Mahkemeci Tevhidciler!

Hamd, Rahman ve Rahim olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam Muhammed -sallallahu aleyhi vessellem-e onun ashabına ve ailesine olsun.
Günlerdir bir Ayet-i Kerime ve onun etrafında koparılmaya çalışılan nifak ve fitne fırtınasına cevaplar vermek, hala Hakk’ın kendisine basiret nasip etmiş olabilecek insanların olabileceğini düşünerek yaazılan makale ve tespitleri yayınlamaktayız. Zamanında gülüp geçtikleri, müşriklerin delil diye öne sürdükleri hezeyanlara basiret gözü ile bakan bir topluluğun parçası olan kesimin, şimdi o gülüp geçtikleri müşriklerin safında onların da dile getirdikleri şekilde konuşmalarına delil çıkarmak her ne kadar içimizi burksa da yine de Allah’u Teala’nın emri yeri gelmesi açısından ve belki de tekrar imanlarına vesile olmak adına farklı bir üslup ve tarzda bir yazı yazmak daha nasip oldu. Rabbim inşaallah bu, akıllarını, dinlerini ve imanlarını bilgisizce ve sorgusuzca bir kişinin eline teslim eden tıpkı zamanında çok eleştirdikleri taassub ehlinin içinde bulunduğu taassub ve inattan kurtararak ınlara hidayet yolunu nasip etsin. (Amin)
Lafı fazla uzatmaksızın hemen konuya girmek gerekirse konuya bahis unsuru olan “Tağut’un mahkemelerine başvurma konusu ile beraber temyiz” meselesindeki yanılgı ve Sırat-ı Müstakim’den sapmaya sebebiyet olacak şekilde yorumlanan Nisa suresi 60. Ayet-i Kerimesi’nin izahını yapmaya çalışacağız. Rabbim muvakkah etsin inşaallah.
“Sana ve senden öncekilere indirilenlere iman ettiğini iddia edenleri görmüyor musun? Reddetmeleri emrolunmuşken taguta muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak istiyor.” (Nisa: 60)
İbni Abbas (r.a) şöyle dedi:
“Ayette geçen tagut, yahudilerden ismi Ka’b b. Eşref olan bir adamdır. Onlar, aralarındaki ihtitilafın çözülmesi için Allah (c.c) ve rasulünün hükmüne çağrıldıklarında şöyle derlerdi:
“Biz, sizi Ka’b b. Eşref’e muhakeme olmaya çağırırız.” Bunun üzerine Allah (c.c):
“Taguta muhakeme olmak istiyorlar.“ayetini indirdi.” (Taberi Tefsiri, Eddurur Mensur-Suyuti)
İbni Kesir bu ayet hakkında şöyle dedi:
“Bu ayet, bundan daha geneldir. Bu ayet; Kur’an ve sünnetin dışındaki şeylere muhakeme olanları kötülüyor. Ayetteki tagut ise; Kur’an ve sünnete muhalif hükümlerdir. Allah (c.c) işte bu sebeble:
“Taguta muhkeme olmak istiyorlar.”buyurmuştur.” (İbni Kesir Tefsiri c: 1 s: 531)
İbni Kayyım şöyle dedi:
“Allah (c.c) ve rasulünden başkasının hükmüne tabi olan ve ona muhakeme olan bir kimse, tagutu hakim tayin etmiş ve ona muhakeme olmuştur.”(A’lamul Muvakkiin c: 1 s: 50)
Bu ayet; Allah (c.c) ve rasulünün dışında muhakeme olunan anayasa, devlet kanunu, halk, örf, hakim ve kadı gibi şeylerin tagut olduğunu göstermektedir. Allah (c.c) bu gibi şeylerin reddedilmesini emretmiştir. İşte bunlar hüküm tagutu olarak isimlendirilirler.
Daha önce açıklandığı gibi, zahire göre tagut; Allah (c.c)’tan başka ibadet edilen herşeydir. Eğer o şeye, nüsukta ibadet edilirse o şey, ibadet tagutu olur. Şayet ona hüküm ve muhakeme konusunda ibadet edilirse o, hüküm tagutu olmuş olur. Ve eğer ona velayet konusunda ibadet edilirse o, velayet ve tabi olma tagutu olmuş olur.
Yine bu ayet; Allah (c.c) ve rasulü dışındaki şeylere muhakeme olmanın taguta muhakeme olmak ve taguta muhakeme olmanın da ona ibadet ve iman etmek demek olduğunu apaçık göstermektedir. Zira Allah (c.c) ayette şöyle buyuruyor:
“Reddetmeleri emrolunmuşken…”
Taguta muhakeme olmak Allah (c.c)’ı inkar etmek demektir. Zira Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
“…indirilenlere iman ettiğini iddia edenler…“İşte böylece bu ayet iman ettiklerini söyleyen kimselerin iman iddiasını iptal etmekte ve onun geçersiz olduğunu ispat etmektedir. Çünkü Allah (c.c) bundan sonraki ayette şöyle buyuruyor:
“Hayır! Rabbine and olsun ki aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin etmedikçe ve haklarında verdiğin hükümden dolayı kalplerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Nisa: 65)
İbni Abbas, İbni Teymiye, İbni Kayyım, Ebu Batin, Süleyman b. Sehman ve başka alimlerin tagutun tarifiyle ilgili sözlerinden apaçık sabit olmuştur ki, Tagut; insanların arasındaki ihtilafı çözmek için Kur’an ve sünnete göre hüküm vermeyen, kendilerine muhakeme olunan hakimlerdir.
Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
“Eğer Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız herhangi bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz onun hükmünü Allah’a ve Rasulüne götürün! Bu, netice itibarıyla daha hayırlı ve daha güzeldir.” (Nisa: 59)
Allah (c.c) bu ayette; Allah (c.c)’a ve ahiret gününe iman eden kimselerin ihtilaf halinde, o ihtilafı çözmek için Allah (c.c) ve rasulüne götürmeyi, iman etmiş olmanın şartı olarak bildirmiştir. Bu ise; ihtilaf halinde Kur’an ve sünnete başvurmamanın, Allah (c.c)’a ve ahiret gününe imanı iptal ettiğini gösterir. Zira şart kalkarsa, şarta bağlı olan şey de kalkar.
İbni Kesir şöyle dedi:
“Mücahid ve seleften bir kaç kişi, ayette geçen;
“Allah’a ve rasulüne götürün”den kastın; Allah (c.c)’ın kitabını ve rasulünün sünnetini hakem tayin edin demek olduğunu söylemişlerdir. İşte bu, dinin gerek aslında gerekse teferruatında ihtilaf edildiğinde Kur’an ve sünnete başvurmayı gerekli kılan Allah (c.c)’ın bir emridir. Allah (c.c)’ın şu ayette buyurduğu gibi:
“İhtilafa düştüğünüz her meselede hüküm verecek olan Allah’tır.” (Şura: 10)
Kur’an ve sahih sünnetin verdiği hüküm, haktır. Hak-tan başkası ise sapıklıktan başka bir şey değildir.
“Eğer Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız…“Bu ayet, Kur’an ve sünnete muhakeme olmayan kişinin Allah (c.c)’a ve ahiret gününe iman etmediğini göstermektedir.”(İbni Kesir Tefsiri c: 1 s: 531)
Kur’an’da bu manayı ifade eden bir çok ayet vardır. Bu ayetlerin hepsi şunu açıkça ortaya koymaktadır: Büyük olsun küçük olsun, dinin aslından olsun teferruatından olsun, hakkında ihtilaf edilen bir meseleyi çözmek için, Kur’an ve sünnet dışında ister bir anayasa, is-ter bir kanun, ister halk, ister birleşmiş milletlerin kanunu, ister lahey adalet divanı olsun, kendisine muhakeme olunan mercilere baş vuran ve bunlara muhakeme olan kimse namaz kılsa, oruç tutsa ve müslüman olduğunu iddia etse de Allah (c.c)’ı inkar etmiş ve taguta iman etmiş olur.
Bu hükme; halkın çıkardığı veya siyasi partilerin çıkardığı kanunlara muhakeme olan veya seçim yoluyla halka muhakeme olan, kafir demokratik sistemler de girmektedir. Bu mesele zamanımızın en büyük fitnesidir ve insanların çoğu bu fitneye düşmüştür.
Şeyh Abdurrahman b. Hasen şöyle dedi:
“Her kim Allah (c.c)’ın ve rasulünün emrine muhalefet ederek Allah (c.c)’ın indirdiği dışında hükümlerle insanlar arasında hükmeder veya heva heva ve hevesine uyarak tagutun hükmünü isterse işte o kimse, müslüman olduğunu iddia etse bile boynundan İslam dininin halkasını çıkarmıştır. Çünkü Allah (c.c) taguta muhakeme olmak isteyen kişinin iman iddiasını yalanlamış ve onun hakkında şöyle buyurmuştur:
“Yez’umun” (iddia edenler). Bu kelime genellikle yalan bir şeyi iddia eden kimse hakkında kullanılır. Çünkü bu kimse iddia ettiği şeylere muhalif ve zıd olan şeyleri yapmaktadır.”(Fethül Mecid s: 351)
İşte bu anlatılanları bildikten sonra Allah (c.c)’ın dini ve ona bağlı olan muvahhidlerin ne kadar garip olduğunu daha iyi anlarsın. İhtilaf halinde beşeri kanunlara veya birleşmiş milletlerin kanunlarına veya lahey adalet mahkemesine veya halka veya beşeri kanunlarla hüküm veren mahkemelere muhakeme olan buna rağmen imanlı olduğunu iddia eden bir kimse, aslında Allah (c.c)’ı inkar etmiş ve taguta iman etmiştir. Zira Allah (c.c) tagutlara muhakeme olmayı isteyeni bile tekfir etmiştir. Buna göre, taguta muhakeme olan daha çok kafir olur.
Zamanımızda bundan daha kötü olan bir durum da şudur: İlim sahibi olduğunu iddia eden bir takım kimseler, insanlar tagutun mahkemesine başvursunlar diye bu meseleyi süslerler ve onlara bu konuda izin verirler. Bu kimselere göre; bir insan, elinden alınan hakkını ancak bu tagutun mahkemesine başvurarak alabilir. Bu ise onun için bir zarurettir ve bu zaruret sebebiyle tagutun mahkemesine başvurmak caizdir ve gereklidir. İnsanlara da bu şekilde fetva verirler.
Bu insanların akıllarına ne olmuş acaba? İlim adamı olarak geçinen kimseler, tevhid konusunda insanların zır cahili olmalarına rağmen, insanlara fetva vermek için fetva makamına geçmişler! Oysa Allah (c.c) ancak ikrah olduğunda ve kalbi imanla dolu olmak şartıyla küfür işlenebileceğine cevaz vermiş, bunun dışında küfür işleyen kimsenin kafir olacağını bildirmiştir.
Şu iyice bilinsin! İkrah ile zaruret arasında büyük farklar vardır. Buna göre taguta muhakeme olmak, dinin aslını bozan ve alemlerin rabbinin tevhidini ortadan kaldıran bir amel olduğuna göre acaba hangi zaruret taguta muhakemeye izin verir? Ey Allah’ım! Seni iftiradan tenzih ederiz.
Bu, Allah (c.c)’ın dinine yapılan en büyük iftiradır. Zaruret, günahları mübah kılar, küfür ise ancak ikrahı mülci olduğunda işlenebilir.
İkrah : Bir kimseyi istemediği bir şeyi yapmaya ve söyletmeye zorlamaktır. Bu konuda ayrıca İkrah Bahsini işlediğimiz buradaki >> konuya bakabilirsiniz. (Fethül Bari c: 12 s: 311)
Hafız İbni Hacer, ikrahı mülcinin dört şartı olduğunu söylemiştir:
1 -Zorlayan kişi söylediğini yapabilecek güçte olmalıdır. Zorlanan kişi ise, zorlayan kişinin vereceği zararın altından kalkabileceği güçte olmamalıdır. Yani, kaçabilecek veya gücüyle karşı koyabilecek durumda olmamalıdır.
2 -Zorlanan kişi, zorlayan kişinin dediğini yapmadığında zorlayan kişinin, tehdidini büyük ihtimalle gerçekleştireceğini düşünmüş olmalıdır.
3 – Zorlayan kişi, kendisiyle korkuttuğu şeyi hemen tatbik edebilecek güç ve istekte olmalıdır. Yani; istediği yapılmadığı taktirde tehdidini hemen, ani olarak uygulayacak güç ve istekte olmalıdır.
4 -Zorlanan kişi, kendisinden istenilenden daha fazla bir şey yapmamalı, zorlandığı meselede muhayyer olduğunu, o konuda istekli olduğunu gösterir bir hareket yapmamalıdır. (Fethül bari c: 12 s: 311)
İbni Hacer (r.a) bu şartları zikrederken tehdidin miktarına değinmemiştir. Bu meseleye ise bir başka yerde değinmiştir. İbni Hacer’in ikrahın miktar konusundaki bu zikri, aslında ikrahın beşinci şartı olarak sayılmalıdır ve bu şart; “ikrahın miktarı (ölçüsü)” olarak isimlendirilir.
İbni Hacer şöyle dedi:
“Alimler, ikrahın miktarı konusunda aralarında ihtilaf etmişlerdir. Ölüm, bir uzvun telef olması, şiddetli dayak ve uzun süreli bir hapis konusunda ittifak etmelerine rağmen, az dayak, bir iki gün hapis gibi konularda ihtilaf etmişlerdir…”
İbni Hacer bir başka yerde şöyle dedi:
“İkrahın miktarı konusunda alimler ihtilaf etmişlerdir. Abd İbnu Humeyd, Ömer b. Hattab (r.a)’dan sahih senedle şöyle bir rivayet zikretmiştir:
“Ömer b. Hattab şöyle dedi:”
“Kişi hapisteyken veya bağlı iken veya işkence altında iken nefsinden emin (güvenlik içinde) değildir.”
Ömer (r.a)’in bu sözü Şüreyh kanalıyla aynı lafızla zikredilmiştir. Fakat bir fazlalık vardır. Bu fazlalık ise şöyledir:
“Dört şey vardır. Bunların hepsi ikrah sayılır. Hapis, dayak, tehdit ve bağlanmaktır.”
İbni Mes’ud (r.a) şöyle demiştir:
“İki kırbaçtan beni kurtaracak bir sözü söyleyerek kurtulacaksam bunu muhakkak söylerdim.”
Bu cumhurun görüşüdür.” (Fethul Bari c: 12 s: 312-314)
İbni Mesud’un sözünün büyük küfür konusunda söylendiği anlaşılmamalıdır. Zira hiç bir muteber alim bunun büyük küfür için söylendiğini anlamamıştır. Bu sebeble ikrahı; küfür için ikrah, küfür dışındakiler için ikrah olarak ikiye ayırmışlardır.
Hanefi alimleri, ikrahın miktarını şu iki kısma ayırmıştır:
1 – İkrahi Mülci (Tam İkrah): Öldürme tehdidi, el kesme tehdidi veya uzvu sakat bırakmasından veya ölüme sebeb vermesinden korkulan işkence…
2 – Gayri Mülci (Eksik İkrah): Hapis, bağlama, basit dövme gibi.. Yani nefsin zarar görmeyeceği, ölüm tehlikesi olmayan, sakat bırakmayacak olan dayak. (Bedaiussenai-Kasani c: 9 s: 4479)
Hanbeli, Hanefi ve Malikilere göre; büyük küfrün ruhsatı ancak ikrahi mülci ile olur.
Şafii’ye göre; hapis ve bağlanma büyük küfrü işle-mek için ikrah ruhsatı sayılır.(Hanefilerin görüşü; Bedaiussenai c: 9 s: 4493, Malikilerin görüşü; Eşşerhussagir c: 2 s: 548-549, Hanbelilerin görüşü; El Mugni c: 10 s: 107-109, Şafiilerin görüşü; El Mecmu Şerhu’l Muhazzeb Eş-Sirazi c: 18 s: 6-7)
Alimlerin hepsi, ikrah halinde olan kişinin ölümü seçip küfrü söylememesinin, ruhsatı seçmekten daha efdal ve daha büyük sevap olduğunu söylemiştir. (Bu icma Fethul Bari c: 12 s: 317, Kurtubi Tefsiri c: 10 s: 188′de geçmektedir.)
Cumhurun görüşünün delili:
“Kalbi iman ile dolu olduğu halde zorlanan hariç…” (Nahl: 106) ayetinin sebebi nuzülüdür.
Bu ayetin nuzül sebebine göre, kafirler Ammar b. Yasir’i yakalamış, ona çok şiddetli bir işkence yapmışlardı. Daha sonra da ondan küfür söz söylemesini istemişler, o da onların istediklerini söylemişti.
İbni Hacer Nahl 106 ayeti hakkında şöyle dedi:
“Bu ayetin Ammar b. Yasir hakkında indiği bilinmektedir. Bu konudaki rivayet, Ebu Ubeyd b. Muhammed b. Ammar b. Yasir yoluyla gelmiştir.
Muhammed b. Ammar b. Yasir şöyle dedi:
“Müşrikler Ammar’ı yakaladılar ve ona işkence yaptılar. Sonunda kendisinden istediklerinin bir kısmını onlara verdi ve onu serbest bıraktılar. Bunun üzerine Ammar, Rasulullah (s.a.s)’ın yanına gelerek başına gelenleri anlattı. Rasululah (s.a.s) ona:
“Kalbini nasıl buluyorsun?” diye sordu. Ammar:
“Şüphesiz imanla mutmain olarak buluyorum” diye cevab verdi. Rasulullah (s.a.s) ona dedi ki:
“Eğer onlar dönerlerse, yaptığını tekrarla!”
Bu rivayet mürsel bir rivayettir. Fakat rivayet edenler, güvenilir kişilerdir. Bu rivayet Taberi’de geçmektedir. Bu hadisi Abdurrezzak, ondan da Abd b. Hamid rivayet etmiştir.” (Fethül Bari c: 12 s: 312)
Buhari, İkrah Kitabının, “Dayağı, Öldürülmeyi, Zilleti, Küfüre Tercih Babı”nda üç hadis zikretmiş ve ikrah halinde iken büyük küfür işleme konusundaki miktara işaret etmiştir.
1) Enes (r.a)’den Rasulullah (s.a.s)’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir:
“Üç şey vardır ki, bu şeyler kimde bulunursa imanın güzel tadını tatmış olur… Bunlardan bir tanesi de ateşe atılacakmışcasına tekrar küfre dönmekten korkmaktır(küfrü sevmemektir).”
Bu hadiste tekrar küfre dönmenin ateşe girmek gibi olduğuna işaret vardır. Bu ise helak olmak demektir. Bu durumda; nefsin yok olması söz konusu olduğunda küfre ruhsat verilir. İşte bu, cumhurun görüşüdür.
2) Said b. Zeyd (r.a) şöyle demiştir:
“Müslüman olduğum için Ömer (r.a), İslam’dan dönmem için beni bağladı.”
Bu hadise göre; Ömer (r.a) müslüman olmadan önce Said İbni Zeyd’i İslam’dan dönmesi için bağlamıştır. Bu hadis; bağlanmanın, İslam’dan dönmek için bir ruhsat olmadığını göstermektedir. Bu ise Şafii’nin görüşüne karşı bir reddiyedir. Çünkü Şafiiler hapis ve bağlanmayı ikrahtan sayarlar.
3) Habbab (r.a)’dan Rasulullah (s.a.s)’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir:
“Sizden öncekilerden bir adam getirilir, yerde onun için bir çukur açılır ve o çukura atılırdı. Sonra da bir testere getirilir ve onunla başı ikiye ayrılırdı. Demir taraklarla da eti kemiğinden sıyrılırdı. Buna rağmen yine de dininden dönmezdi.”
Rasulullah (s.a.s) bu hadiste; öldürülmeyi ve işkence çekmeyi küfüre tercih edenleri övmektedir. Buhari bu hadisi zikrederek ikrah altında ölümü seçmenin daha faziletli ve efdal olduğuna işaret etmiştir. Bu da bütün alimlerin hakkında icma ettiği bir görüştür.
Şimdi size soruyorum “Ey fitne ehli, sizin de derileriniz ve etleriniz mi demir taraklarla tarandı da dönmeyenlerin aksine sizler Din’inizden döndünüz.
Basireti körelmiş bedenlerinize bir şifa, ahirette de aramızda bir delil olması adına….








Tevhideri demişki 18 Mayıs 10 11:49
Bu konuda tağuta muhakeme olunur diyen ebu xxxxxxx denen şahıs ile yüzyüze yaptığımız konuşmalarda kendisinin mahkemeye, okula vb. küfür dediğini kulaklarımızla işittik. Ama her nedense kendi dostları ile başbaşa kalınca tam tersini konuşuyor münafıklıktan başka bir şey yapmıyor.
Bizim yanımızdayken davetimize geldiğinde konuları tartıştığımızda varılan sonuç mahkemeye tam ikrah haricinde giden veya okula çocuğunu gönderenlere kafir diyor. Kendi yerine dönünce tam aksini yani okula küfürden sakındırıp gönderenler ile tam ikrah olmaksızın mahkemeye gidenleri tekfir etmiyor. Yakın zamanda kendisi ile randevulaşıp konuşmaları da banda alıp bu konuları açıklığa kavuşturup sizin siteniz ilede paylaşacağız. Şu bir gerçek ki bu kişi gerçek anlamda münafıklık yapıyor dikkat edin
Ebu Hamza demişki 18 Mayıs 10 11:53
Arkadaşlar her defasında uyarıyorum isim vermeksizin zihniyeti sorgulayın diyorum ki böylesi amaca ulaştırır diğeri ise sadece polemiğe sebep olur. Çünkü taassub ehli sadece günümüzüm bidat ehli tarikatlarında yok tevhidci geçinenlerde de taassub hayli fazla bu nedenle onların imamlarının ismini vererek tartıştığınızda tıpkı “İlahlarına sövülen müşrikler gibi” onlarda size söven yorumlar yapıp asıl olan küfür fillerini boğuntuya getiriyorlar.
Bu nedenle yukarıdaki yorumunuzda geçen ismi düzenledim zaten zihniyetleri bilen biliyor, münafıklık yapanlar da bellidir vesselam. Söylediğiniz şahsı ve fikirlerini tanıyıp size aynen katılmama rağmen isim konusunda sizin de hassasiyet göstermenizi rica ediyorum.
Mustafa demişki 20 Mayıs 10 12:29
Öncelikle yapilan yorumlarin kesinlikle yayinlanip yayinlanmadigini bilmek istiyorum.. Ebu xxxxxxx(size gerek kalmadan ben “x”leyim) sayfasinda yorum yapiyoruz hemen engelleniyoruz. Madem biseyleri göstermek istiyorsunuz , o halde sadece kendi acinizdan bakmayacaksiniz..
Yukarda yazan arkadas icin diyorum ki ; madem öyle O $ahis kendi cevresinde böyle diyormu$ ya pekii kendisinin mahkemesi varken bir savunma yapmi$ mi ? Öncelikle kendisi örnek olucaksa bu vatanda$ , nasil bir örneklik sergilemi$ ? Yazarken nefsiniz icin deil, Allah icin gercekleri yazin.. Ben kendisinin agzindan böyle bir $eyi duymadim ve o yayinlanmak istenilen ses kasetini de inanin dört gözle bekliyorum..
“Eğer dediğiniz gibi ise delilinizi getirin. ” (Bakara 111)
Ebu Hamza demişki 20 Mayıs 10 14:00
Yorumlar İslam’a ve adap kurallarına aykırı değilse (şu anda da olduğu gibi) yayınlarım neden yayınlamayalım. Yanlız iddia edilen kişinin görüşleri ve bu görüşlere karşılık yazılan yazıların sitemizde yer aldığını görüyorsunuz. Yani en azından bizim kendi açımızdan yaptığımız nefsi değil bilakis deliller ışığı altındadır. Umarım “Tevhideri” de sorduğunuz çerçevede sizi yanıtlar.
Mustafa demişki 20 Mayıs 10 15:12
Subhanallah . Sanki iddia edilen ki$i bu yukarda yazilanlarin aksini söylemi$, hakkinizi aramak icin Mahkemeye ba$vurabilirsiniz demi$ gibi yansitiyorsunuz olaylari..
Ikrah ikrah diyorsunuz da arkada$, nedir bu ikrahin sinirlari ? Kim belirlemi$ ?
Bu dü$ünceyle hareket edilseydi, siz Hz. Ömer’i de tekfir ederdiniz.. Neden ? Hz. Ebubekir’in kafirliklerinden $üphe etmedigi o topluluk hakkinda $üphesi var diye ..
Ebu Hamza demişki 20 Mayıs 10 15:18
Hakkınızı aramak için mahkemeye başvurabilirsiniz dedi demek iftira olur. Doğru oturup doğru konuşmak lazım… Ancak ben mahkemeye gidilmesine taraftar değilim ama bir Müslüman da hakkını aramak için giderse ona kafirsin diyemem… demesi üzerinedir tartışmalar ki zaten sitede makalelerde tartışılan bu. Tevhideri bu konuda sanırım yanlış bir ifade kullanmış meselenin özü dediğim gibidir. Tartışma konusu budur.
Mustafa demişki 20 Mayıs 10 15:44
Rabbim dogrunun yardimcisidir arkada$.. Allah(cc) ayaklarimizi yolunda sabit kilsin In$allah…Selametle..
Ebu Hamza demişki 20 Mayıs 10 15:52
Eyvallah mustafa, burada yapmaya çalıştığımız şey de tam olarak budur. Hiç bir şekilde taassuba kapılmadan ancak ve ancak Hakk’a ulaşma çabasıdır. Hatta namazlarımızdaki duamızdır “Rabbim, bugün için bildiğimiz en hayırlı yoldayız, Rabbim bundan daha hayırlı bir yol varsa bizleri ona sevket” sözü de amacımızı özetlemeye yeterlidir. Hakk’a tabi olmak boynumuzun borcudur ki bu Hak olanı getirecek olan ilmi derya gibi bir alim de olabilir, başı siyah üzüm tanesi gibi olan bir habeşli köle de olabilir. O nedenle bu Hakk arayışı insanın ömrünün sonuna kadar devam edecektir, etmelidir vesselam. Bu noktada sizlerin de katkıda bulunacağı ve buraya istişare veya İslam’a uygun tartışma adına yazılacak yazılarınız olursa buyrun yazın, bunları okur, araştırır ve tartışırız vesselam
Sadık demişki 21 Mayıs 10 15:49
Mustafa: Bu dü$ünceyle hareket edilseydi, siz Hz. Ömer’i de tekfir ederdiniz.. Neden ? Hz. Ebubekir’in kafirliklerinden $üphe etmedigi o topluluk hakkinda $üphesi var diye .. demişsin herhalde zekat vermeyenler meselesinden kıyas yapmaya çalışıyorsun.
Ama zekat birincisi Asluddinden olan bir mesele değil, muhakeme ise Asluddinden olan bir mesele ikincisi o topluluk zekatı reddetmedi sadece tevil etti, racih olan görüş H.z Ebubekirin onları tekfir ettiği yönünde ama bunu demeyen alimler de var. Şimdi muhakeme gibi dinin aslından olan bir meseleyle H.z Ebubekir zamanındaki zekat vermeyenlerin tekfiri gibi ihtilaflı bir meseleyi kıyaslamak çok yanlış olur.