Avukat Tutmanın Hükmü
16 Mayıs 2010 Yazan Ebu Hamza
Kategori İslam Akaidi
Çünkü o malın mülkiyetinin ona ait olduğu bilinmektedir ve mülkiyetin se bebi de ona aittir. Ayrıca biliyoruz ki gasp etmek, bizatihi mülkiyete sebep de ğildir. Herhangi bir ülke kanunlarının bunun aksi olmadığı bilinmedikçe, geçerli olan, gaspın mülk edinmenin yollarından olmadığıdır.
3481- Krallarına başvurup muhakeme olmuşlarsa ve mahkeme esnasında gasp eden kişi, o malı gasp ettiğini inkar ederek bu benim mailindir derse, mahkeme de, mal sahibi olan müslüman delil getirinceye kadar o malın gas-pedenin elinde kalmasına hükmederse, sonra da o ülke halkı İslama girerse, o mal, gasp edene ait olur.
Çünkü mahkemelerinin bu kararı ile gasp eden kişi, mala sahip olmuştur.
3482- Ama müslüman delilini getirmiş ve mahkeme, o malı ğaspedenin elinden alarak kendisine teslim etmişse, o mal müslümana ait olur ve ondan beştebir payı alınmaz.
Çünkü hakimin hükmü ile o malı o kişinin mülkiyetine iade etmiştir ve o malın onun mülkiyetinden çıkışı da buna benzer bir sebepten dolayıdır. Çünkü bir şey, benzeriyle feshedilir. Ayrıca müslüman o malı aldığında onu eline geçirmiş ve hakimlerinin hükmü ile de bu ele geçirmesi pekişerek onun mülkü olmuştur. Bu sebeple de onda beştebir pay yoktur. Çünkü beştebir payı, ancak dini yücelt me gibi bir sebeple elde edilen malda söz konusudur.
3483- Yine eman altındaki bir müslüman, onlardan he rhangi birinin mülkü olan bir kölenin batıl bir yolla kendisine ait olduğunu iddia edip buna dair düzmece bir delil getirse ve kralları da o köleci alıp onu eman altında olan müslümana teslim etse, sonra da o ülke halkı İslama gire cek olsa, krallrımn hükmü sebebiyle o köle, eman altın daki müslümamn mülkü olur, ama bu müslümanın o köle yi asıl sahibine iade etmesi daha uygundur.
Çünkü bu, müslümandan kaynaklanan bir aldatmacadır ve şuna ben zemektedir: Bir müslüman eman ile darü’l harbe girip onlardan birinin malım giz lice alıp İslam ülkesine getirecek olsa, onu geri iade etmesi fetva gereğidir. Çünkü kendisine verilmiş olan emana ihanet etmiştir.
3484- İmam Muhammed der ki: Şayet o ülke, müslü-manlarla antlaşma yapmışsa, müslüman hakim o malı alır ve sahibine iade eder.
Çünkü bu, müslümanlarm emanına ihanettir. Bir önceki fıkrada anlatılan durumda geri vermesi için zorlanmadığı halde bu durumda onu iade etmesi için zorlanır.
Bu iddiayı getirenlere sormak gerekir, siz bu rivayetin aslına baktınız mı? Rivayetin geçtiği Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir’den Arabcasını okudunuz mu? Eğer okumuş olsaydınız orada muhakemenin geçmemiş olduğunu ve kafir melikten muhakemesiz yollarla birşeyi istemenin geçtiğini görecektiniz. Kendisine bu iddiayı getirenlere Ebu Meryem El-Kuveytinin de bir reddiyesi mevcuttur. O da yazılanın melikten doğrudan isteme olduğunu belirtmiştir. Birde yazıda kesinlikle kadı lafzı geçmemektedir.Kadı lafzının (Hakim) lafzı geçmeyen yerde mahkeme olurmu hiç?
Bugün de bu yapılabilir. Nasıl mı? İstekler muhakemesiz yollardan iletilebilir. Kafir idarecilerle yüzyüze konuşulabilir, mail atılabilir v.b yollardan istekler iletilebilir ama onların hükümlerine muhakeme olunamaz, onlarla yargılanılamaz davalışalamaz, bu küfürdür.
Hem tağuta muhakeme olunamaycağına dair bunca nas, alimlerden bunca nakil varken Arabca aslını okumadan, tam olarak ne olduğunu bilmeden sadece bir rivayetin peşine düşmek nedendir? Kaldı ki o rivayet de açıkladığımız şekildedir.
Bazılarıda İmam Serasinin hata ettiğini bildirmekte ve bu delilin yeni ortaya çıktığını bundan önce niye böyle bir delilin olmadığını günümüze kadar niye hiç kimse bunu delil getirmemişte sadece bir yıldır böyle bir delil ortaya atılıyor demekteler.
Yine İmama Serasinin bu (hata etmiş )olduğu sözünü delil alarak sürekli öne sürenlere şunu söylüyoruz Mahkeme meselesinde kendilerinden delil getirdiğiniz alimler bile imam serasinin bu görüşünü delil olarak almamakdalar.Örnğin Makdisi ve Ebu Basir yazılarında hiç böyle bir delilden bahsetmemekteler.
6.İddia: Tağuti düzenin bir kanunu şeklen İslama uygunsa o kanuna muhakeme olunabilir
CEVAP: Her hukuk sisteminin başlı başına bir din olduğu malumdur. Kanunlar dinin füru kısmını oluşturur. İslamda da bu böyledir. Ümmet-i Muhammedin şeriatı İslamın Füruuddinidir. Farklı dinlerin kanunları birbirine benzeyebilir ama bu o kanunları aynı yapmaz. Mesela Yahudilikte domuz yasaktır, İslamda da yasaktır ama o kanun Yahudiliğin kanunudur. Kim Yahudilik gereği domuz etinden sakınırsa hayırlı bir iş yapmış olmak bir yana bilakis kafir olur. Aynı şekilde küfür usulüne dayanıp kanun çıkarmak veya muhakeme olmak da kanun ister şeklen İslam uygun görünsün ya da görünmesin küfürdür. Tağuti bir parlamento İslama uygun yasalar çıkarsa da yasaları Demokrasi usulüyle çıkardığı için küfür işlemektedir.
Günümüzün tağuti mahkemeleri de kanunlarını şeklen İslama uygun olsun ya da olmasın İslamın kanunları olarak değil kendi dinlerinin kanunları olarak uygulamaktadır. Kaldı ki Türkiyede tağuti kanunlardan İslamın kanunlarına benzeyen yok gibidir.
Tatarların Yesakında İslamdan alınma kanunlar da mevcuttu. Fakat o dönemin alimleri tağutun yasaları olan yesakı bir bütün olarak kabul etmiş ve İslamdan alınma parçalarına muhakeme olunacağına dair bir izin vermemişlerdir.
7.İddia: Biz mahkemelerden hüküm değil yardım istiyoruz. iddiası
CEVAP: Mahkeme kelimesi ve hüküm kelimesi aynı kökten gelmektedir. Hükümsüz mahkeme düşünülemez. Davanın, yargılamanın olduğu her yerde hüküm de vardır. Bu iddianın sahibleri muhakemenin ne olduğunu tam olarak anlayamamışlardır. Bu kimselerin muhakeme olunmayıp yardım istenildiğini iddia ettikleri davalar incelendiğinde hakimlerin tağuti hükümlerle hükmettiği, yardım istediği iddia edilen tarafın da davalı veya davacı konumuna düştüğü açıkça görülmektedir.
Şirklerin ismini değiştirmek, o şirklerin sakıncasını ortadan kaldırmaz. Bugün kendilerini Selef-i Salihinin yoluna nisbet eden nice kimseler de biz oy verirken az şerlileri çok şerlilere karşı destekliyoruz demekte, kendilerine Rasulullah(S.A.V)’in İrana karşı Bizansın galib gelmesini istemesini delil getirmeye çabalamaktadırlar. Halbuki oy vererek yaptıkları düpedüz şirk işlemek üzere vekalet vermektedir. Onlar bu şirki yardım etmek adı altında yapıyor, bazı kimseler de maalesef tağuta muhakeme olmayı yardım almak adı altında yapmaktadırlar.
Şunu soralım, mahkemeler yardım isteme yerleri midir? Hayır hüküm verici kaza mercileridir. Mahkemelerin küfri kanunlardaki tanımında TBMM tarafından hazırlanmış olan kanunlara göre, millet adına, bağımsız olarak adaleti(!) yerine getireceği geçmektedir. Kısacası TBMM ne kadar yardım kurumuysa T.C mahkemeleri de o kadar yardım kurumudur.
Burada itiraz ettiğimiz kafirden yardım almak değildir. Meşru çerçeve içinde bunun olabileceğini Kabul ediyoruz. İşler muhakemeye aksettirilmeden karakolluk bazda da polislerden yardım alınabilir.Sivil olsun resmi olsun her kafirden yardım alınır bu caizdir. Fakat mahkemeler yardım yerleri değildir buralar hüküm yerleridir mahkemeye yapılan müracaat hüküm istemektir.
Bu meselede son olarak tağuta muhakeme olmak, tağuta dava açmak fiillerinin aynı yola çıktığını, tağuti mahkemelerin özel olsun kamu olsun ticari olsun başka çeşit olsun davaları temelde aynı şekilde ele aldığını (tağutların dininin hukukçularına danışılabilir) hatırlatmak isteriz.
8.İddia: Bazı yazarlar kendileri tağuta muhakeme olmadıkları halde tağuta muhakeme olanları tekfirden son derece kaçınmakta, Dünyamız gitse biz gitmeyiz ama gidene de birşey demeyiz tavrına girmektedirler.
CEVAP: Öncelikle bu kimseler dinde hüccet değildir. İmam Malik (Rahimehullah)’ın Rasulullah (S.A.V) ‘in kabrini işaret edip burada yatan hariç herkesin sözü alınır da atılır da dediği malumdur. Bu yazarlar sadece mahkeme meselesinde değil diğer meselelerde de benzeri tavırlar gösterip adeta tekfir etmeme de aşırılık göstermektedir. İfrat da tefrit de aşırılıktır. Allah hepimizi itidal üzere vasat yol tutanlardan eylesin.AMİN
Bu kimselerin mahkeme ile ilgili dediklerini delil getirenlere sormak gerekir, siz onların diğer dediklerini tasvib ediyor musunuz? Bu kişiler halklardan Müslüman olarak bahsetmekte, namazı orucu şehadet kelimesini devrin ayırt edici alametleri olmamasına rağmen İslam alameti görmekte ve görmeyip muayyen şahıslara Tevhidlerini görene kadar Müslüman muamelesi yapmayanları Haricilikle nitelendirmektedir. ( Bu mevzuda ayrıntılı bilgi için o cenahtan olan Ebu Seleme Eş-Şaminin risalesi okunabilir.) Tağutların her türlü küfrü çocuklara işlettiği okullardan sakındırmaktadırlar ama okuldan tekfir etmemektedirler. Kısacası diğer görüşlerini reddedip sadece muhakeme ile ilgili görüşlerini araştırmadan soruşturmadan sadece hoşlarına gittiği, maddi menfaatlerine uygun olduğu için alanlar kendi içlerinde çelişkidedirler.
Söz konusu yazarlardan Ebu Basir Et-Tartusi Avukatlık mesleğine dahi cevaz vermekte hatta bu meslekle ecir kazanılacağını ileri sürmektedir:
Batılı giderme ve hakkı elde edip sahibine döndürme sınırları dâhilinde çalışan ve bunu yapmak için, Allahu Tealâ’nın hükmüne zıd olan beşeri kanunlara fiilen muhakeme olmayan avukatın bu ameli caizdir. Eğer bu kişinin niyeti iyi ise, Allahu Tealâ’nın izni ile onun için ecir vardır. (İslam Dininden Çıkaran Ameller, Tartusi)
Avukatlık mesleğine dahi cevaz verenler elbette ki tağuta muhakemeye de cevaz verirler. Fakat onların bu sözleri hiç de makbul değildir.
9.İddia: Sahabeler Habeşistan’da Necaşiye muhakeme olmuşlardır iddiası
CEVAP: Bu iddia da tağutu reddedip Tevhidi kabul eden Sahabelere iftiradır. Sahabeler Necaşinin huzurunda sadece haklarındaki iftiraları cevablamışlardır. Necaşi onlarla konuşmaya başlamadan önce günümüz mahkemelerindeki gibi taraflar buraya davalaşmak-muhakeme olmak üzere geldiler dememiştir. Onları bir hükümle de yargılamamış, kadı olarak değil melik olarak dinlemiştir.
Günümüz için düşünelim. Tağut bizi hakkımızdaki iddiaları cevablamamız için mahkemeye değil de Başbakanlık binasına çağırıyor. Yargılmadan ve burada mahkeme-muhakeme oluyorsunuz demeden sadece hakkımızdaki iddiaları cevablamımızı istiyor, bunun basın açıklaması yapmaktan pek bir farkı yoktur, elbette ki bu muhakemeye girmez.Ama mesele mahkemelere davalaşmaya gelince kadı, hükmedilen hüküm, davalı ve davacı taraflar mevzubahisdir. Bazı kimseler mahkeme sürecinde tek küfrün tağuti mahkemeyi övmek olduğunu zannetmektedir. Halbuki söylenilen sözlerden önemli olan muhakeme olunup olunmadığıdır. Meseleyi bir de Siyer-i İbn Hişamdan inceleyelim. Kureyş elçileri Habeşistana gelmiş, hediyelerini sunmuş ve devamında:
“Sonra Necaşi Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in ashabına onları çağırması için birisini gönderdi. Gönderilen elçi onlara geldiğinde toplanıp birbirlerine şöyle dediler:
“Melik’ in yanına vardığınız zaman ona ne diyeceksiniz?”
Dediler ki:
- “Vallahi biz başımıza ne gelirse gelsin, Rasûlullah Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in bize bu hususta emrettiği şeyi olduğu gibi söyleriz.”
Sahabeler geldikleri zaman Necaşi alimlerini çağırdı. Onlar da kitaplarını açıp onun etrafında oturdular. Melik müslümanlara sorarak şöyle dedi:
- “Kendisinden dolayı topluluğunuzdan ayrılmış olduğunuz ve ne benim ne de başka milletlerin dinine girmediğiniz bu din nedir?”
Cafer b. Ebi Talib Radıyallahu Anhu Melikle konuştu. Ona dedi ki:
- “Ey Melik! Biz cahiliye ehli bir topluluk idik. Putlara ibadet eder, ölü hayvan etini yer, fuhuş yapar, akrabalarının hak ve hukukunu gözetmez, komşularımızı unutur ve kuvvetlinin zayıfı ezdiği bir topluluk idik.
İşte bizler bu halde iken Allah-u Teâlâ bize bizden olan bir elçi gönderdi. Biz onun soyunu, doğruluğunu, emanete riayet ettiğini ve temiz huylu olduğunu biliyoruz.
Bizi, Allah Teâlâ’yı birleyerek sadece O’na ibadet etmeye, Allah’tan başka kulluk ettiğimiz taşlara (heykellere) putlara itaat etmeyerek onları terk etmeye ve inkâr etmeye davet etti. O bize doğru sözlü olmamızı, emanetleri yerine vermemizi, akrabalarla olan ilişkileri kesmememizi, komşulara iyi muamelede bulunmamızı, haramlardan ve (haksız yere) kan dökmekten kaçınmamızı emretti. Bizi bütün kötü şeylerden, yalan sözden, yetim malı yemekten ve namuslu temiz kadınlara iftira atmaktan nehyetti. Ayrıca bize yalnızca Allah’a ibadet etmemizi, O’na hiçbir şeyi ortak koşmamamızı, namazı, zekâtı ve orucu emretti.”
Cafer Radıyallahu Anhu ona İslâm’ın emirlerini saydı.
Cafer Radıyallahu Anhu sözüne devamla şöyle dedi:
- “Biz de onu kalben kabul edip ona inandık, Allah Teâlâ’dan getirdiği şeylere ve ona tâbi olduk. Sadece Allah’a ibadet ettik, boyun eğdik. O’na hiçbir şeyi ortak koşmadık ve bize haram kıldığı şeyleri haram, helal kıldığı şeyleri de helal kabul ettik.
Bunun üzerine, kavmimiz bize düşman kesildi. Bize işkence etti ve bizi Allah’a yaptığımız ibadetten, kulluktan geri döndürüp putlara boyun eğmemiz için dinimizden saptırmak istedi. Önceden helal saydığımız pis şeyleri tekrar helal kabul etmemizi istedi.
Onlar bizi ortadan kaldırmak için zulümlerini arttırmaya, bulunduğumuz yerleri dar getirmeye ve hele de bizimle dinimizin arasını ayırmaya başladıklarında senin yurduna geldik. Seni diğer kişilere tercih ettik. Senin komşuluğunu arzu ettik. Ey Melik! Senin yanında zulme uğramayacağımızı ümit ettik.”
Necaşi, Cafer Radıyallahu Anhu’ye dedi ki:
- “Yanında Rasulünüzün Allah’dan getirdiği şeylerden bir şey var mıdır?”
Cafer Radıyallahu Anhu ona dedi ki:
- “Evet, vardır.”
Necaşi şöyle dedi:
- “Öyle ise onu bana oku.”
Cafer Radıyallahu Anhu ona:
“Kaf, Ha, Ya, Ayn, Sad. ”
Meryem sûresinin baş taraflarından okumaya başladı.
Vallahi Necaşi okunan bu ayetleri işitince ağladı ve gözyaşları sakalını ıslattı. Necaşi’nin alimleri de ağladılar ve onların gözyaşları da kitaplarınııslattı.
Daha sonra Necaşi müşriklere şöyle dedi:
- “Şüphesiz bu okunan ile İsa’ya gelen şey, tek bir kaynaktan çıkan nurdur. Gidiniz, Allah’a yemin olsun ki onları size teslim etmiyorum. Zaten böyle bir şeyi yapmam da mümkün değildir.”
10.İddia:Buharinin Vekalet Kitabındaki şu hadis avukat tutmaya delildir iddiası
Salih ibnu İbrâhîm ibn Abdirrahmân ibn Avf, babası İbrahim’den; o da dedesi Abdurrahmân ibn Avf tan: Bu Abdurrahmân ibn Avf (R) şöyle demiştir: Ben Mekke’deki malımı (yâhud yakınlarımı) muhafaza etmesi; ben de onun Medine’deki malını ve yakınlarını korumam için Umeyyetu’bnu Halefe bir mektûb yazdım. Mektubun üzerine Abdurrahmân imzasını koyup Rahman ismini zikredince, Umeyye: Senin ibâdet ettiğin Rahmân’ı ben tanımam, sen bana Câhiliyet’teki isminle yaz, dedi. Bu sefer ben ona ” Abdu Amr” diye yazdım. Bedir gazvesi günü geldiği zaman, ben o gün bir gece insanlar uyuduğu bir sırada Umeyye ibn Halefi korumak için onu alıp bir dağa çıktım. Fakat Umeyye’yi Bilâl gördü. Hemen koşup, nihayet bir Ensâr meclisinde durdu ve:
— Bu, Umeyyetu’bnu Haleftir; yakalayın! Eğer Umeyye bu sefer kurtulursa ben kurtulmam! diye haykırdı (Böylece Ensâr’ı Umeyye’yi öldürmeye teşvik etti).
Bunun üzerine onun beraberinde Ensâr’dan bir takım mücâhid, bizim izlerimizde hareket edip, bizi ta’kîbe koyuldular. (Benim bir elimi Umeyye, bir elimi de oğlu Alî tutuyordu.) Mücâhidlerin bize yetişeceklerinden endîşe edince, ben Ensâr’a:
— Umeyye budur, diye oğlu Alî’yi kendisine halef yapıp geri bıraktım.
Bunu, oğlu ile onları meşgul edip Umeyye’yi kurtarmak için yaptım. Fakat onlar hemen Umeyye’nin oğlunu öldürdüler. Sonra bizi kovalamak için direndiler. Umeyye şişman, ağır bedenli bir adamdı. Kovalayanlar bize yetişince, ben Umeyye’ye:
— Çök, dedim; o diz üstü çöktü.
Ben hücumdan onu korumak için kendimi onun üzerine attım. Fakat hücum edenler kılıçlarını altımdan Umeyye’ye sapladılar ve nı-hâyet onu öldürdüler. Bu sırada mücâhidlerden biri kılıcını benim ayağıma isabet ettirdi.
Bu hadîsi Abdurrahmân ibn Avf’tan rivayet eden oğlu İbrâhîm: Babam Abdurrahmân ibn Avf, ayağının üstündeki bu kılıç izini bize gösterir idi, demiştir.
Ebû Abdillah el-Buhârî dedi ki: Râvî Yûsuf ibnu’l-Mâcişûn, İb-rânun’in oğlu Salih’ten işitti. İbrâhîm de babasından işitti.( Vekalet Kitabı, 2. Bab)
CEVAP: Bu hadisten ancak kafirin vekil tutulabileceği ile ilgili delil çıkar. Hadisin şerhinde İbn Hacer, zımmet ehli kafirin vekil tutulabileceğini yazmıştır. Fakat bu mesele mevzumuzun dışındadır. Tağuti mahkemelere muhakeme olmak üzere avukat tutulmasının küfür olmasının sebebi kafiri vekil tutmak değil, avukat tağuta muhakeme olurken vekilin aslın yerini tutması ve ondan önce de avukata muhakeme olmak üzere vekalet verilmesidir. Kafiri vekil tutma ise işin cinsine göre değişir. Helal bir iş için vekil tutulursa helal olur. Küfür bir iş için vekil tutulur ise de küfür olur.Bu hadis mal alımı satımı iş takibi araba alım satımı gibi meselelerde kafir ve ya müşrik birisine verilen vekaletin caiz olması ile alakalıdır.
11. İddia:Nisa 60 Ayetinin Zanni bir Ayet olduğu iddiası:Ayet (yuridune) istiyorlar lafzından dolayı zannileştiğini ve bu yüzden dolayı kişilerin tekfirinde durulması iddiası.
CEVAP:Bazı kimselerde Nisa 60 Ayetinin (yuridune) istiyorlar, lafzından dolayı neyi istiyorlar, ne istiyorlar gibi bir yaklaşımla gelerek orada ki istemenin İslam devleti varken, Şeriat Mahkemelerinin bulunduğu bir zaman da Tağut’un mahkemelerine gitmek istediklerini söyleyip bu (yuridune) lafzının dolayı islam devleti olduğu zamanda tağut’un mahkemesine giden kafir olur fakat günümüzde İslam devleti yok bu zaman da hakkı gasp edilmiş bir Müslüman buralara gidebilir gibi bir görüş ortaya koymaktalar ve buralara (İkrah) ın dışında müracaat edenleri tekfir edenlere de günümüzde İslam devleti yok bu Ayet Zanni bir Ayettir siz Müslümanı nasıl tekfir edersiniz gibi asılsız ve yanlış ithamlarda bulunmaktalar.Bu iddiada bulunanlara Ayetin Zanniliğinin delili nedir? Bu Ayetin bu şekilde Zanni bir Ayet olduğu görüşü kime aittir diye sorulduğu zaman da arkadaşlar şöyle cevap vermekte:İmam Serasinin eserlerinde Mahkeme hakkında ki görüşlerinden ( Çıkardıklarını) söylüyorlar.Şimdi bu kişilere soruyoruz siz Müşteyitmisiniz ki iştiat yapıp Katti olan bu Ayete Zanni diyorsunuz.Ayrıca araştırmalarımız sonucunda Ayetin kesinlikle Katti bir Ayet olduğu ve Zanniliğine dair geçmiş Alimlerden ve Muassır Alimlerden hiç bir delil bulamadık.Hatta ki kafir diyanete bile sorduk onlar bile bize yazılı olarak Ayetin Katti olduğunu aksini iddia eden hiçbir delile ve kaynağa rastlamadıklarını bildirdiler.
Şimdi Ayete bu şekilde inanlara soruyoruz Allah Teala Bakara süresi 256. Ayette doğruluk ve sapıklığı birbirinden ayırmış Ayet mealen ‘Dinde zorlama yoktur. Doğruluk ile sapıklık birbirinden kesinlikle ayrılmıştır. Kim Tağut’u, azgınlığı reddederek Allah’a inanırsa kopması sözkonusu olmayan, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Hiç kuşkusuz Allah herşeyi işitir, herşeyi bilir.’
Allah Teala’nın bize bildirdiği sapıklık (Tağut) İslam devleti varken sapıklık da İsalam devleti olmayınca sapıklıktan çıkıyor mu? Böyle cahillik olmaz Allah Tealanın bize sapıklık olarak bildirdiği bir şey İslam devleti varken de sapıklıktır İslam devleti yokken de sapıklıktır.
Diğer Sayfaları Oku: 1 2








Ducane demişki 17 Mayıs 10 11:57
maşaALLAH gerçekten faideli bir paylaşım olmuş.gasp olan hakkımızı islam devleti olmadığı için tağutun muhakemelerine başvurarak alırız diyenler heva heves ve menfaatlerinin vede ALLAHualemdaha sonra planladıkları işlerin kılıflarını uydurma girişimi gibi gözüküyor.hani bir söz vardı(minareyi çalan kılıfını hazırlar)bir defa bu ayeti yani nisa 60. ayeti medine dönemine hapsedenler gerçekten gafler ve delalet içerisine düşmüşlerdir çünkü ALLAHcc tağutu red etmeyi msülümanlara taki mekke döneminde emretmiştir bunlar:Andolsun, biz her ümmete: “Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının” (diye tebliğ etmesi için) bir elçi gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Allah hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine sapıklık hak oldu. Artık, yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların uğradıkları sonucu görün.nahl:36..Tağut’a kulluk etmekten kaçınan ve Allah’a içten yönelenler ise; onlar için bir müjde vardır, öyleyse kullarıma müjde ver.Zumer=17. ayetlerdir ALLAH svt.bir nevi bu tür olayların olacağını ezeli ve ebedi ilmiyle bildiği için kuranı kerimde bunların önünü kesmiştir.fakat saptırıcılar saptırmaya devam etmektedir. ve dünya hayatı bir imtihandır ALLAHcc kazananlardan eylesin:amin..ALLAHın selamı hidayete tabi olanlara olsun:taha=47
Ebu Hamza demişki 17 Mayıs 10 12:05
Müslüman’ın ömrü gaspedilmekle geçiyor zaten, en büyük gasp da Şeriat gaspı değil midir? Tam ve eksiksiz olan bir sistem yerine her yeri yamalı ve yama da tutmayan sistemi ikame etmek gaspin dik alasıdır. Plastik mücahidlerin gaspa karşı savaş metodu onların sistemi dahilinde hakkını aramak olması ise işin daha da vahimi. Allah hidayet versin, Muvahhi Müslümanlar’ın tümünü Rabbim fitne’den fesattan korusun vesselam. Yorumunuz içinde teşekkür ederiz.
Suayb demişki 19 Mayıs 10 22:06
Allah sizlerden Razi olsun cok güzel anlatiyorsunuz malesef buna inanmiyanlar öyle cokki en azindan akrabalarima bilene anlatamiyorum, hersey o kadar acikki Ayetle/hadisle…
Rabbim hepimizi Tagut’i Systemlerden uzak eylesin AMIN
hayirli Calismalar
Ebu Hamza demişki 19 Mayıs 10 22:33
Her şeyi herkesin anlamasının mümkünatı zaten yok, Allah’u Teala, kendisine ulaştıracak yolları yine kendisinin istediği şekilde yapmayı hedef edinenlerin basiretlerini arttırır ve böylece kişi duyduğunu anlamaya ve kalben idrak etmeye başlar. Rabbim’in nasip etmesi için kulun da istemesi gerekir ki kapılar açılsın. Tevhid öyle değerli bir hazinedir ki Allah’u Teala bu hazineyi arayanların önüne açar, durumunu değiştirmek istemeyenin durumunu Allah’u Teala’da değiştirmez.
Bu en önemli sebeptir ki bir diğeri de aileniz sizi iyi tanıyor, onların ellerinde büyüdünüz ve kalkıp da bu halinizle dini sizden dinlemek onları tatmin etmez sonuçta siz onların gözünde hala çocuksunuzdur. Toplumda olan kanı biliyorsunuz, kendinden büyüklere bir şey anlatan biz küçükler bir türlü onları inandıramayız bunun tek sebebi akraba olmak veya annemiz, babamız ya da kardeşlerimiz olmasından dolayıdır. Bu durumda yapılacak en iyi şey bir başka arkadaşımızın kendi ailemize tebliğ etmesidir. Bir başkasını sizi dinlemedikleri gibi dinlerler ki bu da yetişmemizde vardır. Bu çok önemli faktördür, o sebeple bu metodu sıklıkla kullanırız ve her birimiz birbirimizin ailesine anlatırız ki etkili olsun.
Her şeye rağmen anlamamakta ısrar edenlere yapacak bir şey yoktur, Resulullah (s.a.v) de bildiğiniz gibi herkesin iman etmesini istiyor ve isyan ettiklerinde de çok üzülüyordu bu nedenle Rabbi ona üzülme onlara hidayet verecek sen değilsin diyordu. Hidayet Allah’dan bu nedenle sana düşen ancak tebliğdir ve onları bu tebliğine şahit tutmandır ki delilin olsun. Onlara sık sık tebliğe devam et ama anne ve babana bir arkadaşın etsin daha etkili olur sonrada onlara şahit olun ben size anlattım de.
ebu-muhammed demişki 21 Kasım 10 12:04
Rasulullah (s.a.s) daha ilk Rasul olduğunda insanlara tağutu reddetmelerini ve yalnız Allah’a ibadet etmelerini emretmiştir. Rasulullah (s.a.s) insanlara tağutu reddetmeyi emrederken, onun nasıl reddedileceğini yani tağutun mahkemesine başvurmanın tağutu reddetmemek manasına geleceğini insanlara açıklamamış olması düşünülemez. Çünkü bu mesele akidenin temel şartlarından olan La ilahe illallah’ı direkt olarak ilgilendiren bir meseledir. diyorsun ve devamındada şunları diyosun.
Nisa 60 ayeti tağuta muhakeme olmanın yasak olduğunu bildiren ilk ayet değildir. Tağuta muhakeme olma yasağı “La İlahe İllallah”ın tebliğinde bildirilmiş ilk emirdir. Çünkü tağutun mahkemesini reddetmek tağutun bir çeşidini reddetmektir. Tağutun her çeşidini reddetmek ilk inen emirdir. Zaten Nisa 60’da buna işaret vardır. “Onu reddetmekle emrolunmuşlardı.”
deye devam ediyorsun şimdi sorum şudur madem rasulllah daha önceden tağuta mahkeme olmayı yasakladıysa bir bu hangi hadisle belirtilmiştir kaynak verin iki bu idda doğru ise tağuta mahkeme olmak küfür olduğunu müminler bu ayet inmeden öncede biliyor demektir öyleyse suddinin taberinin ve benzerlerinin riveyetine göre ayette haber verilen tağut eslemli ebu burdedir, ona mahkeme olmak için gidenlerde bir kısım müslüman ve münafıklardı şu durumda omunafıklar zaten belli onlarla beraber mahkemeye giden müslümanlara nedersin dikkat onlara alimler müslüman demişlerdir.
ebu-muhammed demişki 22 Kasım 10 02:00
İbni Teymiyye şöyle der:
Necaşi kral olmasına rağmen Allah’ın hükmünü Hristiyan olan halkına tatbik edememiştir.Ömer ibni Abdul aziz (r.a) Allahın (c.c) hükümleri ile hükmetmek için yoğun çaba sarfetmiş, fakat büyük zorluklarla karşılaşmış ve bir görüşe göre bu yüzden zehirlenerek öldürülmüştür.
Zamanımızda Moğolların ele geçirdikleri İslam ülkelerinde görev yapan Müslüman hakimler, istemelerine rağmen her zaman Allahın emirleri ile hükmedemiyorlar. Onun için bu konuda sorumluluğun ölçüsü, güç ve kudretin yetmesidir. Cenab-ı hak ‘Allah bir kimseye ancak gücü nisbetinde mükellefiyet verir’ buyurmuştur.
Şeyh Muhammed İbni İbrahim de şunları söyler:
Amel ile ilgili küfre gelince bu küfür dinden çıkarmaz ancak en büyük günahı oluşturur. Çünkü Allah (c.c) diğer günahlara küfür ismini koymadığı halde buna küfür ismini koymuştur. Bu küfür kişinin Allah ve Rasulünün hükümlerine hak , gerçek ve doğru bildirdiği, öyle inandığı halde beşeri zaaflara veya baskılara yenik düşerek başka hükümler ile hükmetmesidir.
Allah rasulu (s.a.v) şöyle buyurmuştur: itaat ancak doğru olan iştedir.(Buharı ahkam.)
Müslüman olan kişi hem hoşlandığı hemde hoşlanmadığı işlerde yönetenleri dinlemek ve onlara itaat etmek durumundadır.Ancak günah olan birşey emredildiği zaman,ne dinlemek, ne de itaat etmek vardır (Buhari cihat, nesai bey)
İbnu Kayyım şöyle der:
Bu hadiseler gösteriyor ki günah olan bir işte amirlere itaat eden kişi günahkar olur.O işi emir üzerine yapmış olması Allah yanında ona mazeret oluşturmaz. Fakat sadece itaat etmekle kişi kafir olmaz;kafirlik itaatın yanında itaat ettiği yanlışın doğru olduğuna inanmak halinde vücud bulur. İbnul Kayyim ş.3/429
İbnu ebul İzz şöyle der:
Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen kimse,eğer bunun(Allahın indirdiğiyle hükmetmenin) farz olmadığına inanır veye kendisini bu konuda muhayyer (serbest) bilir ya da Allah’ın hükmünü hafife alırsa kelimenin asıl manasıyla kafir olur.Fakat, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmenin farz olduğuna, ondan sapmanın haram ve günah olduguna iman ettiği halde bu sapmayı gösterirse günahkar olur.Ona kafir dense bile bu kafirlik, nankörlük anlamındadır.(Ebul izz ş,tahavi 302)
Ebu Hamza demişki 22 Kasım 10 22:26
1 – tağut’un reddedilmesi gerektiği ayetler mahkeme ve diğer mevzuları kapsar ki bir şeyi reddetmek ya tamamen olur yahut biraz reddedip birazını almak onun tam reddi anlamına gelmez, zaten sitede diğer makalelerde bu konu ile alakalı olarak çok fazla açıklama mevcuttur.
2 – O zaman sözünüzden şu anlaşılır, “Necaşi küfür hükümleri hükmetmiştir” ki bunu dediğinizi sanmıyorum, doğal olarak İslam’ın hükmünü tam anlamı ile uygulayamayan Necaşi, aynı şekilde küfüre sebep olacak hükümleri de uygulamıştır denemez. Moğolların istilası altındaki yerlerde İslam ile hükmedemeyen hakimlerin küfürle hükmettikleri örnekler varmıdır? Varsa küfür fiilinin veya sözünün söylenmesi durumunda insanın kalbine bakılmaksızın kendisinin küfrüne hükmedileceği zaten tarafınızca da bilinir. Yok bu hakimler küfür içeren kanunlarla hükmetmemişlerse konu ile alakası konusunda aydınlatırsanız sevinirim. Sonuçta yazdıklarınızı aynen yayınlıyor bir tartışma ortamı olabilmesi için de zemin hazırlıyorum
ebu-muhammed demişki 23 Kasım 10 04:05
s.a. benim size sorduğumsoruya cevap vermemişiniz. sizin dğutu rttetmek gerekir demenize birşey demiyorum tabiki bu ret olmazsa iman olmaz, ama siz rasullahın iltebliğinde tağutu ve tağutun mahkemesini rettemeyi anlattığını sölemişiniz ben bunu sordum yani tağutu ret tamam bu rettin ola bilmesi için mahkemeyide ret gerekir manasında bir hadis varmı varsa kaynak nedir. ikincisi mademki islamın ilk daveti tağutu ret dolatısı ile tağutun mahkemesinide red etmektir, bu konu taişin balında anlatılmıştır. öyleyse bu idda doğru ise tağuta mahkeme olmak küfür olduğunu müminler bu ayet inmeden öncede biliyor demektir öyleyse süddinin taberinin ve benzerlerinin riveyetine göre ayette haber verilen tağut eslemli ebu burdedir, ona mahkeme olmak için gidenlerde bir kısım müslüman ve münafıklardı şu durumda omunafıklar zaten belli onlarla beraber mahkemeye giden müslümanlar neden tekfir edilmedi tani ebu bürde tağutuna mahkeme olmak isteyen bu müslümanları rasulullah da sahabede tekfir etmemiş buna nasıl cevap verirsin şunu diyemessin nisa 60. ayet ozaman inmemişti o olaydan sonra indi dolayısı ile bu ayetın nuzulünden sonra tağuta giden yada gitmek isteyen tekfir edilir diyemezsin. çünkü sen tağuta mahkeme konusunun küfür olduğunu rasulullah ilk davetinde anlattı müslümanlarda o konuyu kabul edip mahkemeyireddederek müslüman oldu anlamında açıklama yapıyorsun. ayrıca necaşinin durumu ve moğullara,hakimlik yapan müslümanların varlığı ile ilgili açıklamayı ibn teymiye yapmış ben hiç yorum katmadan aynen naklettim.
ebu-muhammed demişki 23 Kasım 10 04:38
siz mahkemeye giden tağuta secde edenin aynısıdır, çünkü itaat ibadettir, biri size bana namz kılmaz veya secde etmessen senin hakkını vermem dese, buna bu küfür olur dersiniz manasına gelen ifadeler kullan mışsınız.dolayısı ile tağutun mahkemesinde mahkeme olan kişinin aldığı hüküm islama uyuyormu uymuyormu bu kişi elfazı küfür söyledimi efali küfür işledimi buna bakmıyırsunuz ki niçin şunu yazdınız: Moğolların istilası altındaki yerlerde İslam ile hükmedemeyen hakimlerin küfürle hükmettikleri örnekler varmıdır? Varsa küfür fiilinin veya sözünün söylenmesi durumunda insanın kalbine bakılmaksızın kendisinin küfrüne hükmedileceği zaten tarafınızca da bilinir. Yok bu hakimler küfür içeren kanunlarla hükmetmemişlerse konu ile alakası konusunda aydınlatırsanız sevinirim.
yanı siz tağutun hhakimlerine başvuranın ne sebeble bunu yaptığına bakmıyorsunuz tağuta hakimlik yapanın sebeblerin araştırırsanız bu bir çelişki olmazmı. yada şunu kabul edin tağutun ahkemesine giden ona ibadet etmiştir. sçzünüz hatadır bu herzaman ona ibadet etmiş manasına gelmez. insan bazı itaatı ile haram işlemiş bazı itaatı ile küfür işlemiş ola bilir hatta bazı itaatı haram bile olmaya bilir mesela bire bir islamın hükmünü emreden tağuta itaat eden böyledir yani tağut namaz kıl yada Allah birdir de derse bu emre itaat eden kişi ne kafir nede fasık olur.
ebu-muhammed demişki 23 Kasım 10 13:38
Allah rasulu (s.a.v) şöyle buyurmuştur: itaat ancak doğru olan iştedir.(Buharı ahkam.)
Müslüman olan kişi hem hoşlandığı hemde hoşlanmadığı işlerde yönetenleri dinlemek ve onlara itaat etmek durumundadır.Ancak günah olan birşey emredildiği zaman,ne dinlemek, ne de itaat etmek vardır (Buhari cihat, nesai bey)
İbnu Kayyım şöyle der:
Bu hadiseler gösteriyor ki günah olan bir işte amirlere itaat eden kişi günahkar olur.O işi emir üzerine yapmış olması Allah yanında ona mazeret oluşturmaz. Fakat sadece itaat etmekle kişi kafir olmaz;kafirlik itaatın yanında itaat ettiği yanlışın doğru olduğuna inanmak halinde vücud bulur. İbnul Kayyim ş.3/429
Ebu Hamza demişki 23 Kasım 10 13:43
1 – Ben hadis değil ayet veriyorum Nisa Suresinin 60. ve 65. ayetlerine baktığımızda ihtilaflarda Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’e başvurmadıkça hiçbir kimsenin iman etmiş olmayacağını imanının sahih iman olmasına bu hükme karşı çıkıp yahut bu hükme inad edenin de kâfir olacağını beyan etmiştir. Yine ayette hükmü reddetmeden tağutun mahkemesine başvurulabileceği gibi bir istisna da yoktur.
2 – Ayetlerin topluca birden inmediğini ve zamanla, özellikle de sindirilmesi anlamında olaylara göre de indirildiğini benden daha iyi bilirsiniz. Dolayısı ile İslam’ın ilk başından beri durum böyledir demedim demişsem dilim sürçmüştür ki ben hatırlamıyorum. Nisa 60′ta bu hüküm net bir şekilde gelmiştir ki olayın üzerinde tartışıldığı zemini de bu ayet oluşturmaktadır. Nisa suresinde de değil tağuta muhakeme olmak, muhakeme olmayı düşünmenin ve bu düşünce sonucunda irade etmiş olduğunun tezahürü olan tağuta muhakeme olmaya gitmenin küfür olduğunu devamla görüyoruz.
3 – Zaten sorulan ilgili soruya siz cevap vermişsiniz, ben de basitçe yukarıda değindim ki olay gerçekleştikten sonra ayet inmiştir. resulullah’ın ilk daveti mahkemedir diye söylemedim kaldı ki söylemiş olsam dahi bu benim hatam olur o da yine “Ayet inmezden önce işlenen bir durum ve bu durumda işleyenin kafir olmama durumu”nu açıklamışsınız. Resulullah (s.a.v) tağuttan sakınmayı ta ilk başlarda tebliğ etmiştir mahkemeyi değil.
4 – İbni teymiyyenin moğollar ve diğerleri hakkındaki yaptığı ve sizin ellemediğiniz yazıda ben sorduğumu göremedim zaten bunu siz iddia ediyorsunuz demedim. Yani moğolların hakim olduğu beldelerde Müslüman olan hakimler istemeden küfür hükümlerini de uygulamıştır diye bir şey okuyamadım. Necaşinin de İslam’ın hükümlerini hıristiyan halkına tam anlamı ile uygulayamadığı durumda küfür hükümlerini uyguladığının bir delili yoktur dedim sadece. Böylesi bir şey de düşünülemez ve siz de bunu iddia ediyor değilsinizdir. Bu nedenle konumuzla direk olarak alakalı bir mesele olmaktan çıkar.
Ebu Hamza demişki 23 Kasım 10 13:48
1 – Tağut’un muhakemesinde İslam’a uygun hüküm çıkartılması durumunda bu mahkemeye gidilir diye net bir hüküm gösterdiğinizi ben hatırlamıyorum varsa da görmemişsem kusura bakmayasın. Bunların meclisinden de İslam’a uygun kanunlar çıkarılıyor ve tatbik ediliyor şimdi buna bakarak kalkıp bizler bu meclise gitmiyoruz. Kendi iradenizle mahkemeye gitmek ile bir şekilde mahkemelik olduktan sonra bu mahkemelere çıkmaktan bahsetseydik belki bu söylenen orada geçerli olabilirdi. Nisa 60′ta bizatihi bu mahkemeye gitmeyi irade etmek (kafada düşünmek) dahi yasaklanmış olduğunu gördükten sonra bu mahkemelerden İslam’a uygun hükümler çıkarttığını söylemek sureti ile gitmek çok alakasız olurdu.
Ebu Hamza demişki 23 Kasım 10 13:54
Bir tek itaat yönünden değil ki evet bizler de her ne kadar nefret etsekte bizi küfre düşürmeyen kanunlarda itaat ediyoruz çok daha önce verilen trafik kanunlarının örnekleri gibi. Burada sadece itaat durumu yoktur ki bu mahkemeye Müslüman’ın gitmesi değil gitmeyi irade etmesi bile haramdır, şeklinde açıklamaya çalışıyorum. Yoksa kafirlerin meşru talepleri ile alakalı değil. Burada bir kurumdan bahsediyoruz, kişiden değil. Tağut’un mahkemesinin kararlarından çok tağuttan hüküm talep etme noktası üzerinde tartışıyoruz ki bahsedilen ayetlerde de hükmün içeriği değil hükmün alındığı merci noktasındaki haramlığı net olarak görüyoruz
ebu-muhammed demişki 23 Kasım 10 17:36
s.a siz mahkemeyi rettetmemek tani hiç bir şart gözetmeden rettetmemek tahğtu rettetmemektir diyorsunuz bu şu demektir kişi müslüman olabilmes için kayıtsız şarsız gayrı müslilerin mahkemelerini rettetmesi lazım çünkü o bizzat tağut reddir. şu halde tağutu redetmeyenin imanı yoktur yani imanın makbul olması için tağutu ret gerekir mahkame kpnusu da bizzat tağutun redi ile alakalıdır. ozamanb bu konuyu adem a.s den muhammed s.a.s. de kadar her peygamber anlatıp kavimlerini uyarmışlardır dolayısı ile nisa 60 ve65. ayet inmedede tağutu redetmeyen iman etmiş sayılmaz. tağuta mahkemede onu red değil kabuletmek manasında ise ozaman ebu bürdeye mahkeme olmak için gidenlere neden müslüman denilmiştir. işte benim sorum bu ebu bürdeye mahkeme olmak için gidenler aslında butun peygabberlerin tebliğ ettiği vede kabul etmeyeninde iman etmiş olmadığı tağutun mahkemesine gidiyor bunlae hala müslüman kalıyor neden. gidenler
ebu-muhammed demişki 24 Kasım 10 02:02
İbni Teymiyye şöyle der:
Necaşi’ye Kur’an hükmü ile hükmetmek mümkün değildi. Kavmi onu bu şey üzere kabullenmezdi.
Müslümanlar ve tatarlar arasinda kadı veya imam olan bir cok kişinin nefsinin derinliklerinde adaletle amel etme ( arzusu) vardır ki, bunu yap-mak onun icin imkansız idi, bilakis onu bu şeyden men edecek kimseler vardı.
Allah da nefse yüklenemeyeceği bir yükü yüklemez. Ömer ibnu abdul-Aziz adaletle yaptığı bazı şeylerden dolayi düşmanlığa maruz kaldı ve eziyyet edildi. Onun ( adaletle hüküm vermeye çalıştığı) için, zehirlendiği bile söyleniliyor.
Ama Necaşi ve benzerleri uymaları mümkün olmadığı için, İslam şeriatlerine uyma-dıysa da onlar cennette mutlu kimselerdir.
Bilakis kendilerinin hüküm vermesi mümkün olan (o sistemin hükümleri) hükümler le hüküm veriyorlardı.
erkam demişki 24 Kasım 10 23:43
Bir siteden alıntı yaptığım bir yazıyı koyuyorum. http://www.islamseli.com/dini-konular/46399-gunumuz-insanlarinin-taguta-muhakeme-konusunda-ileri-surdukleri-iddia.html linki de budur.
İmam Muhammed bizimle aynı fikirde değil bu bir. İkincisi Nisa 60. ayeti kerimesinin nuzul sebeplerinden biriside bize çok karşı nedenmi ? Gel birlikte bakalım:
İlk olarak iMAM Muhammed “İmam Ebu Hanifenin Öğrencisi İmameynden biri”:
İslam devletler hukunda 251.sayfasında Türkçe ve Arapça kaynaklarına baktık şu ifadelerinden bahsedilir:
3478- İmam Muhammed dedi ki: müslüman biri eman ile darülharbe girer ve harp ehlinden biri o müslümanın malını gasp ederse sonra da müslüman yahut zımmî olur-larsabakılır; Krallarının hükmüne göre malı gasp edilen kişi ister eman sahibi ister müslüman ister düşman biri olsun gasp mülkiyete geçirmenin sebeplerinden ise müslümanın gasp edilmiş olan malında herhangi bir hakkı kalmaz.
3479- Krallarının kanunlarına göre o malın sahibine iade edilmesi gerekiyorsa ve henüz muhakeme olmadan o ülke halkı İslamı kabul edecek olursa o mal eman altındakine iade edilir.
3480- Şayet bu konudaki kanunlarının ne olduğu bilinemiyorsa mal eman altında olan müslümana iade edilir.
3484- İmam Muhammed der ki: Şayet o ülke müslümanlarla antlaşma yapmışsa müslüman hakim o malı alır ve sahibine iade eder.
3485- Buna göre onlardan birinin malını gasp etse ve mahkemeye gittiklerinde o malı gasp ettiğini inkar ederek: “Bu benim malımdır” derse hakim de malı gaspedilmiş olan harp ehlinden olan kişiye delilini getir deyip o delilini getirinceye kadar bu malı müslümana teslim etse sonra da o ülke halkı İslamı kabul edecek olsa o mal müslü-manın olur ama fetva gereği o malı iade etmesi gerekir. Yani malı geri vermesinin daha uygun olacağı söylenir .fakat vermesi için zorlanamaz. Ancak müslümanlarla o ülke halkı arasında önceden antlaşma varsa o malı sahibine iade etmesi için zorlanır.
3486- Aramızda antlaşma bulunan veya bulunmayan harp ehlinden biri kendisine bir bedel takdim etmesi karşılığında onu azad etmek üzere kölesiyle sözleşme yapsa sonra da hepsi İslamı kabul etseler bu sözleşme geçerlidir.
3487- Şayet sözleşme yaptıktan sonra onu yenilgiye uğratıp sözleşmeyi bozmuş sonra da müslüman olmuş-larsa bakılır; Eğer onların kanunlarına göre sözleşme yaptığı kölesine böyle davranan kişi sözleşmeyi bozmuş kabul ediliyorsa müslümanlar da bu doğrultuda hüküm verirler.
Müslümanın tekfir edilmediğini görüyoruz. Ayrıca İslam devleti onların verdiği bu kararı kabul ediyor ve yerine yenisini vermiyor.
Şimdi gelelim usul açısından ayeti inceleme baabına:
Nisa 60: “Sana ve senden öncekilere indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Reddetmeleri emr olunmuşken tağuta muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan onları derin bir sapıklığa düşürmek istiyor.” (Nisa:60 )
1) Nuzul Sebebi
a) Munafığın Ka’ab’a Gitmesi
b) Nadir ve Kurayza Yahudilerinden Müslüman ve Münafık Olanların Kahine Gitmesi
2) Lafzın Kapsama Alanları ve Sınırları
1) Nuzul Sebebi
a) Munafığın Ka’ab’a Gitmesini Delil Alacak Olursak.
İbn Abbâs’tan rivayete göre bu âyet-i kerime Eslem kabilesinin kâhini Ebu Bürde el-Eslemî hakkında nazil olmuştur. Yahudilerin kendisine götürdüğü anlaşmazlıklarda hüküm verir anlaşmazlıkları çözerdi. Bir keresinde Eşlem kabilesinden bazı kimseler de ona dava götürünce Allah Tealâ bu âyet-i kerimeyi indirdi.
Katâde’den rivayete göre ise Ansar’dan Kays adında bir sahabî ile bir yahudi arasında çekiştikleri bir hak konusunda Hz. Peygamber (sa)’e gelmek yerine Medine’nin kâhinine gitmişler de bu âyet-i kerime nazil olmuş. [1][1]
a-1) O munafık ilk olarak Rasulullah (sas)’a gitmek istemedi bu bir. Yahudinin ısrarı ile Rasulullah (sas) ‘a gittiler bu iki. Rasulullah (sas’)ın hükmünü beğenmedi bu üç daha sonra Ebu Bekr (ra)’e gittiler Onun hükmünü’de beğenmedi buda dört ve Ömer (ra)’a gittiler buda beş. Nihayet Ömer (ra) munafığın boynunu vurdu.
a-2) O vakit de iki muhakeme vardı. Biri hak olan Rasulullah (sas)’ın muhakemesi diğeride batıl mafyavari Ka’ab bin Eşref’in muhakemesi.
Bu nuzul sebebine bağlı olarak açıkladığımız iki hususta hafa (kapalılık) varmıdır? Yokmudur? Nisa 60. ayeti kerimesindeki Tağut’u inkar emri kapsamına acaba Rasulullah (sas) ‘ın hükmüne başvurp hükmünü beğenmeyerek diğer bir mahkemeye gitmekmi? Yoksa hak ve batıl olmak üzere iki mahkeme var iken hakkı bırakarak hatta hiç tenezzül etmeyerek direk batıla gitmekmidir? Veyahudda İslam mahkemesinin olup olmaması farketmez her halukarda Tağut’un mahkemesine hiçbir şekilde gidilmezmi? Yada gitmeyiz onlar bizi zorla götürürse savunma yapabilirmiyiz? Veyahudda ne gidebiliriz nede onlar zorla götürdüğü zaman orda savunma yapmamalımıyız?
Acaba bu şıklardan hangisine ayetin manası delalet etmektedir. Bu şıkların birer kapalılık şüphe olduğunu red edebilirmisiniz? Yani başka naslara bakmadan bunun ne anlama geldiğini anlayabilirmiyiz?
b) Nadir ve Kurayza Yahudileri Arasındaki Eşitsizlik Delil Alınırsa
Yahudilerden bir grup müslüman olmuştu. Fakat onlardan bazısı münafık idi. Cahiliye çağında Kureyza ve Nadir Kabilelerinin hareket tarzı şöyle idi: Kureyzadan birisi Nadirli birisini öldürdüğü zaman öldüren hem kısas ediliyor hem de onun akrabalarından yüz “vesak”(ölçek) hurma alınıyordu. Fakat Nadirli birisi Kureyzadan birisini öldürdüğünde ona kısas uygulanmıyor sadece altmış vesak hurma veriliyordu. Çünkü Nadiroğulları daha şerefli kabul ediliyordu. Bunlar Evs Kabilesinin müttefikleri Kureyza ise Hazrec Kabilesinin müttefikleri idiler. Hz. Peygamber (s.a.s) Medine’ye hicret edince Nadir Kabilesinden birisi bir Kureyzalıyı öldürdü. Derken taraflar bu hususta hasımlaştılar ve Nadiroğulları “Bize kısas uygulanamaz. Bize düşen daha önce de anlaştığımız gibi altmış ölçek hurmayı diyet olarak vermektir” dediler. Hazrecliler “Fakat bu cahiliyye hükmüdür. Biz-siz bugün kardeşiz. Dinimiz bir aramızda bir üstünlük yok” dediler. Nadiroğulları bunu kabul etmediler. İçlerindeki münafıklar “Kâhin Ebu Burde et-Eslemî’ye gidelim” dediler. Müslüman (yahudiler de) “Hayır Allah’ın Resulüne gidelim” dediler. Münafıklar diretince aralarında hüküm vermesi için Kâhin el-Eslemi’ye gittiler. İşte bunun üzerine Cenâb-ı Allah bu âyeti indirdi. Hz. Peygamber (s.a.s) Kâhin Ebu Burde’yi İslâm’a davet etti. O da bunu kabul edip müslüman oldu. Bu Süddi’nin sözüdür. Buna göre âyette geçen “tâğut” kâhin olan el-Eslemî’dir. [2][2]
Suddî ise Evs ve Hazrec’in antlaşmalıları olan Nadîr oğulları yahudileri ile Kurayza oğulları yahudileri arasında bir öldürme hadisesinin diyeti konusundaki anlaşmazlık üzerine bu âyetin indiğini söylemiştir. Suddî kavlinde hadise şöyle gelişmiştir: Yahudilerden bazı kimseler müslüman olurken diğer bazıları da münafıklık yapmaktaydılar. Cahiliye devrinde Kurayza oğullarından birisi Nadîr oğullarından birini öldürdüğünde karşılık olarak katil öldürüldüğü gibi üstüne bir de yüz vesak hurma diyet olarak alınır; Nadîr oğullarından birisi Kurayza oğullarmdan birini öldürdüğünde ise karşılık olarak katilin öldürülmesi bir yana sadece 60 vesak hurma diyet verirlerdi. Bunlardan Nadîr oğulları araplardan Evs kabilesinin Kurayza oğulları da Hazrec kabilesinin antlaşmalıları idiler. (Hz. Peygamber (sa)’in Medine’ye gelişi ve bunlardan bazısının müslüman bazısının münafık olduğu bu dönemde) Nadîr oğullarından birisi Kurayza’dan birisini öldürdü ve bu konuda tartışmaya başladılar. Nadîr oğulları: “Biz sizinle cahiliye devrinde katil sizden olduğu takdirde karşılık olarak öldürülmesi bizden olduğunda sizin bu katili öldürmemeniz her bir vesak 60 sâ’ olmak üzere sizin diyetinizin 60 vesak bizim diyetimizin (bize verilecek diyetin) ise 100 vesak olması vonusunda anlaşmıştık. Biz size sadece bunu yani 60 vesak diyeti veririz dediler. Hazrecliler ise: “Bu cahiliye devrinde yaptığınız bir şey idî Çünkü o zaman siz çok biz ise azdık ve siz bize üstün gelmiştiniz. Şimdi ise biz ve siz kardeşleriz” dinimiz ve dininiz birdir ve sizin bize bir üstünlüğünüz yok.” dediler. Münafıklar bu anlaşmazlık üzerine hakemliğine müracaat etmek üzere “Eslem kabilesinden Kâhin Ebu Burde’ye gidelim.” dediler. Müslümanlar ise: “Hayır tam tersine Hz. Peygamber’e gidelim.” dediler. Münafıklar Ebu Burde’ye gitmekte ayak dirediler de aralarında hakem olması ve hüküm vermesi için Ebu Burde’ye gittiler. Ebu Burde: “Lokmayı büyütün.” diyerek verecekleri rüşveti artırmalarını istedi.”Sana on vesak veririz.” dediler. “Hayır diyetim 100 vesaktır; çünkü Kurayzalı lehine hüküm versem Nadîrli Nadîrli lehine hüküm versem Kurayzalılar beni öldürecekler.” dedi. O yüz vesak rüşvette ısrar ederken hüküm için gelenler de 10 vesakta direttiler de aralarında hüküm vermedi. işte bunun üzerine Allah Tealâ bu âyet-i kerimeyi indirdi. Hz. Peygamber Eslem kabilesinin kâhinini İslâm’a davet etti o ise müslüman olmıyarak huzurundan ayrılıp gitti. Hz. Peygamber (sa) kâhinin müslüman olan iki oğluna: Babanıza yetişin eğer filân geçidi öte geçerse bir daha asla müslüman olmaz.” buyurdular. Babaları Hz. Peygamber (sa)’in işaret buyurduğu geçide varmadan peşinden yetiştiler müslüman olması için onunla konuşmaya ve iknaya çalıştılar da bu çabaları semere verdi. Geri dönüp geldi ve müslüman oldu. Hz. Peygamber (sa) Medine İçinde birisini çıkartıp “Ey ahali haberiniz olsun Eslem’in kâhini müslüman olmuştur.” diye nida ettirdi Taberî Tefsi-nndeki Suddî rivayetinde bu kâhin’in adı Ebu Berze olarak verilmekte. [3][3]
Bu kıssada / hikayayede de görüldüğü gibi hafa (kapalılık) içeren durumlar söz konusudur. Maddeler halinde inceleyelim.
b-1) Kendisine muhakeme olunmak istenilen kahine giden kimlerdir? Bir an için şöyle düşünsek; Kahine gidenler müslümanlar ve münafıklarmıdır? Yoksa sadece münafıklarmıdır?
Bu konuda lafızların siyakına sibakına bakılması usulünü çalıştırırsak konun akışından şu anlşılabilir; ihtilaf edenler içerisinde munafıklarda vardı muslumanlarda vardır. Dolayısıyla munafıkların ısrarıyla topluca kahin Burde’ye gittiler. Buna delalet eden manalar şunlardır.
“- İçlerindeki münafıklar “Kâhin Ebu Burde et-Eslemî’ye gidelim” dediler. Müslüman (yahudiler de) “Hayır Allah’ın Resulüne gidelim” dediler. Münafıklar diretince aralarında hüküm vermesi için Kâhin el-Eslemi’ye gittiler. ” (Fahruddin Errazi)
“- O zaman ki şartlar göz önünde bulundurulursa tarafların ikisininde mahkemeye gitmesi zaruridir. Çünkü birtarafın gitmesi diğer tarafın gitmemesi ile alınan karara razı olunacak olsalaydı zaten başta kabul ederlerdi. Veya iki tarafta orada olmasa idi kahin “Hayır diyetim 100 vesaktır; çünkü Kurayzalı lehine hüküm versem Nadîrli Nadîrli lehine hüküm versem Kurayzalılar beni öldürecekler.” demezdi. Bir başka boyuttan bakacak olursak bilindiği gibi o zamanki Eşref yada Burde Tağutlarının düzenli bir orduusu yoktu dolayısıyla verdikleri hükmü uygulacak güçleride yoktu. Bunuda Kahinin şu ifadesinden anlıyoruz “Hayır diyetim 100 vesaktır; çünkü Kurayzalı lehine hüküm versem Nadîrli Nadîrli lehine hüküm versem Kurayzalılar beni öldürecekler.” Neticede hükmü uygulacak gücü olmadığına göre iki tarafında bu Tağut’un muhakemesine isteyerek gittikleri anlaşılabilir.”
b-2) Kahin Tağut’una giden her iki grupta dinden çıkıp kafir olmuş iseler niçin Rasulullah (sas) ‘ın bu insanları tevbeye davet ettiği rivayeti bize ulaşmamıştır. Halbuki tefsirlerde ve İslam tarih kitaplarında Rasulullah (sas)’ın kahin Burde’yi tevbeye ve İslama davet ettiği rivayetleri vardır. “Hz. Peygamber (s.a.s) Kâhin Ebu Burde’yi İslâm’a davet etti. O da bunu kabul edip müslüman oldu.” Ama diğer o iki grup ile alakalı herhangi bir muamele (davetceza) tarafımızdan bilinmemektedir.
Nisa 60′ı tefsir eden Müfessirlerin[4][4] ifadelerinde yukarıda hafa (kapalılık) veya şüphe olarak ortaya koyduğumuz meselelerin açıklığa kavuşturulmadığını görüyoruz. Ama ifade ettiğimiz bu manaların mevcuduyetine işaret eden lafızlar mevcuttur. Misalen bu konuda en keskin ve sert ifadeleri sarf eden İbn-i Kesir (ra)’dir. İbn-i Kesir’in bu ifadelerini nakledelim.
İbn-i Kesir ise şöyle demektedir; “Her kim mesuh (hükmü kaldırılmış) şeriatlara muhakeme olur nebilerin sonuncusu Muhammed (sas) ‘e inen şeriate muhakeme olmazsa muhakkak kâfir olur. Durum böyleyken acaba İslam şeriatını terk ederek Yes’ak’a muhakeme olan Yes’ak’ın kanunlarını İslam kanunlarından daha önde tutan kişinin durumu nasıl olur acaba? Bilinsinki böyle yapan kişi Müslümanların icmasıyla kâfirdir.
Dikkat edilirse İbn-i Kesir’in tekfir ettiği kişiler “… İslam şeriatını terk ederek Yes’ak’a muhakeme olan Yes’ak’ın kanunlarını İslam kanunlarından daha önde tutan…” kişilerdir. İşte en net ve sert açıklama budur. Buda yukarıdaki belirttiğimiz şu şüphelerin gölgesinde kalmıştır.
“a-1) O munafık ilk olarak Rasulullah (sas)’a gitmek istemedi bu bir. Yahudinin ısrarı ile Rasulullah (sas) ‘a gittiler bu iki ve Rasulullah (sas’)ın hükmünü beğenmedi bu üç daha sonra Ebu Bekr (ra)’e gittiler Onun hükmünü’de beğenmedi buda dört ve Ömer (ra)’a gittiler buda beş. Nihayet Ömer (ra) munafığın boynunu vurdu.
a-2) O vakit de iki muhakeme vardı. Biri hak olan Rasulullah (sas)’ın muhakemesi diğeride batıl mafyavari Ka’ab bin Eşref’in muhakemesi.”
İbn-i Kesir’in söz konusu fetvası yukarıda ki iki madde ile uyum arz etmektedir. Çünkü Cengiz Han denen mel’un Alemi İslamı istila edip zabdurab altına aldığı zaman müslümanların kendi aralarında Vali ve Kadı secmelerine musade etmişti. Dolayısıyla o zamanda Yes’ak’a muhakeme olanlar açıkça İslam hükmünü beğenmedikleri için gidiyorlardı.
[1][1]Ali Arslan Tefsirul Munir Esbabu Nuzul Fi Zilal-i Kur’an Fahruddin Errazi Elmalılı Kurtubi
[2][2]Fahruddin Errazi
[3][3]Esbabu Nuzul
[4][4]Ali Arslan Tefsirul Munir Esbabu Nuzul Fi Zilal-i Kur’an Fahruddin Errazi Elmalılı Kurtubi
ebu-muhammed demişki 25 Kasım 10 02:47
imam muhammed siyeri kebir isimli kiabında şöyle der.
2675- Bir müslüman başka bir müslümana bir şey emanet bıraksa ve kendisi hazır olmadığı zaman onu beraberinde çıkarmasına müsaade etse, daha sonra adam irtidat edip darulharbe gitse, arkasından arkadaşı yetişip emanetini ondan istese ve o da vermeyi red etse, onun hakkında ikisi darulharbin hükümdarı yanında muhakeme olsa, o da onu müslümana vermemesini söylese,
(Dikkat edin darul harb’in hükümdarına gidildikten sonraki süreçte imam hala müslüman diye tanıttığını müslüman olarak tarif etmeye devam ettiği gibi küfrü veya hatasına yönelik birtek söz etmiyor. Aynı durum diğer fetvalarda da geçerli lütfen fetvaların bu boyutuna dikkat edin..)
Sonra darulharp halkı müslüman olsa, emanet onu emanet veren kişinin olup o anda elinde bulunduranın onun üzerinde bir hakkı olmaz.
2679- İki adam darulharpte müslüman olsa, sonra biri diğerinden birşey gaspedip inkâr etse ve ikisi o ülkenin hükümdarına şikayet etse, hükümdar elinde bulunduğu için o malı gaspeden kişiye teslim etse, iki adam müslüman olarak devam ederken ülke halkı müslüman olsa, gaspedilen şey kendisinden gaspedilmiş olan kişiye geri verilir.
Ebu Miskin demişki 25 Kasım 10 22:06
Bazı meselelerde suale cevap vermek icab ettiğinden anlaşılmayan meseleler açıklanmaya çalışıldı daha önce hamdolsun. Ancak anlatılmak istenilen kişi usulden anlamayan veya anlamak istemeyen ve akaidin esasları noktasında naslara anlam veremeyecek kadar cehalet ve kavram karmaşası içinde olan veya olmak isteyen kişiler olduğu için her meseleyi açıklama gayret ve mesaisine girmeye gerek görmüyorum ben şahsen.
Öncelikle önce bir usul kitabı alın elinize hangi meseleler hangi tür delillere bina edilir bakın. Bir ayetten ney nasıl anlaşılır. Hangi meselelerde ne tür deliller şüphe doğurur ve kayıt veya tahsis yapar öğrenmeniz gereklidir.
Bu noktada sürekli balık tutup elinize vermektense evveliyetle sizin balık tutmayı öğrenmeniz gerektiği meselesinin önemi burada ortaya çıkıyor.
İman-küfür, helal-haram noktasında naslara ve muhkemlere bağlanmak gerektiğini itiraf eden insanlar muhkemlerin delaletlerine fasit iddialarla helal getirmek istiyorlar. Yukarıdaki paragraflerı bunun için beyan ettim.
Nisa suresinin kapsamı veya metninin delaleti yine arapça kendi asıl metninden anlaşılandır. Bu ayetin incelenmesi noktasında ise bu şahıslar çeşitli tarihi konuları peşpeşe yazarak cehaletlerini ortaya koyacak şekilde demogoji yapmaktalar.
Bunu yaparkende alimlere ve peygamberlere farklı roller biçerekte iftira etmekten de geri durmamaktadırlar -ki bunu bu tarafgirlik ve kin ile doldurdukları havuzda çırpınan cehaletlerinin bir sonucu olduğuna eminim.-
Allah ıslah etsin inşaallah.
ebu-muhammed demişki 26 Kasım 10 01:43
bu usulde bahseben şahsın nekadar usul bldiği yazısına yansımış. demoğoji den söz ederek birilerine gönderme yapanlar önce kendiyazısına baksın, baksınki hiç bir delile dayanmadan sadece söz kalabalığı yaparak nasıda DEMOĞOJİ yaptığını görsün. sizlere tavsiyem önce bir şeylere iman küfür ismi verip sonrada onun doğru olduğunu ispat için delil aramaya çalışmayın yani islamı kendinize uydurmaya çalışmak yerine sizler islama uyun . doğru olduğunu sandığınız bilgilerin yanlış olduğu size ispat edilirs onu kabul etmemek için kırk dereden su getirmeye çalışmak yerine hakka teslim olmak herzaman daha güzeldir. ben size delil verirken islam alimlerinin sözlerini olduğu gibi naklettim. usul ilmini bilmek ve onu tahsil etmek konusuna gelince, bu satırların sahibi birileri gibi inernet kafelerde ilim tahsil etmedi, bu uğurda hertürlü sıkıntıya katlanarak evinden işinden ayrılıp herşeyini ilim ve Allah yolunda terk etti, hatta yurdunu bile terk etti. yani birileri gibi kahve hane ve çay ocağı usulcüsü değildir.
erkam demişki 26 Kasım 10 14:02
Ebu miskin kardeş. Yazın suçlamadan oluşmuş. Kimseyi suçlayarak, benimki doğrudur gerisi yanlıştır, ne delil getirirlerse getirsinler demek doğru bi davranış değil. Ayetin sebeb-i nüzulune bakıldığında ortada bi inkar ve razı olunmama durumu var. Yani kkimse ebu burdeye zorunluluktan dolayı ya da alternatif bi mahkeme olmadığı için gitmiş değil. İslamın hükmüne razı olmayıp, tağutun hükmüne razı olunma durumu var. Yani Türkiyedeki durumla nasıl kıyaslarız? Adam Peygamberin kesin hükmüne razı olmayıp, kendine yol arıyo. İman zaten yok. İspatlamış. Haksızlığa uğrayan bi insan da imam muhammedin dediği şartları yerine getirir. Neden getirmesin? Niye zorlayalım? Biz kafir dedik diye kimse kafir olmaz ki.
ebu-muhammed demişki 26 Kasım 10 14:29
Habeşistan’a Hicret
Rasûiulİah (s.a.vR.Vin kendisi Allah katındaki yeri ve amcası Ebu Tâ-lib dolayıaı ile sağlık ve afiyet içerisinde olmasına rağmen ashabına isabet eden belâ ve musibetleri görüp bunları önleyecek takati da kendisinde bulamayınca onlara şöyle dedi: «Yüce Allah, sizleri İçinde bulunduğunuz bu durumdan kurtarıncaya ve size bir çıkış yolu gösterinceye kadar Habeşistan’a .çıkıp gitseniz. Çünkü orada hiç kimseye zulmetmeyen bir kral varmış.»
dikkat edin o zaman habeş kıralı necaşi müslüman değildi, ama Rasûiullah (s.a.v onun hiçkimseye zulüm etmediğini haber veriyor. bilindiği gibi zulüm olhayanda hak demektir yine bilindiği üzere zulüm değilde hak olan hükümler alınır bu durumda kafir kıralın zulüm olmayan hükümlerinin alınacağına delil vardır.