ve bir görüşe göre bu yüzden zehirlenerek öldürülmüştür.
Zamanımızda Moğolların ele geçirdikleri İslam ülkelerinde görev yapan Müslüman hakimler, istemelerine rağmen her zaman Allahın emirleri ile hükmedemiyorlar. Onun için bu konuda sorumluluğun ölçüsü, güç ve kudretin yetmesidir. Cenab-ı hak ‘Allah bir kimseye ancak gücü nisbetinde mükellefiyet verir’ buyurmuştur.
Şeyh Muhammed İbni İbrahim de şunları söyler:
Amel ile ilgili küfre gelince bu küfür dinden çıkarmaz ancak en büyük günahı oluşturur. Çünkü Allah (c.c) diğer günahlara küfür ismini koymadığı halde buna küfür ismini koymuştur. Bu küfür kişinin Allah ve Rasulünün hükümlerine hak , gerçek ve doğru bildirdiği, öyle inandığı halde beşeri zaaflara veya baskılara yenik düşerek başka hükümler ile hükmetmesidir.
Allah rasulu (s.a.v) şöyle buyurmuştur: itaat ancak doğru olan iştedir.(Buharı ahkam.)
Müslüman olan kişi hem hoşlandığı hemde hoşlanmadığı işlerde yönetenleri dinlemek ve onlara itaat etmek durumundadır.Ancak günah olan birşey emredildiği zaman,ne dinlemek, ne de itaat etmek vardır (Buhari cihat, nesai bey)
İbnu Kayyım şöyle der:
Bu hadiseler gösteriyor ki günah olan bir işte amirlere itaat eden kişi günahkar olur.O işi emir üzerine yapmış olması Allah yanında ona mazeret oluşturmaz. Fakat sadece itaat etmekle kişi kafir olmaz;kafirlik itaatın yanında itaat ettiği yanlışın doğru olduğuna inanmak halinde vücud bulur. İbnul Kayyim ş.3/429
İbnu ebul İzz şöyle der:
Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen kimse,eğer bunun(Allahın indirdiğiyle hükmetmenin) farz olmadığına inanır veye kendisini bu konuda muhayyer (serbest) bilir ya da Allah’ın hükmünü hafife alırsa kelimenin asıl manasıyla kafir olur.Fakat, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmenin farz olduğuna, ondan sapmanın haram ve günah olduguna iman ettiği halde bu sapmayı gösterirse günahkar olur.Ona kafir dense bile bu kafirlik, nankörlük anlamındadır.(Ebul izz ş,tahavi 302)
Ebu Hamza demişki 22 Kasım 10 22:26
1 – tağut’un reddedilmesi gerektiği ayetler mahkeme ve diğer mevzuları kapsar ki bir şeyi reddetmek ya tamamen olur yahut biraz reddedip birazını almak onun tam reddi anlamına gelmez, zaten sitede diğer makalelerde bu konu ile alakalı olarak çok fazla açıklama mevcuttur.
2 – O zaman sözünüzden şu anlaşılır, “Necaşi küfür hükümleri hükmetmiştir” ki bunu dediğinizi sanmıyorum, doğal olarak İslam’ın hükmünü tam anlamı ile uygulayamayan Necaşi, aynı şekilde küfüre sebep olacak hükümleri de uygulamıştır denemez. Moğolların istilası altındaki yerlerde İslam ile hükmedemeyen hakimlerin küfürle hükmettikleri örnekler varmıdır? Varsa küfür fiilinin veya sözünün söylenmesi durumunda insanın kalbine bakılmaksızın kendisinin küfrüne hükmedileceği zaten tarafınızca da bilinir. Yok bu hakimler küfür içeren kanunlarla hükmetmemişlerse konu ile alakası konusunda aydınlatırsanız sevinirim. Sonuçta yazdıklarınızı aynen yayınlıyor bir tartışma ortamı olabilmesi için de zemin hazırlıyorum
ebu-muhammed demişki 23 Kasım 10 04:05
s.a. benim size sorduğumsoruya cevap vermemişiniz. sizin dğutu rttetmek gerekir demenize birşey demiyorum tabiki bu ret olmazsa iman olmaz, ama siz rasullahın iltebliğinde tağutu ve tağutun mahkemesini rettemeyi anlattığını sölemişiniz ben bunu sordum yani tağutu ret tamam bu rettin ola bilmesi için mahkemeyide ret gerekir manasında bir hadis varmı varsa kaynak nedir. ikincisi mademki islamın ilk daveti tağutu ret dolatısı ile tağutun mahkemesinide red etmektir, bu konu taişin balında anlatılmıştır. öyleyse bu idda doğru ise tağuta mahkeme olmak küfür olduğunu müminler bu ayet inmeden öncede biliyor demektir öyleyse süddinin taberinin ve benzerlerinin riveyetine göre ayette haber verilen tağut eslemli ebu burdedir, ona mahkeme olmak için gidenlerde bir kısım müslüman ve münafıklardı şu durumda omunafıklar zaten belli onlarla beraber mahkemeye giden müslümanlar neden tekfir edilmedi tani ebu bürde tağutuna mahkeme olmak isteyen bu müslümanları rasulullah da sahabede tekfir etmemiş buna nasıl cevap verirsin şunu diyemessin nisa 60. ayet ozaman inmemişti o olaydan sonra indi dolayısı ile bu ayetın nuzulünden sonra tağuta giden yada gitmek isteyen tekfir edilir diyemezsin. çünkü sen tağuta mahkeme konusunun küfür olduğunu rasulullah ilk davetinde anlattı müslümanlarda o konuyu kabul edip mahkemeyireddederek müslüman oldu anlamında açıklama yapıyorsun. ayrıca necaşinin durumu ve moğullara,hakimlik yapan müslümanların varlığı ile ilgili açıklamayı ibn teymiye yapmış ben hiç yorum katmadan aynen naklettim.
ebu-muhammed demişki 23 Kasım 10 04:38
siz mahkemeye giden tağuta secde edenin aynısıdır, çünkü itaat ibadettir, biri size bana namz kılmaz veya secde etmessen senin hakkını vermem dese, buna bu küfür olur dersiniz manasına gelen ifadeler kullan mışsınız.dolayısı ile tağutun mahkemesinde mahkeme olan kişinin aldığı hüküm islama uyuyormu uymuyormu bu kişi elfazı küfür söyledimi efali küfür işledimi buna bakmıyırsunuz ki niçin şunu yazdınız: Moğolların istilası altındaki yerlerde İslam ile hükmedemeyen hakimlerin küfürle hükmettikleri örnekler varmıdır? Varsa küfür fiilinin veya sözünün söylenmesi durumunda insanın kalbine bakılmaksızın kendisinin küfrüne hükmedileceği zaten tarafınızca da bilinir. Yok bu hakimler küfür içeren kanunlarla hükmetmemişlerse konu ile alakası konusunda aydınlatırsanız sevinirim.
yanı siz tağutun hhakimlerine başvuranın ne sebeble bunu yaptığına bakmıyorsunuz tağuta hakimlik yapanın sebeblerin araştırırsanız bu bir çelişki olmazmı. yada şunu kabul edin tağutun ahkemesine giden ona ibadet etmiştir. sçzünüz hatadır bu herzaman ona ibadet etmiş manasına gelmez. insan bazı itaatı ile haram işlemiş bazı itaatı ile küfür işlemiş ola bilir hatta bazı itaatı haram bile olmaya bilir mesela bire bir islamın hükmünü emreden tağuta itaat eden böyledir yani tağut namaz kıl yada Allah birdir de derse bu emre itaat eden kişi ne kafir nede fasık olur.
ebu-muhammed demişki 23 Kasım 10 13:38
Allah rasulu (s.a.v) şöyle buyurmuştur: itaat ancak doğru olan iştedir.(Buharı ahkam.)
Müslüman olan kişi hem hoşlandığı hemde hoşlanmadığı işlerde yönetenleri dinlemek ve onlara itaat etmek durumundadır.Ancak günah olan birşey emredildiği zaman,ne dinlemek, ne de itaat etmek vardır (Buhari cihat, nesai bey)
İbnu Kayyım şöyle der:
Bu hadiseler gösteriyor ki günah olan bir işte amirlere itaat eden kişi günahkar olur.O işi emir üzerine yapmış olması Allah yanında ona mazeret oluşturmaz. Fakat sadece itaat etmekle kişi kafir olmaz;kafirlik itaatın yanında itaat ettiği yanlışın doğru olduğuna inanmak halinde vücud bulur. İbnul Kayyim ş.3/429
Ebu Hamza demişki 23 Kasım 10 13:43
1 – Ben hadis değil ayet veriyorum Nisa Suresinin 60. ve 65. ayetlerine baktığımızda ihtilaflarda Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e başvurmadıkça hiçbir kimsenin iman etmiş olmayacağını imanının sahih iman olmasına bu hükme karşı çıkıp yahut bu hükme inad edenin de kâfir olacağını beyan etmiştir. Yine ayette hükmü reddetmeden tağutun mahkemesine başvurulabileceği gibi bir istisna da yoktur.
2 – Ayetlerin topluca birden inmediğini ve zamanla, özellikle de sindirilmesi anlamında olaylara göre de indirildiğini benden daha iyi bilirsiniz. Dolayısı ile İslam’ın ilk başından beri durum böyledir demedim demişsem dilim sürçmüştür ki ben hatırlamıyorum. Nisa 60′ta bu hüküm net bir şekilde gelmiştir ki olayın üzerinde tartışıldığı zemini de bu ayet oluşturmaktadır. Nisa suresinde de değil tağuta muhakeme olmak, muhakeme olmayı düşünmenin ve bu düşünce sonucunda irade etmiş olduğunun tezahürü olan tağuta muhakeme olmaya gitmenin küfür olduğunu devamla görüyoruz.
3 – Zaten sorulan ilgili soruya siz cevap vermişsiniz, ben de basitçe yukarıda değindim ki olay gerçekleştikten sonra ayet inmiştir. resulullah’ın ilk daveti mahkemedir diye söylemedim kaldı ki söylemiş olsam dahi bu benim hatam olur o da yine “Ayet inmezden önce işlenen bir durum ve bu durumda işleyenin kafir olmama durumu”nu açıklamışsınız. Resulullah (s.a.v) tağuttan sakınmayı ta ilk başlarda tebliğ etmiştir mahkemeyi değil.
4 – İbni teymiyyenin moğollar ve diğerleri hakkındaki yaptığı ve sizin ellemediğiniz yazıda ben sorduğumu göremedim zaten bunu siz iddia ediyorsunuz demedim. Yani moğolların hakim olduğu beldelerde Müslüman olan hakimler istemeden küfür hükümlerini de uygulamıştır diye bir şey okuyamadım. Necaşinin de İslam’ın hükümlerini hıristiyan halkına tam anlamı ile uygulayamadığı durumda küfür hükümlerini uyguladığının bir delili yoktur dedim sadece. Böylesi bir şey de düşünülemez ve siz de bunu iddia ediyor değilsinizdir. Bu nedenle konumuzla direk olarak alakalı bir mesele olmaktan çıkar.
Ebu Hamza demişki 23 Kasım 10 13:48
1 – Tağut’un muhakemesinde İslam’a uygun hüküm çıkartılması durumunda bu mahkemeye gidilir diye net bir hüküm gösterdiğinizi ben hatırlamıyorum varsa da görmemişsem kusura bakmayasın. Bunların meclisinden de İslam’a uygun kanunlar çıkarılıyor ve tatbik ediliyor şimdi buna bakarak kalkıp bizler bu meclise gitmiyoruz. Kendi iradenizle mahkemeye gitmek ile bir şekilde mahkemelik olduktan sonra bu mahkemelere çıkmaktan bahsetseydik belki bu söylenen orada geçerli olabilirdi. Nisa 60′ta bizatihi bu mahkemeye gitmeyi irade etmek (kafada düşünmek) dahi yasaklanmış olduğunu gördükten sonra bu mahkemelerden İslam’a uygun hükümler çıkarttığını söylemek sureti ile gitmek çok alakasız olurdu.
Ebu Hamza demişki 23 Kasım 10 13:54
Bir tek itaat yönünden değil ki evet bizler de her ne kadar nefret etsekte bizi küfre düşürmeyen kanunlarda itaat ediyoruz çok daha önce verilen trafik kanunlarının örnekleri gibi. Burada sadece itaat durumu yoktur ki bu mahkemeye Müslüman’ın gitmesi değil gitmeyi irade etmesi bile haramdır, şeklinde açıklamaya çalışıyorum. Yoksa kafirlerin meşru talepleri ile alakalı değil. Burada bir kurumdan bahsediyoruz, kişiden değil. Tağut’un mahkemesinin kararlarından çok tağuttan hüküm talep etme noktası üzerinde tartışıyoruz ki bahsedilen ayetlerde de hükmün içeriği değil hükmün alındığı merci noktasındaki haramlığı net olarak görüyoruz
ebu-muhammed demişki 23 Kasım 10 17:36
s.a siz mahkemeyi rettetmemek tani hiç bir şart gözetmeden rettetmemek tahğtu rettetmemektir diyorsunuz bu şu demektir kişi müslüman olabilmes için kayıtsız şarsız gayrı müslilerin mahkemelerini rettetmesi lazım çünkü o bizzat tağut reddir. şu halde tağutu redetmeyenin imanı yoktur yani imanın makbul olması için tağutu ret gerekir mahkame kpnusu da bizzat tağutun redi ile alakalıdır. ozamanb bu konuyu adem a.s den muhammed s.a.s. de kadar her peygamber anlatıp kavimlerini uyarmışlardır dolayısı ile nisa 60 ve65. ayet inmedede tağutu redetmeyen iman etmiş sayılmaz. tağuta mahkemede onu red değil kabuletmek manasında ise ozaman ebu bürdeye mahkeme olmak için gidenlere neden müslüman denilmiştir. işte benim sorum bu ebu bürdeye mahkeme olmak için gidenler aslında butun peygabberlerin tebliğ ettiği vede kabul etmeyeninde iman etmiş olmadığı tağutun mahkemesine gidiyor bunlae hala müslüman kalıyor neden. gidenler
ebu-muhammed demişki 24 Kasım 10 02:02
İbni Teymiyye şöyle der:
Necaşi’ye Kur’an hükmü ile hükmetmek mümkün değildi. Kavmi onu bu şey üzere kabullenmezdi.
Müslümanlar ve tatarlar arasinda kadı veya imam olan bir cok kişinin nefsinin derinliklerinde adaletle amel etme ( arzusu) vardır ki, bunu yap-mak onun icin imkansız idi, bilakis onu bu şeyden men edecek kimseler vardı.
Allah da nefse yüklenemeyeceği bir yükü yüklemez. Ömer ibnu abdul-Aziz adaletle yaptığı bazı şeylerden dolayi düşmanlığa maruz kaldı ve eziyyet edildi. Onun ( adaletle hüküm vermeye çalıştığı) için, zehirlendiği bile söyleniliyor.
Ama Necaşi ve benzerleri uymaları mümkün olmadığı için, İslam şeriatlerine uyma-dıysa da onlar cennette mutlu kimselerdir.
Bilakis kendilerinin hüküm vermesi mümkün olan (o sistemin hükümleri) hükümler le hüküm veriyorlardı.
erkam demişki 24 Kasım 10 23:43
Bir siteden alıntı yaptığım bir yazıyı koyuyorum. http://www.islamseli.com/dini-konular/46399-gunumuz-insanlarinin-taguta-muhakeme-konusunda-ileri-surdukleri-iddia.html linki de budur.
İmam Muhammed bizimle aynı fikirde değil bu bir. İkincisi Nisa 60. ayeti kerimesinin nuzul sebeplerinden biriside bize çok karşı nedenmi ? Gel birlikte bakalım:
İlk olarak iMAM Muhammed “İmam Ebu Hanifenin Öğrencisi İmameynden biri”:
İslam devletler hukunda 251.sayfasında Türkçe ve Arapça kaynaklarına baktık şu ifadelerinden bahsedilir:
3478- İmam Muhammed dedi ki: müslüman biri eman ile darülharbe girer ve harp ehlinden biri o müslümanın malını gasp ederse sonra da müslüman yahut zımmî olur-larsabakılır; Krallarının hükmüne göre malı gasp edilen kişi ister eman sahibi ister müslüman ister düşman biri olsun gasp mülkiyete geçirmenin sebeplerinden ise müslümanın gasp edilmiş olan malında herhangi bir hakkı kalmaz.
3479- Krallarının kanunlarına göre o malın sahibine iade edilmesi gerekiyorsa ve henüz muhakeme olmadan o ülke halkı İslamı kabul edecek olursa o mal eman altındakine iade edilir.
3480- Şayet bu konudaki kanunlarının ne olduğu bilinemiyorsa mal eman altında olan müslümana iade edilir.
3484- İmam Muhammed der ki: Şayet o ülke müslümanlarla antlaşma yapmışsa müslüman hakim o malı alır ve sahibine iade eder.
3485- Buna göre onlardan birinin malını gasp etse ve mahkemeye gittiklerinde o malı gasp ettiğini inkar ederek: “Bu benim malımdır” derse hakim de malı gaspedilmiş olan harp ehlinden olan kişiye delilini getir deyip o delilini getirinceye kadar bu malı müslümana teslim etse sonra da o ülke halkı İslamı kabul edecek olsa o mal müslü-manın olur ama fetva gereği o malı iade etmesi gerekir. Yani malı geri vermesinin daha uygun olacağı söylenir .fakat vermesi için zorlanamaz. Ancak müslümanlarla o ülke halkı arasında önceden antlaşma varsa o malı sahibine iade etmesi için zorlanır.
3486- Aramızda antlaşma bulunan veya bulunmayan harp ehlinden biri kendisine bir bedel takdim etmesi karşılığında onu azad etmek üzere kölesiyle sözleşme yapsa sonra da hepsi İslamı kabul etseler bu sözleşme geçerlidir.
3487- Şayet sözleşme yaptıktan sonra onu yenilgiye uğratıp sözleşmeyi bozmuş sonra da müslüman olmuş-larsa bakılır; Eğer onların kanunlarına göre sözleşme yaptığı kölesine böyle davranan kişi sözleşmeyi bozmuş kabul ediliyorsa müslümanlar da bu doğrultuda hüküm verirler.
Müslümanın tekfir edilmediğini görüyoruz. Ayrıca İslam devleti onların verdiği bu kararı kabul ediyor ve yerine yenisini vermiyor.
Şimdi gelelim usul açısından ayeti inceleme baabına:
Nisa 60: “Sana ve senden öncekilere indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Reddetmeleri emr olunmuşken tağuta muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor.” (Nisa:60 )
1) Nuzul Sebebi
a) Munafığın Ka’ab’a Gitmesi
b) Nadir ve Kurayza Yahudilerinden Müslüman ve Münafık Olanların Kahine Gitmesi
2) Lafzın Kapsama Alanları ve Sınırları
1) Nuzul Sebebi
a) Munafığın Ka’ab’a Gitmesini Delil Alacak Olursak.
İbn Abbâs’tan rivayete göre bu âyet-i kerime Eslem kabilesinin kâhini Ebu Bürde el-Eslemî hakkında nazil olmuştur. Yahudilerin kendisine götürdüğü anlaşmazlıklarda hüküm verir anlaşmazlıkları çözerdi. Bir keresinde Eşlem kabilesinden bazı kimseler de ona dava götürünce Allah Tealâ bu âyet-i kerimeyi indirdi.
Katâde’den rivayete göre ise Ansar’dan Kays adında bir sahabî ile bir yahudi arasında çekiştikleri bir hak konusunda Hz. Peygamber (sa)’e gelmek yerine Medine’nin kâhinine gitmişler de bu âyet-i kerime nazil olmuş. [1][1]
a-1) O munafık ilk olarak Rasulullah (sas)’a gitmek istemedi bu bir. Yahudinin ısrarı ile Rasulullah (sas) ‘a gittiler bu iki. Rasulullah (sas’)ın hükmünü beğenmedi bu üç daha sonra Ebu Bekr (ra)’e gittiler Onun hükmünü’de beğenmedi buda dört ve Ömer (ra)’a gittiler buda beş. Nihayet Ömer (ra) munafığın boynunu vurdu.
a-2) O vakit de iki muhakeme vardı. Biri hak olan Rasulullah (sas)’ın muhakemesi diğeride batıl mafyavari Ka’ab bin Eşref’in muhakemesi.
Bu nuzul sebebine bağlı olarak açıkladığımız iki hususta hafa (kapalılık) varmıdır? Yokmudur? Nisa 60. ayeti kerimesindeki Tağut’u inkar emri kapsamına acaba Rasulullah (sas) ‘ın hükmüne başvurp hükmünü beğenmeyerek diğer bir mahkemeye gitmekmi? Yoksa hak ve batıl olmak üzere iki mahkeme var iken hakkı bırakarak hatta hiç tenezzül etmeyerek direk batıla gitmekmidir? Veyahudda İslam mahkemesinin olup olmaması farketmez her halukarda Tağut’un mahkemesine hiçbir şekilde gidilmezmi? Yada gitmeyiz onlar bizi zorla götürürse savunma yapabilirmiyiz? Veyahudda ne gidebiliriz nede onlar zorla götürdüğü zaman orda savunma yapmamalımıyız?
Acaba bu şıklardan hangisine ayetin manası delalet etmektedir. Bu şıkların birer kapalılık şüphe olduğunu red edebilirmisiniz? Yani başka naslara bakmadan bunun ne anlama geldiğini anlayabilirmiyiz?
b) Nadir ve Kurayza Yahudileri Arasındaki Eşitsizlik Delil Alınırsa
Yahudilerden bir grup müslüman olmuştu. Fakat onlardan bazısı münafık idi. Cahiliye çağında Kureyza ve Nadir Kabilelerinin hareket tarzı şöyle idi: Kureyzadan birisi Nadirli birisini öldürdüğü zaman öldüren hem kısas ediliyor hem de onun akrabalarından yüz “vesak”(ölçek) hurma alınıyordu. Fakat Nadirli birisi Kureyzadan birisini öldürdüğünde ona kısas uygulanmıyor sadece altmış vesak hurma veriliyordu. Çünkü Nadiroğulları daha şerefli kabul ediliyordu. Bunlar Evs Kabilesinin müttefikleri Kureyza ise Hazrec Kabilesinin müttefikleri idiler. Hz. Peygamber (s.a.s) Medine’ye hicret edince Nadir Kabilesinden birisi bir Kureyzalıyı öldürdü. Derken taraflar bu hususta hasımlaştılar ve Nadiroğulları “Bize kısas uygulanamaz. Bize düşen daha önce de anlaştığımız gibi altmış ölçek hurmayı diyet olarak vermektir” dediler. Hazrecliler “Fakat bu cahiliyye hükmüdür. Biz-siz bugün kardeşiz. Dinimiz bir aramızda bir üstünlük yok” dediler. Nadiroğulları bunu kabul etmediler. İçlerindeki münafıklar “Kâhin Ebu Burde et-Eslemî’ye gidelim” dediler. Müslüman (yahudiler de) “Hayır Allah’ın Resulüne gidelim” dediler. Münafıklar diretince aralarında hüküm vermesi için Kâhin el-Eslemi’ye gittiler. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Allah bu âyeti indirdi. Hz. Peygamber (s.a.s) Kâhin Ebu Burde’yi İslâm’a davet etti. O da bunu kabul edip müslüman oldu. Bu Süddi’nin sözüdür. Buna göre âyette geçen “tâğut” kâhin olan el-Eslemî’dir. [2][2]
Suddî ise Evs ve Hazrec’in antlaşmalıları olan Nadîr oğulları yahudileri ile Kurayza oğulları yahudileri arasında bir öldürme hadisesinin diyeti konusundaki anlaşmazlık üzerine bu âyetin indiğini söylemiştir. Suddî kavlinde hadise şöyle gelişmiştir: Yahudilerden bazı kimseler müslüman olurken diğer bazıları da münafıklık yapmaktaydılar. Cahiliye devrinde Kurayza oğullarından birisi Nadîr oğullarından birini öldürdüğünde karşılık olarak katil öldürüldüğü gibi üstüne bir de yüz vesak hurma diyet olarak alınır; Nadîr oğullarından birisi Kurayza oğullarmdan birini öldürdüğünde ise karşılık olarak katilin öldürülmesi bir yana sadece 60 vesak hurma diyet verirlerdi. Bunlardan Nadîr oğulları araplardan Evs kabilesinin Kurayza oğulları da Hazrec kabilesinin antlaşmalıları idiler. (Hz. Peygamber (sa)’in Medine’ye gelişi ve bunlardan bazısının müslüman bazısının münafık olduğu bu dönemde) Nadîr oğullarından birisi Kurayza’dan birisini öldürdü ve bu konuda tartışmaya başladılar. Nadîr oğulları: “Biz sizinle cahiliye devrinde katil sizden olduğu takdirde karşılık olarak öldürülmesi bizden olduğunda sizin bu katili öldürmemeniz her bir vesak 60 sâ’ olmak üzere sizin diyetinizin 60 vesak bizim diyetimizin (bize verilecek diyetin) ise 100 vesak olması vonusunda anlaşmıştık. Biz size sadece bunu yani 60 vesak diyeti veririz dediler. Hazrecliler ise: “Bu cahiliye devrinde yaptığınız bir şey idî Çünkü o zaman siz çok biz ise azdık ve siz bize üstün gelmiştiniz. Şimdi ise biz ve siz kardeşleriz” dinimiz ve dininiz birdir ve sizin bize bir üstünlüğünüz yok.” dediler. Münafıklar bu anlaşmazlık üzerine hakemliğine müracaat etmek üzere “Eslem kabilesinden Kâhin Ebu Burde’ye gidelim.” dediler. Müslümanlar ise: “Hayır tam tersine Hz. Peygamber’e gidelim.” dediler. Münafıklar Ebu Burde’ye gitmekte ayak dirediler de aralarında hakem olması ve hüküm vermesi için Ebu Burde’ye gittiler. Ebu Burde: “Lokmayı büyütün.” diyerek verecekleri rüşveti artırmalarını istedi.”Sana on vesak veririz.” dediler. “Hayır diyetim 100 vesaktır; çünkü Kurayzalı lehine hüküm versem Nadîrli Nadîrli lehine hüküm versem Kurayzalılar beni öldürecekler.” dedi. O yüz vesak rüşvette ısrar ederken hüküm için gelenler de 10 vesakta direttiler de aralarında hüküm vermedi. işte bunun üzerine Allah Tealâ bu âyet-i kerimeyi indirdi. Hz. Peygamber Eslem kabilesinin kâhinini İslâm’a davet etti o ise müslüman olmıyarak huzurundan ayrılıp gitti. Hz. Peygamber (sa) kâhinin müslüman olan iki oğluna: Babanıza yetişin eğer filân geçidi öte geçerse bir daha asla müslüman olmaz.” buyurdular. Babaları Hz. Peygamber (sa)’in işaret buyurduğu geçide varmadan peşinden yetiştiler müslüman olması için onunla konuşmaya ve iknaya çalıştılar da bu çabaları semere verdi. Geri dönüp geldi ve müslüman oldu. Hz. Peygamber (sa) Medine İçinde birisini çıkartıp “Ey ahali haberiniz olsun Eslem’in kâhini müslüman olmuştur.” diye nida ettirdi Taberî Tefsi-nndeki Suddî rivayetinde bu kâhin’in adı Ebu Berze olarak verilmekte. [3][3]
Bu kıssada / hikayayede de görüldüğü gibi hafa (kapalılık) içeren durumlar söz konusudur. Maddeler halinde inceleyelim.
b-1) Kendisine muhakeme olunmak istenilen kahine giden kimlerdir? Bir an için şöyle düşünsek; Kahine gidenler müslümanlar ve münafıklarmıdır? Yoksa sadece münafıklarmıdır?
Bu konuda lafızların siyakına sibakına bakılması usulünü çalıştırırsak konun akışından şu anlşılabilir; ihtilaf edenler içerisinde munafıklarda vardı muslumanlarda vardır. Dolayısıyla munafıkların ısrarıyla topluca kahin Burde’ye gittiler. Buna delalet eden manalar şunlardır.
“- İçlerindeki münafıklar “Kâhin Ebu Burde et-Eslemî’ye gidelim” dediler. Müslüman (yahudiler de) “Hayır Allah’ın Resulüne gidelim” dediler. Münafıklar diretince aralarında hüküm vermesi için Kâhin el-Eslemi’ye gittiler. ” (Fahruddin Errazi)
“- O zaman ki şartlar göz önünde bulundurulursa tarafların ikisininde mahkemeye gitmesi zaruridir. Çünkü birtarafın gitmesi diğer tarafın gitmemesi ile alınan karara razı olunacak olsalaydı zaten başta kabul ederlerdi. Veya iki tarafta orada olmasa idi kahin “Hayır diyetim 100 vesaktır; çünkü Kurayzalı lehine hüküm versem Nadîrli Nadîrli lehine hüküm versem Kurayzalılar beni öldürecekler.” demezdi. Bir başka boyuttan bakacak olursak bilindiği gibi o zamanki Eşref yada Burde Tağutlarının düzenli bir orduusu yoktu dolayısıyla verdikleri hükmü uygulacak güçleride yoktu. Bunuda Kahinin şu ifadesinden anlıyoruz “Hayır diyetim 100 vesaktır; çünkü Kurayzalı lehine hüküm versem Nadîrli Nadîrli lehine hüküm versem Kurayzalılar beni öldürecekler.” Neticede hükmü uygulacak gücü olmadığına göre iki tarafında bu Tağut’un muhakemesine isteyerek gittikleri anlaşılabilir.”
b-2) Kahin Tağut’una giden her iki grupta dinden çıkıp kafir olmuş iseler niçin Rasulullah (sas) ‘ın bu insanları tevbeye davet ettiği rivayeti bize ulaşmamıştır. Halbuki tefsirlerde ve İslam tarih kitaplarında Rasulullah (sas)’ın kahin Burde’yi tevbeye ve İslama davet ettiği rivayetleri vardır. “Hz. Peygamber (s.a.s) Kâhin Ebu Burde’yi İslâm’a davet etti. O da bunu kabul edip müslüman oldu.” Ama diğer o iki grup ile alakalı herhangi bir muamele (davetceza) tarafımızdan bilinmemektedir.
Nisa 60′ı tefsir eden Müfessirlerin[4][4] ifadelerinde yukarıda hafa (kapalılık) veya şüphe olarak ortaya koyduğumuz meselelerin açıklığa kavuşturulmadığını görüyoruz. Ama ifade ettiğimiz bu manaların mevcuduyetine işaret eden lafızlar mevcuttur. Misalen bu konuda en keskin ve sert ifadeleri sarf eden İbn-i Kesir (ra)’dir. İbn-i Kesir’in bu ifadelerini nakledelim.
İbn-i Kesir ise şöyle demektedir; “Her kim mesuh (hükmü kaldırılmış) şeriatlara muhakeme olur nebilerin sonuncusu Muhammed (sas) ‘e inen şeriate muhakeme olmazsa muhakkak kâfir olur. Durum böyleyken acaba İslam şeriatını terk ederek Yes’ak’a muhakeme olan Yes’ak’ın kanunlarını İslam kanunlarından daha önde tutan kişinin durumu nasıl olur acaba? Bilinsinki böyle yapan kişi Müslümanların icmasıyla kâfirdir.
Dikkat edilirse İbn-i Kesir’in tekfir ettiği kişiler “… İslam şeriatını terk ederek Yes’ak’a muhakeme olan Yes’ak’ın kanunlarını İslam kanunlarından daha önde tutan…” kişilerdir. İşte en net ve sert açıklama budur. Buda yukarıdaki belirttiğimiz şu şüphelerin gölgesinde kalmıştır.
“a-1) O munafık ilk olarak Rasulullah (sas)’a gitmek istemedi bu bir. Yahudinin ısrarı ile Rasulullah (sas) ‘a gittiler bu iki ve Rasulullah (sas’)ın hükmünü beğenmedi bu üç daha sonra Ebu Bekr (ra)’e gittiler Onun hükmünü’de beğenmedi buda dört ve Ömer (ra)’a gittiler buda beş. Nihayet Ömer (ra) munafığın boynunu vurdu.
a-2) O vakit de iki muhakeme vardı. Biri hak olan Rasulullah (sas)’ın muhakemesi diğeride batıl mafyavari Ka’ab bin Eşref’in muhakemesi.”
İbn-i Kesir’in söz konusu fetvası yukarıda ki iki madde ile uyum arz etmektedir. Çünkü Cengiz Han denen mel’un Alemi İslamı istila edip zabdurab altına aldığı zaman müslümanların kendi aralarında Vali ve Kadı secmelerine musade etmişti. Dolayısıyla o zamanda Yes’ak’a muhakeme olanlar açıkça İslam hükmünü beğenmedikleri için gidiyorlardı.
[1][1]Ali Arslan Tefsirul Munir Esbabu Nuzul Fi Zilal-i Kur’an Fahruddin Errazi Elmalılı Kurtubi
[2][2]Fahruddin Errazi
[3][3]Esbabu Nuzul
[4][4]Ali Arslan Tefsirul Munir Esbabu Nuzul Fi Zilal-i Kur’an Fahruddin Errazi Elmalılı Kurtubi
ebu-muhammed demişki 25 Kasım 10 02:47
imam muhammed siyeri kebir isimli kiabında şöyle der.
2675- Bir müslüman başka bir müslümana bir şey emanet bıraksa ve kendisi hazır olmadığı zaman onu beraberinde çıkarmasına müsaade etse, daha sonra adam irtidat edip darulharbe gitse, arkasından arkadaşı yetişip emanetini ondan istese ve o da vermeyi red etse, onun hakkında ikisi darulharbin hükümdarı yanında muhakeme olsa, o da onu müslümana vermemesini söylese,
(Dikkat edin darul harb’in hükümdarına gidildikten sonraki süreçte imam hala müslüman diye tanıttığını müslüman olarak tarif etmeye devam ettiği gibi küfrü veya hatasına yönelik birtek söz etmiyor. Aynı durum diğer fetvalarda da geçerli lütfen fetvaların bu boyutuna dikkat edin..)
Sonra darulharp halkı müslüman olsa, emanet onu emanet veren kişinin olup o anda elinde bulunduranın onun üzerinde bir hakkı olmaz.
2679- İki adam darulharpte müslüman olsa, sonra biri diğerinden birşey gaspedip inkâr etse ve ikisi o ülkenin hükümdarına şikayet etse, hükümdar elinde bulunduğu için o malı gaspeden kişiye teslim etse, iki adam müslüman olarak devam ederken ülke halkı müslüman olsa, gaspedilen şey kendisinden gaspedilmiş olan kişiye geri verilir.
Ebu Miskin demişki 25 Kasım 10 22:06
Bazı meselelerde suale cevap vermek icab ettiğinden anlaşılmayan meseleler açıklanmaya çalışıldı daha önce hamdolsun. Ancak anlatılmak istenilen kişi usulden anlamayan veya anlamak istemeyen ve akaidin esasları noktasında naslara anlam veremeyecek kadar cehalet ve kavram karmaşası içinde olan veya olmak isteyen kişiler olduğu için her meseleyi açıklama gayret ve mesaisine girmeye gerek görmüyorum ben şahsen.
Öncelikle önce bir usul kitabı alın elinize hangi meseleler hangi tür delillere bina edilir bakın. Bir ayetten ney nasıl anlaşılır. Hangi meselelerde ne tür deliller şüphe doğurur ve kayıt veya tahsis yapar öğrenmeniz gereklidir.
Bu noktada sürekli balık tutup elinize vermektense evveliyetle sizin balık tutmayı öğrenmeniz gerektiği meselesinin önemi burada ortaya çıkıyor.
İman-küfür, helal-haram noktasında naslara ve muhkemlere bağlanmak gerektiğini itiraf eden insanlar muhkemlerin delaletlerine fasit iddialarla helal getirmek istiyorlar. Yukarıdaki paragraflerı bunun için beyan ettim.
Nisa suresinin kapsamı veya metninin delaleti yine arapça kendi asıl metninden anlaşılandır. Bu ayetin incelenmesi noktasında ise bu şahıslar çeşitli tarihi konuları peşpeşe yazarak cehaletlerini ortaya koyacak şekilde demogoji yapmaktalar.
Bunu yaparkende alimlere ve peygamberlere farklı roller biçerekte iftira etmekten de geri durmamaktadırlar -ki bunu bu tarafgirlik ve kin ile doldurdukları havuzda çırpınan cehaletlerinin bir sonucu olduğuna eminim.-
Allah ıslah etsin inşaallah.
ebu-muhammed demişki 26 Kasım 10 01:43
bu usulde bahseben şahsın nekadar usul bldiği yazısına yansımış. demoğoji den söz ederek birilerine gönderme yapanlar önce kendiyazısına baksın, baksınki hiç bir delile dayanmadan sadece söz kalabalığı yaparak nasıda DEMOĞOJİ yaptığını görsün. sizlere tavsiyem önce bir şeylere iman küfür ismi verip sonrada onun doğru olduğunu ispat için delil aramaya çalışmayın yani islamı kendinize uydurmaya çalışmak yerine sizler islama uyun . doğru olduğunu sandığınız bilgilerin yanlış olduğu size ispat edilirs onu kabul etmemek için kırk dereden su getirmeye çalışmak yerine hakka teslim olmak herzaman daha güzeldir. ben size delil verirken islam alimlerinin sözlerini olduğu gibi naklettim. usul ilmini bilmek ve onu tahsil etmek konusuna gelince, bu satırların sahibi birileri gibi inernet kafelerde ilim tahsil etmedi, bu uğurda hertürlü sıkıntıya katlanarak evinden işinden ayrılıp herşeyini ilim ve Allah yolunda terk etti, hatta yurdunu bile terk etti. yani birileri gibi kahve hane ve çay ocağı usulcüsü değildir.
erkam demişki 26 Kasım 10 14:02
Ebu miskin kardeş. Yazın suçlamadan oluşmuş. Kimseyi suçlayarak, benimki doğrudur gerisi yanlıştır, ne delil getirirlerse getirsinler demek doğru bi davranış değil. Ayetin sebeb-i nüzulune bakıldığında ortada bi inkar ve razı olunmama durumu var. Yani kkimse ebu burdeye zorunluluktan dolayı ya da alternatif bi mahkeme olmadığı için gitmiş değil. İslamın hükmüne razı olmayıp, tağutun hükmüne razı olunma durumu var. Yani Türkiyedeki durumla nasıl kıyaslarız? Adam Peygamberin kesin hükmüne razı olmayıp, kendine yol arıyo. İman zaten yok. İspatlamış. Haksızlığa uğrayan bi insan da imam muhammedin dediği şartları yerine getirir. Neden getirmesin? Niye zorlayalım? Biz kafir dedik diye kimse kafir olmaz ki.
ebu-muhammed demişki 26 Kasım 10 14:29
Habeşistan’a Hicret
Rasûiulİah (s.a.vR.Vin kendisi Allah katındaki yeri ve amcası Ebu Tâ-lib dolayıaı ile sağlık ve afiyet içerisinde olmasına rağmen ashabına isabet eden belâ ve musibetleri görüp bunları önleyecek takati da kendisinde bulamayınca onlara şöyle dedi: «Yüce Allah, sizleri İçinde bulunduğunuz bu durumdan kurtarıncaya ve size bir çıkış yolu gösterinceye kadar Habeşistan’a .çıkıp gitseniz. Çünkü orada hiç kimseye zulmetmeyen bir kral varmış.»
dikkat edin o zaman habeş kıralı necaşi müslüman değildi, ama Rasûiullah (s.a.v onun hiçkimseye zulüm etmediğini haber veriyor. bilindiği gibi zulüm olhayanda hak demektir yine bilindiği üzere zulüm değilde hak olan hükümler alınır bu durumda kafir kıralın zulüm olmayan hükümlerinin alınacağına delil vardır.