Mahkemeye Cevaz Reddiyesi 2

07 Ekim 2010 Yazan  
Kategori Risaleler

Öncelikle yazımızın birinci bölümünü okumayanlar mahkemeye cevaz reddiyesi 1 isimli konudan başlaması çok daha uygun olacaktır.

Üçüncü Bölüm: İbn Hazm Kimdir?

İbn Hazm (rahimehullah)’ın aşağıdaki sözleri kendisinin murad ettiği şekilde anlayabilmek için öncelikle onu ve fıkhını az da olsa bilmek gerekmektedir.

İbn Hazm’ın asıl adı: Ali b. Ahmed b. Said b. Hazm b. Galib b. Salih b. Halef b. Ma’den b. Süfyan b. Yezid el-Farisi el-Endülüsi el-Kurtubi el-Yezidi’dir. (ez-Zehebi, Siyer’u A’lam’u Nubela: 18/184 [Beyrut, Muessesetü’r-Risale, ts] ) 384/994 yılında doğmuş, 456/1064 yılında vefat etmiştir.

İbn Hazm (rahimehullah) hem asli hem de fer’i meselelerde nass’ların zahirine itibar eder. Nassların zahirleri gibi delaletlerinin de açık olduğunu savunur. Akideye ait meselelerde nassları tevil etmeksizin zahiri üzerine alır. Ahad hadisi, akideye ve fıkha ait meselelerde delil olarak kabul eder. Taklidi, avam için dahi reddeder ve bunun haram olduğu görüşünü benimser. Bu konuda şöyle der:

“Hiçbir kimseye, ölü, diri başka bir kimseyi taklid etmek helal olmaz, herkesin gücünün yettiği kadar içtihad hakkı vardır. Bir kimse, din hususunda başkasına bir şey sorarsa, o dininde Allah (azze ve celle)’ın kendisine neler yüklediğini neyi farz kıldığını bilmeyi murad eder.Eğer o, yer halkının en cahili ise, o yerde, Allah (azze ve celle)’ın Resulü (sallallahu aleyhi ve selem)’nün getirmiş olduğu dini en iyi bilenden sorar. O da onun sorusunu cevaplandırıp fetva verirse, ‘Allah’u Teala böyle mi buyurdu?’ Diye sorar. O da ‘evet’ derse, o da kabul edip ebedi olarak onunla amel eder. Eğer “Bu benim görüşümdür, veya kıyastır, veyahut bu falan adamın kavlidir der ve bir sahabi, tabii veya eski ve yeni fukahadan birinin adını söylerse yahut da sükut eder veya azarlar, ya da ‘ben bilmem’ derse, o zaman onun sözünü alıp onunla amel etmesi helal olmaz. Fakat başkasına sorar, kim ki, avamdan bir kimsenin müftüyü, fetva veren kimseyi taklid etmesi gerektiğini iddia ederse, batıl olan şeyi iddia ediyor demektir. Kur’an nassının, sünnetin, icmanın ve kıyasın getirmediği söz söylemiş olur. Böyle bir söz batıldır, çünkü delilsiz bir sözdür. (İbn Hazm, Muhalla: 1/66, 67)

Görülüyor ki İbn Hazm, taklidi kesinlikle men ediyor. Avam halkın taklidini caiz görmüyor, alimin taklid etmesi öncelikle caiz olmaz. Alim ile cahil arasında şu kadar bir fark görüyor. Cahil, bilmediği için bir bilene sorar, fetva verdiklerinde, fetvayı kitap ve sünnetten, hangi asıldan aldıklarını söylemedikçe o, yine kabul etmez. Eğer bunu yapmazlarsa, onların kavlini bırakır, başkasına gider, sorar. ‘Bunu Allah (azze ve celle) böyle buyurdu veya Resulullah  (sallallahu aleyhi ve sellem) böyle söyledi’ diyeni buluncaya kadar böyle yapar. Alime gelince, başka bir bilenin yardımına muhtaç olmaksızın kitap ve sünnetin hükmünü biliyorsa başka birine sormadan kitap ve sünnetin hükümlerini alır. Ancak, dininde kalbi mutmain olsun diye başkasına da sorar. Bu konuda şöyle demektedir:

Sahabi’yi, tabii’yi, Malik b. Enes’i, Ebu Hanife’yi, Şafii’yi, Süfyan Sevri’yi, Evzai’yi, Ahmed b. Hanbel’i, Davud Zahiri’yi (Allah Teala hepsinden razı olsun) taklid eden kimse, bilsin ki bunlar, dünya ve ahirette, mahşerde, hesap gününde, o kimseden teberi ederler (uzaklaşırlar). Ya Rab! Sen biliyorsun ki, biz bir şeyde ancak Sen’in kelamın ve kendisine salat-u selam ettiğin Resul (sallallahu aleyhi ve sellem)’ünün sözüyle hüküm vermekteyiz, hükmünde ayrılığa düştüklerimizi böyle çözmekteyiz. Biz Sen’in hükümlerine karşı içimizde hiçbir darlık duymayız. Bu tarzda yeryüzündekilerin hepsini kızdırsak, onlardan ayrılsak, taraftarlarca az da kalsak, bizimle savaşsalar da aldırmayız. Biz bu yola canla başla giren Müslümanlarız. Bu uğurda hiç tereddütsüz koşarız, hiç aksaklık göstermeyiz. Bunda bize muhalif olanların karşısındayız. Kanımız odur ki, onlar Sen’in nezdinde hata üzeredirler, biz ise doğru yoldayız. Ya Rab! Bizi bu uğurda sebatlı kıl, bizi bundan ayırma. Allah’ım evlatlarımızı ve Müslüman kardeşlerimizi de bu yola ilet. Ta ki buna sarılmış olduğumuz bir halde toptan ahirete göçelim. Amin. Ya Erhamerrahimin” (İbn Hazm, İhkam: 1/100)/)-(Ebu Zehra, İbn Hazm: 148, 149 [İstanbul, Buruc  Yayınları, 1996] )

İbn Hazm (rahimehullah) matematik alanı hariç yaşadığı dönemin en önemli ilim dallarının hepsinde eser vermiş ve bu yönüyle İslam dünyasında başka örneği olmayan bir kişidir. Onun hacim olarak geniş, içerik olarak geniş zengin eserlerinin, oğlu Ebu Rafi’den gelen bir rivayete göre dört yüz cilt olduğu söylenmektedir. Ne yazık ki eserlerinin çoğu günümüze ulaşmamıştır.

İbn Hazm, yazdığı eserlerin çoğunda alanında ilk olmayı başarmıştır. el-Fasl fi’l-Milel ve’l –Ehva-i ve’n-Nihal adlı eseri ilim adamları tarafından karşılaştırmalı dinler tarihi alanında yazılan ilk eser olarak kabul edilmektedir.

İbn Hazm’ın diğer bir eseri ise, el-İhkam fi Usuli’l-Ahkam’dır. Sahih kabul edilen dört mezhebe alternatif olarak geliştirdiği usulü, bu eserin de sergileyen İbn hazm aynı zamanda karşılaştırmalı bir hukuk usülü çalışması ortaya koymuştur. Zahirilerin usülünü öğrenebildiğimiz elimizdeki tek kaynak bu eserdir.

İbn Hazm, bu eserde ortaya koyduğu usulün tatbikini ise füru fıkha ait el-Muhalla bi’l-A’sar adlı eserinde yapmıştır. İsminden de anlaşıldığı gibi bu eser konuların nass merkezli çözümlendiği ve Zahiri düşüncenin tatbik edildiği tek kaynaktır. Sultanu’l Ulema lakaplı İzzüddin b. Abdisselam eş-Şafii bu eser hakkında “İslami ilimler alanında iki eser vardır ki ben ilmi muhtevası zengin, böyle bir eser görmedim. Bunlardan biri İbni Hazm’ın el-Muhalla’sı, diğeri ise Muvaffakuddin’in Muğni isimli eseridir” demiştir. (ez-Zehebi, Siyer’u Alam’u Nubela: 18/193 [Beyrut, Muessesetü’r-Risale, ts])

Bu kadar kısa bilgi bu büyük imamı anlatmaya yetmemekle birlikte onun aşağıda zikrettiklerini anlamamıza yardımcı olacaktır inşallah.

Dördüncü Bölüm: İbn Hazm’dan Nakledilen ve Nakledilmesi Gerekli Olup da ketmedilen Sözlerin Beyanı

1- Metnin Tercümesi:

İbn Hazm (rahimehullah) “el-Muhalla”da şöyle der: 2203. Mesele: “Münafıklar ve Mürtedler Kimdir?”

Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Dört şey kimde bulunursa o kişi halis münafık olur. Kimde bu özelliklerden biri bulunursa bunu terk edinceye kadar kendisinde nifak özelliklerinden biri bulunmuş olur: (1) Kensine bir şey emanet edilince ihanet eder, (2) Konuştuğunda yalan söyler,  (3) Antlaşma yaptığında antlaşmaya vefa göstermez, (4) Düşmanlık yaptığında haddi aşar” [ Buhari (34); Müslim (58); Tirmizi (2632); Nesai (5020); Ebu Davud (4688)]

Sahih olan şudur ki: Buradaki nifak, sahibi kafir olmayan ve nifak olan (da) olabilir. Mümkündür ki: “Tağuta muhakeme olmayı irade ederek Nebi (sallallahu aleyhi ve sellem)’e muhakeme olmayı istemeyenler, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e itaatlerini zahir kılmakla ve bu itaatin sahih olduğuna itikad ederek, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in gayrisinden hüküm talep etmekle asi olurlar. Lakin bunu hevalarına tabi olarak yaptılar ve bununla kafir değil asi oldular.

Biz bunu açık bir şekilde kendi yanımızda buluyoruz. Biz, hakim yanında (muhakeme olmak için) Kur’an’ı Kerim ve Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’ın onların ikrarıyla sabit olan sünnetine çağırıyoruz. Onlar ise buna karşı çıkarak Ebu Hanife’nin, Malik’in ve Şafii’nin görüşleriyle rızalaşıyorlar. (muhakeme oluyorlar)

Bu hiçbir kimsenin inkar edemeyeceği bir iştir. Onlar bununla kafir olmuyorlar. Allah’u Teala, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e başvurmadıkça iman etmiş olmayacaklarını beyan edinceye kadar diğerleri de böyledir.

Vacib olan şudur ki: Kim buna daha önceden vakıf olur ve sonradan vakıf olur ve kıyamet gününe kadar vakıf olur ve karşı çıkar inad ederse o kafirdir. Ayet-i Kerime’de ‘onlar bu ayetin inmasinden sonra inad ettiler’ şeklinde bir ifade yoktur…”

2- Nakledilen Sözlerin İcmali Manası:

İbn Hazm (rahimehullah), Kur’an ve sünnetin hükümlerinden önceye imamlarının bu nasslardan anladıklarını geçirenlerin bu imamları kendilerine tağut edindiklerini, ancak bununla kafir ve münafık değil ancak fasık ve günahkar olacaklarını ifade etmiştir. Bununla birlikte Nisa Suresi’nin 60. Ve 65. Ayetlerine binaen ihtilaflarda Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e başvurmadıkça hiçbir kimsenin iman etmiş olmayacağını ve bu hükmü inkar etmeden, bu hükme karşı çıkıp bunda inan edenin de kafir olacağını beyan etmiştir.

3- Nakilde Geçen Tağut İfadesinin Beyanı:

Bilindiği üzere tağut, Allah (azze ve celle)’dan başka kendisine tapınılan her şeydir. Ancak bir şeyin bizzat tağut olmasıyla, tağut edinilmiş olması arasında fark vardır. Misal olarak firavun bizzat tağut olan bir şahıstır. Çünkü o, vahyi kabullenmeyerek kendisinin en büyük rab olduğunu iddia etmiş, kendisine ibadet edilmesini zorunlu kılarak kendi yasalarına göre hükmetmiştir. Ve Allah (azze ve celle)’ın diledikleri dışında tüm tebası onun kanun ve yasa koyuculuğu dolayısıyla rablik iddiasını kabul etmiş, onun sistemini benimsemiştir. Sonuç olarak firavun, şahsı açısından bizzat tağuttur. Ve ona ibadet  eden diğer insanlar açısından o insanların tağutudur.

Ayrıca tağut, haddi aşmak manasında da kullanılan bir kelimedir. Zira İbn Kayyım mecaz hakkında “o bir tağuttur” diyerek mecazın insanların Allah (azze ve celle)’a karşı haddi aştıkları bir şey olduğunu ifade etmiştir.

Bunlar anlaşıldıktan sonra İbn Hazm (rahimehullah), taklidin haram olduğunu şiddetle savunduğu için, imamların bizzat tağut olmamakla birlikte insanların onların sözlerini Kitap ve Sünnet’e karşı önleceleyerek Allah (azze ve celle)’a karşı haddi aştıklarını ve imamların kavillerini öncelediklerinden bunlara muhakeme olduklarını ve bu sebeple de imamları tağuıt edinmiş olduklarını ifade etmektedir.

Bu konuda ümmetin cumhuru ise, taklid halkasını bir mesele dahi boynundan çıkarabi,lecek olan kimseler için taklidin caiz olmadığını, buna mukabil Kur’an ve Sünnet nasslarını anlamaktan aciz olanların ise herhangi bir imamı taklid etmelerini mutlaka gerekli görmektedir. Hatta bu, çoğu zaman vacip olur. Kur’an ve Sünnet nasslarının “namaz kılın” emrindeki gibi sarih olduğu yerlerde  namazın vücubiyeti hakkında hiçbir kimsenin sözüne bakılmayacağını, ancak namazın vakti ve erkanı gibi konularda imamların kavillerine müracat eden Müslümanların, bu imamları tağut edindiklerini kesinlikle söylememiştir. Zira Allah (azze ve celle) Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in ümmetine gücünün üstünde bir yükle teklifte bulunmaz.

Beşinci Bölüm: İbn Hazm’dan Nakledilen Sözlerde Yapılan Hatalar

a) İlgili Bölüm: Tağutlardan hüküm istemeye cevaz verenler şöyle demektedirler;

İbn Hazm’ın Açıklaması:

Münafık ve Mürtedler hakkında Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Onları Şahıs ve Sıfat Olarak Anlatıp anlatmamasına Dair Birkaç Açıklama:

Allah Teala şöyle buyuruyor: “Sana indirilene ve senden önce indirilmiş olanlara iman ettiklerini iddia edenleri görmez misin? Kendisini inkar etmekle emrolundukları halde, tağutun hükmüne başvurmak istiyorlar. Şeytan da onları uzak bir sapıklıkla büsbütün saptırmak ister.” (Nisa Suresi: 60. Ayet Meali)

“Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisa Suresi: 65. Ayet Meali)

Müslim ve diğerleri Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle dediğini rivayet ediyor: “Üç şey kimde varsa o kimse namaz kılsa, oruç tutsa, Müslüman’ım dese bile halis münafıktır; Konuştuğu zaman yalan söyler, vaad etiği zaman vaadine hilaf davranır, emenate hıyanet eder.” Aynı zamanda Müslim’den şöyle rivayet olunur: “Ebu Bekir ibn Ebu Şeybe ve Muhammed ibn Abdullah ibn Amr ve ibn Nemir şöyle dediler: Abdullah ibn Nemir dedi; Ameş Abdullah ibn Murra’dan o Mesruk’dan o da Abdullah ibn Amr ibn As’dan rivayet etti: Allah’ın elçisi (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu: “Dört şey kimde varsa o halis münafıktır. Kim de bunlardan bir hususiyet olursa onu terk edene kadar onda nifaktan bir hususiyet vardır. Konuştuğu zaman yalan söyler, vaad ettiği zaman vaadine hilaf davranır, sözleştiği zaman hıyanet eder tartıştığı zaman haddi aşar.”

“Doğru olan şudur ki nifak sahibi kafir olan nifak ve kafir olmayan nifak olmak üzere ikiye ayrılır. Mümkündür ki Nebi’ye (sallallahu aleyhi ve sellem) değil, tağuta muhakeme olmak isteyenler Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e itaatlerini izhar etmekle beraber bunun (resule itaatin) doğru olduğuna inanarak hükümde ona değil başkasına müracaat etmeyi talep etmekle asi olurlar. Lakin bunu hevalarına tabi olarak heveslerine göre yapmışlardır. Bununla kafir değil asi oldular.”

b) Hatalar:

1. Daha önceden de ifade olunduğu üzere herhangi bir eserden alıntı yapıldığında sözün gidişatına etki edecek veya manayı değiştirecek şekilde alıntı yapılmamalıdır. Burada da tıpkı er-Razi nin sözlerinde olduğu gibi İbn Hazm’ın sözlerinde de istenilen kısım alınmış ve sözün devamı ketmedilmiştir.

İbn Hazm (rahimehullah)’ın sözünün devamını ve tam beyanı yukarıda yapıldığından tekrarlamaya gerek yoktur.

2. Yine yukarıda da ifade olunduğu üzere tağutlara muhakeme olma konusunda delil getirilen bu nakil bizzat tağut olan bir kimseye veya sisteme veyahut bizim zamanımızdaki gibi Allah (azze ve celle)’ın kanunlarından yüz çevirerek kendileri kanun uyduran tağutlardan hüküm istemekle alakalı değildir. Taklid ve ittiba konusuyla alakalıdır. Bu sebeple bu babta istidlal için delil değeri taşımadığı açıktır.

İkinci Kısım

TAĞUTLARDAN HÜKÜM İSTEMENİN HÜKMÜ

Allah Subhanehu ve Teala, kulluk için yarattığı insanoğluna ibadeti öğretecek kitaplar indirdmiş ve nebiler göndermiştir. Kitapların tamamında ve nebilerin tüm çağrılarında Allah (azze ve celle)’ın haricinde kendisine ibadet edenlerin reddi emredilmiştir. Allah (azze ve celle)’ın haricinde kendisine ibadet edilen canlı veya cansız, somut veya soyut varlığın ortak adı “Tağut” karakteri ise “Tuğyan” (haddi aşarak baş kaldırmak)dır. Allah Tebareke ve Teala, tağutun reddini imanın ön şartı kılarak şöyle buyurmaktadır.

“Artık doğruluk (tevhid) ile eğrilik (küfür) birbirinden ayrılmıştır. O halde her kim tağutu reddederek (tekfir ederek) Allah’a iman ederse, kopması mümkün olmayan sapa sağlam bir kulba (İslam Dinine) yapışmıştır.” (Bakara Suresi: 256. Ayet Meali)

Ayet-i Kerime’de “her kim tağutu reddederek Allah’a iman ederse” buyrulmuş  Allah (azze ve celle)’a iman için önce tağutun reddi emredilmiştir. Yani Kelime-i Tevhid’de olduğu gibi önce red, sonra ispat istenmektedir. Kelime-i Tevhid’in “La ilahe” kısmı red, “İllallah” kısmı ise ispattır. Ayetteki “her kim tağutu reddederse” kısmı red, “Allah’a iman ederse” kısmı ise ispattır. Bu ayet-i kerime bilindiği üzere Medeni olup, Kur’an-ı Kerim’de tağuttan bahseden Mekki ayetlerde de aynı durum mevcuttur. O ayetlerde de tağutların reddi istenir ve Allah (azze ve celle)’a iman ve ibadetten önce zikredilir. Nitekim Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmaktadır:

“Tağuta ibadet/kulluk etmekten kaçınan (onu ve düzenini, reddeden, hükmünü ve hakimiyetini kabul etmeyen, sistemini ve otoritesini tanımayan) ve Allah’a içten (samimi olarak) yönelenler (tevhid edenler) ise; onlar için bir müjde (ilahi rahmet ile cennet) vardır, öyleyse (tağutu reddeden onun sistemini benimsemeyen ve ona düşman olan, tevhid ehli) kullarıma müjde ver.” (Zümer Suresi: 17. Ayet Meali)

Bu sebeple hiçbir kimse tağutu reddetmeden Müslüman olamaz. Tağutun reddi kalp, dil ve tüm azalarla gerçekleşmektedir. Müslüman olmak ve de Müslüman kalmak isteyen bir kimse kalbiyle tağuttan yani Allah (azze ve celle)’den başka kendisine tapınılan tüm şeylerden nefret etmeli, onların yok olmalarını istemeli ve onlara karşı kalbinde en ufak bir sevgi dahi bulundurmamalıdır. Bunu diliyle ifade etmeli ve organlarıyla kalbinin ve dilinin ikrarını yalanlamamalıdır. Bu da tağutlara düşmanlık ederek buğzetmekle, onları veli edinmemekle, onlardan hüküm istememekle, onları desteklememekle, onların savunuculuğunu yapmamakla ve onlara ibadet etmemekle gerçekleşir. Zira tağutların reddinde tecezzi (cüzlere, parçalara ayırma) olmadığından tağutların reddedilmesi, tağutların tüm cüzlerinden teberri (uzak durmak)etmekle mümkün olur.

Misal olarak, tağuti bir sistemin kendisini, velayetini, savunuculuğunu ve ona ibadeti reddettiğini söyleyen bir kimse “hakimiyetini reddetmiyorum” diyemez. Yine tağuti bir sistemi, hakimiyeti dahil tüm cüzleriyle reddettiğini iddia eden bir kimse tağuttan herhangi bir mesele hakkında hüküm talebinde bulunamaz. Bu ancak münafıklığı meslek edinmiş kafirlerde bulunabilecek bir haslet (özellik)tir. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmaktadır:

“Münafıklara Allah’ın indirdiğine (Kur’an’a) ve Resule (onun sünnetine) gelin (ihtilaflı olan meselelerde ona başvuralım) dendiği zaman, onların senden (yüz çevirerek) büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.” (Nisa Suresi: 61. Ayet Meali)

“Onlar (münafıklar), aralarında (ki meseleler hakkında) hüküm vermesi için Allah’a ve Resule (kitap ve sünnete) çağrıldıklarında, bakarsın ki içlerinden bir kısmı yüz çevirip dönerler.” (Nur Suresi: 48. Ayet Meali)

Müminlerin herhangi bir mesele hakkında içerisinde bulundukları ihtilafın çözüm kaynağı  Kur’an ve sünnetir. Onlar, tağutu tüm cüzleriyle reddederek Allah Tebareke ve Teala’ya iman ederler ve ancak Allah Tebareke ve Teala’ya hakimiyet yetkisi verirler. Kur’an ve sünneti’in hükümlerine muhakeme olmaya çağrıldıklarında işittik ve itaat ettik diyerek icabet ederler. Çıkan hükümden dolayı da içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın işittik ve itaat etik derler. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmaktadır.

“Aralarında hüküm vermesi için (Kur’an’a) ve Resule (onun sünnetine) çağrıldıklarında müminleri müminlerin sözü ancak ‘işittik ve itaat ettik’ demeleridir. İşte asıl bunlar felaha (kurtuluşa) erenlerdir.” (Nur Suresi: 51. Ayet Meali)

Ümmet-i Muhammed’in hak üzere devam edip kıyamete kadar kaybolmayacak ve düşmanları tarafından mağlup edilemeyecek olan fırkası ehl-i sünnet, Allah’ın indirdiklerini bir kenara bırakarakbeşerin küfür kanunlarını çıkaranların, bunları uygulayanların, bunları benimseyenlerin ve bu kanunlara itaat edenlerin kafir olduklarında ittifak etmiştir. Şeyh Şankıti şöyle demektedir: “Ademoğullarının en şereflisi olan Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’e gelen şeriatı bırakıp başka kanunlara itaat edenin itaati; İslam Milletinden/Dininden çıkarıcı bir küfürdür. ( Şankıti, Edvau’l Beyan: 3/49 Beyrut, Daru’l Fikr, 1415)

Aynı şekilde küfür kanunlarına muhakeme olmak hatta bunu istemek dahi ümmetin ittifakı ile kişiyi İslam Milletinden/Dininden çıkaran küfürdür. İbn Kesir (rahimehullah), Muhammedi şeriata tabi olmayanların ve ihtilafın çözümünü ona başvurarak aramayanların, her kim veya her neye tabii olurlarsa olsunlar onların küfrü hakkında Müslümanlar’ın icma ettiğini şöyle haber verir: “Her kim nebilerin sonuncusu Muhammed b. Abdullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’a indirilen muhkem şeriatı terk eder ve neshedilmiş  başka şeriata muhakeme olursa kafir olur. O halde (cengizhan’ın uydurduğu yasalar olan) Yesak’a muhakeme olan ve onu İslam kanunlarından üstün tutanın durumu acaba nasıl olur? Kim bunu yaparsa Müslümanların icmasıyla kafir olur. Zira Allah’u Teala şöyle buyurmuştur:

“Onlar hala cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Yakinen bilen bir kavim için Allah’tan başka daha güzel hüküm veren kim vardır?” (Maide Suresi: 50. Ayet Meali)

“Hayır! Senin Rabbine andolsun ki, onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükme, içlerinde herhangi bir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Nisa Suresi: 45. Ayet Meali) [İbn Kesir, Bidaye ve’n nihaye: 13/139 Beyrut, 1408]

İbn Kesir (rahimehullah)’ın sözleri iyi fıkh edilmelidir. O, Muhammed-i Şeriat’ı terk ederek semavi yani Allah (azze ve celle)’ın indirdiği fakat neshettiği bir şeriata muhakeme olanların kafir olduğunu söylerken, semavi olmayan yani beşerin aciz aklından ortaya koyduğu lanetli kanunlara muhakeme olmanın diğerinden daha büyük küfür olduğunu ve bunu yapanın küfründe ümmetin icma ettiğini söylemektedir. İbn Kesir (rahimehullah) bunu söylerken tarihin en büyük zalimlerinden biri olan Cengizhan’ın koyduğu Ye’sak adlı kanunları misal göstermiştir. Bugün ise bu kanunların yerini demokrasi (ve benzerlerinin) kanunları almıştır. Ve Allah (azze ve celle)’ın indirdiği dine yani kanunlara tam bir düşmanlık içerisinde hareket etmektedir. Allah (azze ve celle)’ın düşmanı olan kafirlerin uydurarak mazlum halklara dayattığı demokrasi dinini, onun kanunlarını ve de yaşam şekillerini reddetmek imanın en temel ilkesi olup, imanın olmazsa olmazıdır.

İbn Kesir (rahimehullah)’in tefsirini ihtisar eden Şeyh Ahmed Şakir Allah (azze ve celle)’nin şeriatına dayanmayan insan aklının ürünü olan batıl dinlere ve de ifsad ediciliğine değindikten sonra şöyle demektedir: “Bu din’in kaideleri İslam diyarının çoğunda hakim oldu. Artık insanlar bu yeni dine muhakeme oluyor. Bil ki bu kanunların hepsi, ister şeriata uygun olsun ister uygun olmasın, batıldır ve bu kanunlara muhakeme olmak, İslam şeriatından çıkmaktır. Bu kanunların içindeki İslam şeriatına uygun hükümler, İslam kanunlarına tabi olunarak, Allah’u Teala ve Resulü (sallallahu aleyhi ve selem)’nün hükmüne itaat edilerek konulmamış, bilakis tesadüfen İslam şeriatının hükümlerine uygun düşmüştür. Bu yüzden bu kanunların hepsi, ister İslam şeriatına muhalif olsun ister muhalif olmasın sapıklıktır. Bu kanunlar kendisine uyanı cehenneme sevk eder. Hiçbir Müslüman’ın bu kanunlara boyun eğmesi ve onlardan razı olması asla caiz değildir.” (Ahmed Şahir, Umdetu’t-Tefsir: 3/314-315)

Bu sebeple Fırka-i Naciye olan ehlisünnet, tağutların lanetli kanunlarından medet beklemenin, onlara muhakeme olmanın tağutu red ilkesiyle temelden çeliştiğini asırlardır gerek kavli (söz ile) gerek kitabi (kitapları ile) gerek seyfi (silahlarını kullanarak) olarak ortaya koymuşlardır. Onlar bu hükmü Allah (azze ve celle)’ın muhkem olarak beyan ettiği birçok ayetlere dayandırmışlardır. Onlardan bazıları şöyledir:

“Ey iman edenler! Allah’a ve resulüne itaat edin. Ve sizden olan (Müslüman) Ululemre (yani idareci ve alimlere) de (Allah’a ve Resule isyanı emretmedikleri sürece) itaat edin. Eğer (büyük veya küçük, önemli veya önemsiz) herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz Allah’a ve ahiret gününe gerçekten iman ediyorsanız onu Allah’a ve Resulüne (kur’an ve sünnete) götürün. Bu hem hayırlı hem de netice bakımından daha güzeldir.” (Nisa Suresi: 59. Ayet Meali)

İbn Kayyım (rahimehullah), ayete ilişkin olarak şöyle der: “Ayet-i kerime’deki ‘herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz’ ifadesi, şart bağlamında gelen nekira (belirtisiz) bir ifadedir ve büyük, küçük, açık ve kapalı dinin bütün konularında müminlerin ihtilafa düştükleri bütün meseleleri kapsar. İhtilafa düştükleri konuların hükmü Allah (azze ve celle)’ınkitabında ve Resul (sallallahu aleyhi ve sellem)’ünün sünnetinde bulunmasaydı ve bu iki kaynaktaki hükümler, bu meselelerin çözümü için yeterli olmasaydı, onlara bu meseleleri bu iki kaynağa döndürmelerini emretmezdi. Çünkü anlaşmazlığı gidermek için, çözümü olmayan bir kişiye çözüm için başvurmayı Allah (azze ve celle)’nin emretmesi imkansızdır.

Allah (azze ve celle)’a döndürmenin, Allah (azze ve celle)’ın kitabına başvurmak, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’a döndürmenin ise, hayatında bizzat kendisine, vefat ettikten sonra da sünnetine başvurmak olduğu konusunda insanlar icma etmişlerdir.(İlamu’l-Muvakkiin: 1/49, Beyrut, Daru’l Cil, 1393)

Muhammed b. İbrahim Ale’şşeyh, bu ayet-i kerimeyi zikrettikten sonra şöyle der: “Allah Subhanehu ve Teala’nın bu emri gereği, kişilerin aralarındaki çekiştikleri, anlaşmazlığa düştükleri ve inatlaştıkları zaman, mevcut anlaşmazlığın çözümünü Allah (azze ve celle)’a ve Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’ne arz etmeleri gerekmektedir. Bu ayette ‘eğer anlaşmazlığa düşerseniz’ şart cümlesinden sonra zikredilen ‘herhangi bir şeyde’ ifadesinin nasıl nekira olarak getirildiğini düşün! Bu, cins ve miktar bakımından üzerinde ihtilaf edilen her türlü anlaşmazlığı ihtiva etmektedir. Daha sonra, Allah (azze ve celle)’a ve ahiret gününe imanın hasıl olabilmesi için ihtilaf edilen her türlü anlaşmazlığın çözümünün Allah (azze ve celle)’a ve Resulüne (sallallahu aleyhi ve selem) götürülmesi bir şart olarak zikredilmiştir.

“Bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” Allah’u Teala’nın “hayr” olarak isimlendirdiği her şey mutlak suretle hayırlıdır. Ve kendisinde kesinlikle bir şer yoktur. Bundan dolayıdır ki ayette belirtildiği üzere bütün anlaşmazlıkların Allah (azze ve celle)’a ve Resulüne (sallallahu aleyhi ve selem) arzedilmesi, hem dünya da hem de ahrette sonuç bakımından hem daha hayırlı hem de daha güzeldir. Anlaşmazlık halinde meselenin Resulullah (sallallahu aleyhi ve selem)’dan başkasına arz edilmesi ise bir şer olup, gerek dünyada gerekse de ahrette sonuç itibari ile de en kötü, en şerli olanıdır.

Münafıkların, “biz sadece iyilik etmek ve arayı bulmak istedik.” (Nisa Suresi: 62. Ayet Meali) ya da “biz ancak islah edicileriz.” (Bakara Suresi 11. Ayet Meali) sözleri ise anlaşmazlık halinde meselenin çözümünün Allah Subhanehu ve Teala’ya ve Resulüne ((sallallahu aleyhi ve selem)) arz edilmesinin dünyada ve ahrette hayır olduğu gerçeğinin tam tersinedir.

Her türlü anlaşmazlık halinde Allah (azze ve celle) ve Resulüne (sallallahu aleyhi ve selem)’e müracat edilmesinin dünyada ve ahrette hayır getireceği gerçeği, heva ve heveslerinden kanun çıkaranların, insanların bu kanunlara muhtaç olması, hatta bu kanunlarla muhakeme olmanın zaruri olması yönündeki iddialarının tam aksinedir. Onların bu iddiaları sırf Resulullah (sallallahu aleyhi ve selem)’ın getirdiği şeylere karşı kötü zan beslemeleri sebebiyledir. Onların bu şekildeki iddialarının gereği, Allah Subhanehu ve Teala’nın ve Resulünün (sallallahu aleyhi ve selem) açıklamalarının noksan olduğu, anlaşmazlık halinde Allah (azze ve celle)’ın ve Resulünün (sallallahu aleyhi ve selem) hükümlerinin yetersiz kaldığı, Allah (azze ve celle)’ın ve Resulünün (sallallahu aleyhi ve selem) hükümlerine muhakeme olmanın dünyada ve ahrette kötü sonuçlar doğuracağını gerekli kılmaktadır. (Sefer havali, Şerhu Tahkimi’Kavanin: 7-8)

Sana indirilene (Kur’an’a) ve senden önce indirilene (Tevrat’a) gerçekten iman ettiklerini iddia edenleri (münafık olanla yahudiyi) görmüyor musun? Bunlar, (hükmünün reddi tevhid olan) tağuta (daha gitmeden önce dahi) muhakeme olmayı istiyorlar. (arzuluyor, irade ediyorlar). Oysa onlar onu (ve hükmünü) reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytan da onları uzak bir sapıklıkla (tağuta iman etmeyi süslü, ondan hüküm almayı ise maslahat olarak mustazaf olanın ruhsatıymış gibi göstererek) saptırtmak istiyor. (Nisa Suresi: 60. Ayet Meali)

Allame Şevkani, Nisa Suresi’nin 60. Ayetine dair şunları söyler: “Burada Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e indirilene yani, Kur’an’ı Kerim’e ve daha önce gönderilen nebilere indirilen kitaplara iman ettiğini iddia eden o kimselerin haline karşı bir şaşırma ve hayret vardır. Onların bu iddialarını temelden bozan ve iptal eden bir şeyle gelmektedirler ki, o da tağutun hükmünü istemeleridir. Halbuki Resulullah (sallallahu aleyhi ve selem)’a indirilende ve daha önce indirilenlerde onu inkar etmekle emrolunmuşlardı. (Fethu’l Kadir: 1/482 Beyrut, Daru’l Fikr, ts.)

İbn Kesir (rahimehullah), bu ayetin tefsirinde şöyle der: “Allah’u Teala kendi kerim, mukaddes zatına yeminle ifade ediyor ki; bütün işlerde Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hakem tayin edilmedikçe hiç kimse gerçekten iman etmiş olamaz. Onun verdiği hüküm gizli ve açık her zaman bağlanılması vacip olan hak ve gerçektir. Bunun içindir ki, Allah’u Teala,  ‘sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar’ buyurmaktadır. Yani, seni hakem tayin ettiklerinde, içlerinden de sana itaat ederler. İçlerinden senin verdiğin hükme karşı her hangi bir sıkıntı duymazlar. İçleri ve dışları ile bu hükme uyarlar. Bir karşı koyma, müdafaa ve münakaşa olmaksızın bütünüyle bu hükme teslim olurlar. Nitekim bir hadis-i şerif’te şöyle buyrulmuştur: “Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, arzusu benim getirdiğime tabi olmadıkça hiçbiriniz iman etmiş olmaz.” [(Hasen Hadis): Nevevi, Erbeun (9): İbn Asım, Sünne (15): İbn Batta İbane (210); Begavi, Şerhu’s Sünne (104)] – [Tefsiru’l Kur’ani’l Azim: 2/349 (Riyad, Daru, Tayyibe, 1420)]

İbni Kayyim (rahimehullah) ise mezkur ayeti zikrettikten sonra şöyle der: “Allah’u Teala, bu ayette, usulde, füruda, şer’i hükümlerde, bütün sıfatlarda ve daha başka konularda meydana gelebilecek bütün ihtilaflarda, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’i hakem tayin etmedikçe hiç kimsenin iman etmiş olmayacağını, (Allah Azze ve Celle) mukaddes nefsine yemin ederek te’kid etmiştir. İman, ancak bütün meselelerde Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hakem tayin edildiğinde gerçekleşmiş olur. Ayrıca, bütün meselelerde Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hakem tayin edilse de verilen hükümden dolayı mutmain olmadıkça ve bu hükümleri tamamen kabul etmedikçe yine de münin olmayacaklarını bildirmiştir. Dahası, bütün bunlar sağlansa bile, verilen hükme tamamen rıza ve teslimiyet göstermediklerinde, bu hükme karşı gelip itiraz ettikleri veya bu hükümler dışında başka hükümler istediklerinde de yine mümin olmayacaklarını bildirmiştir. (İbn Kayyım, et-Tıbyan: 270 Beyrut, Daru’l Fikr, ts)

Muhammed b. İbrahim Ale’şşeyh, bu ayet-i kerimeyi zikrettikten sonra şöyle der: “Allah Subhanehu ve Teala, nefiy edatlarının tekrarıyla ve yemin ederek, aralarında çıkan tartışmalı durumlarda Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’ı hakem tayin etmedikleri sürece kişilerin iman sahibi olamayacaklarını üstüne basa basa vurgulamıştır. Yine Allah’u Teala, sadece Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’ı hakem tayin etmeyi yeterli görmemiş, buna ilaveten kişilerin nefislerinde en ufak darlık ve sıkıntı olmaması gerektiğini de eklemiştir.

“İçlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın” Ayetteki  darlık/sıkıntı ibaresi, yani nefislerin endişe ve ızdıraptan kurtularak, genişlik içinde olması gerekmektedir. Allah’u Teala buna ilaveten sadece bu iki şartı da yeterli görmemiş, üçüncü bir şart olarak da Allah (azze ve celle) Resulü (sallallahu aleyhi ve sellem)’nün verdiği hükme karşı tam bir teslimiyet şartını ilave etmiştir.

İşte bu, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’ın hükmüne teslimiyetin tamamlanmasıdır. Zira bu şekilde kişi, nefsi isteklerinden tamamen uzaklaşmış ve hak olan hükme tam bir teslimiyet göstermiş olur. Bunun için teslimiyet şartı müekked bir mastarla te’kid edilmiştir. Açık bir şekilde görülmektedir ki, burada gelişigüzel bir teslimiyetle de yetinilmemiş, bilakis mutlak bir teslimiyet istenmiştir.

Yine aynı şekilde burada “aralarında çıkan çekişmeli işlerde” ifadesindeki, genellemeyi düşün! Usulcülere ve diğer dil alimlerine göre ‘ismi mevsul’ sılasıyla beraber zikredildiği zaman umum (genellik) ifade eder. Bu genelleme ve kapsam, miktar bakımından olduğu gibi cins ve çeşitlilik bakımından da böyledir. Anlaşmazlıkların büyüğü ile küçüğü arasında bir fark olmadığı gibi, türleri arasında da bir fark yoktur.” (Sefer Havali, Şerhu Tahkimi’l Kavanin: 8 vd.)

Yazımızın Üçüncü Bölümüne Gidiş

Yorumlar



Yorumlarınızda resiminizin gözükmesi için, gravatar a abone olun!

Üyeliksiz yorum yapma seçeneği ehli küfr'ün sokak ağzı ile küfür eden yorumları nedeniyle kapatılmıştır. O nedenle yorum yapacak olanların öncelikle siteye üye olmaları ve giriş yapmaları gerekmektedir. Anlayışınız için teşekkür ederiz.