Mahkemeye Cevaz Reddiyesi 3
Risalemizin birinci kısmı olan Mahkemeye Cevaz Reddiyesi 1 ve ikinci kısmı olanMahkemeye Cevaz Reddiyesi 2 kısımlarından başlamanız konu bütünlüğü açısından önemlidir.
İbn Kesir ve İbn Kayyım’ın da ifade ettikleri üzere Allah Subhanehu ve Teala, ayet-i kerimesinde ‘hayır’ ve ‘iman etmiş olmazlar’ nefy (olumsuzluk edatlarını tekrar ederek ve yine aynı şekilde ‘rabbine yemin olsun ki’ diye kendi, mukaddes nefsine yemin ederek ihtilaf halinde Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’ı hakem yapmayanların imanlarının olmadığını kesin bir dille vurgulamaştır. ‘Hayır’ anlamına gelen ‘La’nın yeminden önce gelmesi, onların imanlarını yok saymaya ve onun oldukça güçlü bir nefy olduğunu açıklamak içindir. Ve yine kasem, yani yeminden sonra nefy edatı olan ‘La’nın tekrar zikredilmesi, onların imanlarının olmadığını tekrarlamak ve manayı daha da kuvvetlendirmek içindir. Yani o kimseler “kesinlikle ve kesinlikle kendilerini küfürden kurtarıcı bir şekilde iman etmiş olmazlar” demektir. Bu sebeple ifade de mutlak iman yani imanın hakikati nefyedilmektedir. Bu ifadeyi kemali iman olarak tefsir etmek caiz değildir. Nitekim İbn Hazm (rahimehulah) bu ayeti zikrettikten sonra şöyle demektedir: “Bu ayet zahir (açık) bir nasstır. Tevil ve tahsis edilemez. Bunu açık manasından başka manaya çeken bir başka ayet veya ‘tam iman etmiş olmaz’ şeklinde tahsis edilecek her hangi bir destek veya delil yoktur.” (İbn Hazm, el-Milal-ven-Nihal: 3/138-139, Kahire, Mektebetu’l-Hancı, ts.)
İbn Kayyım ve Muhammed b. İbrahim Ale’şşeyh’in söylediği üzere “aralarında çıkan çekişmeli işlerde” buyruğu ile murad olunan şudur: Büyük küçük, önemli önemsiz, tüm ihtilaflarda çözüm için Allah (azze ve celle) ve Resul (sallallahu aleyhi ve sellem)’ünün hükmüne başvurmak, ondan razı olmak ve sıkıntı duymadan ona teslim olmak imanın şartıdır. Bunu yerine getirenler mümin olabilirler veya mümin kalabilirler.
Nitekim İbn Teymiyye (rahimehullah) şöyle demektedir: “Müslüman olmanın zımnında, yalnızca Allah (azze ve celle)’a teslim olmak vardır. (İslam dini sadece Allah’a teslim olmayı içerir) Hem Allah (azze ve celle)’a hem de O’ndan bir başkasına teslim olan kimse müşriktir. O’na (ve hükümlerine) teslim olmayan kimse ise O’na ibadet hususunda tekebbür gösteren (kibirlenip ibadetten yüz çeviren) kimse kafirdir. Yalnızca O’na teslim olmak, yalnızca O’na ibadet ve itaat etmeyi de içinde barındırır.
İşte Allah (azze ve celle)’ın başka bir dini kabul etmediği İslam Dini budur. Teslim olup Müslüman olma, Allah (azze ve celle)’ın emrettiği her şeyi emrettiği zaman zarfında (diliminde emrettiği şekilde) yapmak suretiyle itaat etmekle gerçekleşir.” (İbn Teymiyye, Mecmuu’l-Fetava: 3/91)
“Onlar, hala cahiliye devrinin (şirk olan) hükmünü mü istiyorlar? Yakinen (şüphesiz bir şekilde) bilen bir kavim (topluluk) için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim vardır?” (Maide Suresi: 50. Ayet Meali)
İbn Kesir (rahimehullah), ayetin tefsirinde şöyle der; “Allah’u Teala, muhkem ve her hayrı ihtiva eden, her şerri yasaklayıcı olan hükümlerinden yüz çevirip, bunun yerine cahiliyede olduğu gibi kişilerin görüşlerine, dalalet ve sapıklığı ihtiva eden değer yargılarına ya da çeşitli dinlerin karışımı ve beşeri görüşlerden meydana gelen Cengizhan’ın vaaz ettiği Yes’ak gibi İslam dışı hükümlere yönelenin imanını kabul etmiyor. Yes’ak; Cengizhan’ın Kur’an, Tevrat, İncil ve kendi görüşlerine dayanarak ortaya koymuş olduğu kanunları ihtiva eden bir kitaptır. Cengizhan öldükten sonra yerine geçen çocukları, İslam’a girdiklerini söyledikleri halde bu kitabı anayasa kitabı olarak görmeye devam ettiler. Allah (azze ve celle)’ın kitabı ve Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’ın sünnetini bir kenara atarak bu kitaptaki hükümlerle Tatarlar’a hükmettiler. İşte böyle davranan kimseler kafirdir. Bunlarla büyk küçük her meselede yalnız Allah (azze ve celle)’ın ve Resul (sallallahu aleyhi ve sellem)’ünün hükmüne dönünceye kadar savaşmak farzdır.” (İbn Kesir, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim,: 3/131)
Şeyh Şankıti ise ayetin tefsirinde şöyle der: “Adiy b. Hatim, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’a Allah’u Teala’nın ‘Onlar Allah’ı bırakıp haham ve rahiplerini rabler edindiler…’ (Tevbe Suresi: 31. Ayet Meali) ayetinin manasını sordu. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘O kimseler Allah’ın haram kıldığını helal, helal kıldığını da haram kıldıkları zaman haham ve rahiplerine itaat edince onları Rabb edinmiş oldular.’ Şeklinde açıkladı. Allah (azze ve celle)’ın kanunlarından başka kanunlarla muhakeme olmayı isteyenlerin şirke girdiklerini Nisa Suresi’nin 60. Ayeti apaçık bir şekilde bildiriyor. Ve böylelerinin Müslümanlık iddiasını hayretle karşılıyor. Çünkü hem iman ettiklerini iddia ediyorlar, hemd e Allah (aze ve celle)’ın kanunlarından başka kanunlarla muhakeme olmayı istiyorlar. Oysa aynı kalpte Allah (azze ve celle)’a iman ile tağuta muhakemeye rıza gösterme bir arada bulunamaz. İşte bu onların iman iddialarında yalancı olduklarını ortaya koymaktadır. Allah’u Teala şöyle buyuruyor: “Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten iman ettiklerini iddia edenleri görmüyor musun? Bunlar, tağuta muhakeme olmayı istiyorlar. Oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytan da onları uzak bir sapıklıkla saptırtmak istiyor.” (Şankıti, Edvau’l-Beyan: 3/259)
Ayetin tefsirinde İbn Kesir ve Şankıti, kim olursa olsun Allah (azze ve celle)’ın hükümlerini terk ederek başka şeylerle hükmedenlerin kafir olduğunu ve bu kafirlerden hüküm isteyenlerin kalplerinde iman olmadığını beyan etmektedir. Zira hükmü başkalarından talep etmek, Allah Subhanehu ve Teala’ya ortak koşmaktır. Nitekim O, hiçbir kimseyi hükmüne ortak etmeyeceği hakkında şöyle buyuruyor:
“O, hükmüne hiçbir kimseyi ortak etmez.” (Kehf Suresi: 26. Ayet Meali)
Allah Subhanehu ve Teala, bu ayet-i kerimesinde açık olarak kendi hükmüne kimseyi karıştırmayacağını, ortak kılmayacağını beyan etmektedir. Ve bu beyan hem kevni hem de şer’i hüküm hakkında geçerlidir. Zira O, her şeyin maliki olarak dilediğini dilediği şekilde yapan ve kulları için en güzel kanun ve yasaları nebileri vasıtasıyla kullarına ulaştırandır. O, hükmünde kimseyi kendine ortak kılmadığı gibi iman edenlerde O’ndan başkasından hüküm alarak kimseyi Alemlerin Rabbi olan Allah’a ortak edemezler. Beşeri kanunlara tabi olamazlar. Nitekim Şeyh Şankıti, bu ayeti zikrettikten sonra şöyle der: “Kur’an-ı Kerim’in nasslarından açıkça anlaşılmaktadır ki, şeytanın dostları vasıtasıyla koydurduğu, İslam şeriatına muhalif beşeri kanunlara tabi olanların kafir ve müşrik olduklarında, ancak onlar gibi Allah (azze ve celle)’ın basiretlerini kör ettiği, vahyin nuruna kör olan kafir ve müşrik kimseler şüphe ederler.”
Yukarıdaki ayet-i kerimeler ve benzerleri Kur’an-ı Kerim’de saymakta bile zorlanacağımız kadar çoktur. Ve hepsi de Allah 8azze ve celle)’ın Rububiyyetini ve Uluhiyyetini haykırmaktadır.
Zikrettiğimiz ayetlerden Nisa Suresi’nin 59. Ayet-i kerimesinde “her hangi bir şeyde ayrılığa düşerseniz.” Buyrulmuş “şey” kelimesi nekira (belirsizlik yani elif-lam’sız) gelmiştir ki, Arapça da şart cümlesindeki nekira ifadesi, umum anlamındadır. İtikad, ibadet, mülkiyet, cinayet, kan davaları, hadler, din ve dünya işlerinin hepsinde ortaya çıkan ihtilafların tümünü kapsamaktadır. Kısacası büyük veya küçük, önemli veya önemsiz her türlü ihtilafı içine almaktadır. Zira aksi de düşünelemez. Allah (azze ve celle) Hakimler’in Hakim’i olup, kendi mülkünde hiçbir kimseyi hükmedici yani şeriat vazedici olarak kılmamıştır.
Ayet-i kerime de “Allah’a ve ahirete gerçekten iman ediyorsanız onu Allah’a ve Resule götürün” buyrularak ihtilaflı meselerde hükmün Kur’an ve sünnet’te aranması imanın şartı olarak, Allah (azze ve celle) tarafından beyan edilmektedir.
Nisa Suresi’nin 60. Ayet-i kerimesinde “tağuta muhakeme olmayı istiyorlar.” Buyrularak, tağuttan hüküm almak isteyenlerden “sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten iman ettiklerini iddia edenleri görmedin mi?” şeklinde bahsedilerek Allah (azze ve celle)’ın kanunları dışında bir kurum veya kuruluştan veyahut da otoriteden hüküm almak isteyenlerin, imanlarının ancak bir iddiadan ve zandan ibaret olduğu beyan edilmektedir.
Nisa Suresi’nin 65. Ayet-i kerimesinde yine Allah (azze ve celle)’ın kanunlarından hüküm almak iman, O’nun kanunları dışındaki bir merciye hüküm için müracaat etmek “Hayır, Senin Rabbine andolsun ki, onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapmadıkça iman etmiş olmazlar.” Buyrularak böyle bir tavrı imansızlık olarak beyan etmektedir. Allah Subhanehu ve Teala, ayette nehiy edatından sonra kendi mukaddes zatına yemin ederek ifadeyi son derece kuvvetlendirmekte, Allah (azze ve celle)’ın kanunları dışında herhangi bir merciden hüküm alınmasının kesinlikle kişiyi İslam milletinden çıkaran küfür olacağı bildirilmektedir. Ve Allah’u Teala, ayeti bu kadar ile bırakmamış, iman şartlarınaşartlar ekleyerek şöyle buyurmuştur: “Sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı (ve tereddüt) duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Nisa Suresi: 65. Ayet Meali)
Ayet-i kerime de, “verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın” buyrulmuştur ki bu iman şartı olarak zikredilmiştir. Ve yine “tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe” buyrulmuştur ki bu da iman şartı olarak özellikle zikredilmektedir. Öyleyse bu ayette iman şartı olarak üç şart zikredilmektedir. Bu şartlar; İhtilaf halinde Allah (azze ve celle)’ın kanunlarına muhakeme olmak, verilen hükümden dolayı kalpte hiçbir sıkıntı duymamak ve verilen hükme teslim olmaktır.
Anlaşıldığı üzere tağutların lanetli kanunlarından hüküm istemenin tevhidi bozmadığına inanmakla, Allah (azze ve celle)’a iman iddiasının aynı kalpte birlikte bulunması imkansızdır. Ancak bugün tevhidi anlamamış kimseler “Allah’ın kanunlarıyla hükmedecek bir mahkeme olmayan beldelerde tağutlardan hüküm istemek caizdir” şeklinde fetva vermekteler.
Ehl-i Sünnet’in bu konu hakkındaki görüşü ise tağutlardan hüküm istemek zaman veya mekan mefhumu gözetmeksizin caiz değildir. Bu fiil büyük küfürdür. Bunun sebebi şöyledir:
Birinci sebep: Tağutlardan hüküm istemek zaman veya mekan mefhumu gözetmeksizin tağutları red ilkesiyle çelişmektedir.
İkinci sebep: Tağutlardan hüküm istemek zaman veya mekan mefhumu gözetmeksizin tağutlara ibadet etmektir.
Üçüncü sebep: Tağutlardan hüküm istemek zaman veya mekan mefhumu gözetmeksizin tağutlara velayet vermektir.
Dördüncü sebep: Tağutlardan hüküm istemek zaman veya mekan mefhumu gözetmeksizin tağutlara şer’i olarak itaat etmektir.
Beşinci sebep: Tağutlardan hüküm istemek zaman veya mekan mefhumu gözetmeksizin Allah’u Teala’nın Mekke’de indirdiği muhkem ayetleri görmezlikten gelerek hükümlerini reddetmektir.
Altıncı sebep: Tağutlardan hüküm istemek zaman veya mekan mefhumu gözetmeksizin Allah’u Teala’nın Medine’de indirdiği muhkem ayetlerin hükmünü nuzül ortamlarına hapsederek ayet-i kerimelerin hükmünü iptal etmektir.
Yedinci sebep: Tağutlardan hüküm istemek zaman veya mekan mefhumu gözetmeksizin tağutların küfür kanunlarıyla hükmetmelerini istemek olup, onların küfür olan bu fiillerine rıza göstermektir.
Bu sayılan yedi sebepten her biri başlı başına kişiyi İslam Din’inden çıkaran bir küfür olup, Müslüman olduğunu iddia eden bir kimsenin iman iddiası ile temelden çelişerek kişinin iman iddiasında zan sahibi olması için yeterlidir.
Sorulan soruya ilişkin olarak bu yedinci sebepten beşinci sebebi açıklayalım. Zira tümünü açıklamak bu risalenin hacmini hayli aşar.
Beşinci sebep: Tağutlardan hüküm istemek zaman veya mekan mefhumu gözetmeksizin Allah’u Teala’nın Mekke’de indirdiği muhkem ayetleri görmezlikten gelerek hükümlerini reddetmek olup, bunun delilleri şöyledir;
“Tağuta ibadet etmekten kaçınan (onun düzenini reddeden, hükmünü ve hakimiyetini kabul etmeyen, sistemini ve otoritesini tanımayan) ve Allah’a içten (samimi olarak) yönelenler (tevhid edenler) ise; onlar için bir müjde (rahmet-ilahi ile cennet) vardır, öyleyse (tağutu reddeden, onun sistemini benimsemeyen ve ona düşman olan tevhid ehli) kullarıma müjde ver.” (Zümer Suresi: 17. Ayet Meali)
“Andolsun ki biz her ümmete (her bir kavme) Allah’a kulluk edin (O’na ibadet ederek tevhid edin) ve tağuttan (ona kulluk etmekten, onun yasalarını benimsemekten, ondan hüküm almaktan) kaçının (diye tebliğ etmesi için) bir resul gönderdik. Böylelikle onlardan kimine Allah hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine sapıklık (hükmü) hak oldu. Artık, yeryüzünde dolaşın da (tevhidi) yalanlayanların sonunun ne olduğunu görün” (Nahl Suresi: 36. Ayet Meali)
Mekke’de inen bu ayetlerde ifade olunduğu üzere tağutlar reddedilerek Allah (azze ve celle)’a iman edilebilmesi için Resuller gönderilmiş ve tağutları reddederek Allah (azze ve celle)’ı tevhid edenler müjdelenmiştir. Tağutları reddetmek, onları tüm cüzleriyle reddetmekle mümkündür. Yani tağutları reddederek Allah (azze ve celle)’a iman ettiği iddia eden bir kimse tağutu reddettim fakat onun velayetini reddetmiyorum diyemez. Yine tağutu tüm cüzleriyle reddettim fakat onun mahkemelerini reddetmiyorum diyemez. Böyle bir iman makbul olan, sahibini urvetu’l-vuska’ya ulaştıran bir iman değildir. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmaktadır:
“O halde her kim tağutu reddederek (onu tekfir ederek) Allah’a iman ederse, kopması mümkün olmayan (urvetu’l-vuska) sapasağlam bir kulba yapışmıştır.” (Bakara Suresi: 256. Ayet Meali)
Allah’u Teala zaman veya mekan gözetmeksizin tağutların reddini emrederken Müslümanların hakim olmadığı Mekke yıllarında dahi şu ayet-i kerimeleri indirerek ihtilafların çözüm kaynağının sadece kendisi olduğunu açıkça beyan etmektedir:
“Hüküm vermek (karar vermek, kanun ve yasa belirlemek) yalnızca Allah’a aittir. O doğru haberi verir ve O, (hakkı batıldan, iyiyi kötüden, doğruyu eğriden) ayırt edenlerin en hayırlısıdır.” (En’am Suresi: 57. Ayet Meali)
“Hüküm veren Allah’tır, O’nun hükmünü gözden geçirecek (bozup, değiştirecek) hiç kimse yoktur. O’nun hesaplaşması pek çabuktur.” (Rad Suresi: 41. Ayet Meali)
“Sen Allah ile beraber başka (hiç) bir ilaha ibadet etme. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. O’nun vechinden başka her şey yok olacaktır. Hüküm yalnızca O’nundur ve kesinlikle O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas Suresi: 88. Ayet Meali)
“O, hükmünde hiçbir kimseyi ortak etmez.” (Kehf Suresi: 26. Ayet Meali)
Kevni, şer’i ve uhrevi hakimiyetin yani, mahlukat için tüm hüküm verme yetkisinin sadece Allah (azze ve celle)’a ait olduğunu ifade eden bu ayet-i kerimeler Mekke’de nazil olmuşlardır. Bu da açık olarak ifade etmektedir ki, mahlukat için hüküm verme yetkisi zaman veya mekan mefhumu gözetmeksizin sadece Allah Tebareke ve Teala’ya ait olup, çıkan tüm ihtilafların çözüm kaynağı O’nun şeriatıdır. O, şöyle buyurmaktadır:
“Hakkında ihtilafa (ayrılığa) düştüğünüz (büyük, küçük, önemli, önemsiz) herhangi bir şeyin hükmü Allah’a aittir. İşte bu, Rabbim olan Allah’tır. Yalnız O’na tevekkül ettim ve ancak O’na yönelirim.” (Şura Suresi: 10. Ayet Meali)
Ayet-i kerimede “hakkında ihtilafa 8ayrılığa) düştüğünüz herhangi bir şeyin hükmü Allah’a aittir.” Buyrulmuş ve Nisa Suresi’nin 59. Ayet-i kerimesindeki gibi “şey” kelimesi nekira (belirsiz, yani elif-lamsız) gelmiştir. Daha önce de ifade edildiği üzere arapça’da şart cümlesindeki nekira ifadesi, umum anlamındadır. Büyük veya küçük, önemli veya önemsiz her türlü ihtilafı içine almaktadır.
Nitekim İbn Kayyım (rahimehullah), aynı kalıpta gelen Nisa Suresinin 59. Ayeti hakkından şöyle demektedir: “ayet-i kerimedeki “herhangi bir şey…” ifadesi, şart bağlamında gelen nekira (belirtisiz) bir ifadedir ve büyük, küçük, açık ve kapalı din’in bütün konularında müminlerin ihtilafa düştükleri bütün meseleleri kapsar. İhtilafa düştükleri konuların hükmü Allah (azze ve celle)’ın kitabında ve Resul (sallallahu aleyhi ve sellem)’ünün sünnetinde bulunmasaydı ve bu iki kaynaktaki hükümler, bu meselelerin çözümü için yeterli olmasaydı, onlara bu meseleleri bu iki kaynağa döndürmelerini emretmezdi. Çünkü anlaşmazlığı gidermek için, çözümü olmayan bir kişiye çözüm için başvurmayı Allah (azze ve celle)’ın emretmesi imkansızdır.”
Allah (azze ve celle)’a döndürmenin, Allah (azze ve celle)’ın kitabına başvurmak, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’e döndürmenin ise hayatında bizzat kendisine, vefat ettikten sonra da sünnetine başvurmak olduğu konusunda insanlar icma etmişlerdir.” (İbn Kayyım, İlamu’l-Muvakkiin: 1/49)
Allah Subhanehu ve Teala, akleden ve düşünen kimseler için zaman veya mekan mefhumu gözetmeksizin hakimiyetin sadece kendisine ait olduğu ile alakalı olarak Mekke yıllarında dahi yukarıda zikrettiğimiz ve de zikretmediğimiz ayet-i kerimeleri indirerek huccetini (delilini) ikame etmiştir. Bundan sonra her kim bu ayetleri ve ehl-i sünnet alimlerinin bu ayetler hakkındaki açıklamalarını görmezlikten gelerek, hakimiyeti Allah (azze ve celle)’a vermede ve ihtilafların çözümünde yetki tanımada zaman veya mekan ayrımı yaparak Allah (azze ve celle)’tan başkasına hakimiyet hakkı verirse ve ondan hüküm talep ederse, bilinmelidir ki o kimse, bunca ayetin hükmünü inkar eden kafir bir kimsedir. Aynı şekilde herhangi bir kimse de hakimiyet konusunda zaman ve mekan ayrımı yaparak daru’l-harb’de tağutlardan hüküm istemenin cevazına hükmediyorsa yine bilinmelidir ki o kimse, Allah (azze ve celle)’a şirk koşan bir kimsedir. Bu hükümde, yani teşri de ona tabi olanlarda aynı şekilde Allah’ Teala’ya karşı şirk içerisinde olan kafir kimselerdir. Birincilerin şirki teşride, ikincilerin şirki de taklittedir. Allah Subhanehu ve Teala, böyle kimseler hakkında Mekke yıllarında indirdiği ayet-i kerimesinde şöyle buyurmaktadır:
“Yoksa onların bir takım ortaklarımı var ki, Allah’ın izin vermediği şeyleri, din’den kendilerine teşri ettiler (şeriat kıldılar, kanun olarak belirlediler)?” (Şura Suresi: 21. Ayet Meali)
NASİHAT VE HATİME
Tevhid mücadelesi ilk insan ve ilk nebi Adem aleyhisselam ile birlikte başladı. Ondan sonra da tüm nebiler kavimlerine tevhidi tebliğ ederek tağuttan sakındırdılar. Son nebi ve kendisinden sonra da resul gelmeyecek olan Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’de 23 senelik nübüvvet döneminde şanlı bir mücadele göstererek tüm batıl ilahların kökünü kazıdı. Kendisine, kıyamete kadar korunacağı Allah (azze ve celle) tarafından söz verilen hidayet ve nur kaynağı olan Kur’an indirildi. Kur’an’ın beyanı olan sünnet verildi. Ve o kıtal, aynı zamanda da rahmet nebisi Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) kendisinden sonra birçok fitnelerin zuhur edeceğini, bunlardan kurtulmak isteyenlerin Kur’an’a ve sünnete yapışmalarını emrederek şöyle buyurdu:
“Size iki şey bırakıyorum. Bunlara sımsıkı bağlandığınız sürece asla doğru yoldan sapmayacaksınız. Bunlar, Allah’ın kitabı ve Nebi’nin sünnetidir.” (Hasen Hadis: Malik, 1599)
“Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan biri hariç hepsi cehennemde olacaktır. Ashab; ‘kimdir bunlar ya Resulullah’ diye sorunca Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur; ‘Benim ve ashabımın yolu üzere olanlardır.’” (Hasen Hadis: Tirmizi 2565; Hakim 407; Mu’cemu’l-Evsat 4886; Mu’ceniu’s-Sağir 724…)
Fitnelerin dehşetle yaşandığı her biri birbirine haklı veya haksız sıfatlar taktığı zamanımız açısından en büyük fitne (Allah’u alem) tağutların tekfir edilerek reddedilmemesi ve hakimiyetin sadece Allah (azze ve celle)’a verilmemesidir. Bu konuda bir çok insan bir çok şey söylemiş ve halen de söylemektedir. Kendilerini tevhide nispet edenlerden kimisi tağutu kavram olarak tekfir etmekte, ancak tağuti sistemlerin tağut olan yöneticilerine bunu indirgeyememektedir. Kimisi tağut olan yöneticileri tekfir etmekte ancak bunu tağuti sistemlere yardım eden ve destek olanlara indirgeyememektedir. Kimileri de tağuti sistemleri ve yardımcılarını genel olarak tekfir etmekte ancak bu yazıya sebep olunduğu üzere hakimiyeti Allah (azze ve celle)’tan başkasına vererek tağuttan hüküm istemeye cevaz vermektedir.
Bu taifelerden her birinin kendince delil olduğunu öne sürdükleri dayanakları vardır. Ancak unutulmamalıdır ki, Kur’an ve sünneti anlamada esas olan selefin anladığı üzere olmaktır…
Asırlardır selef ve halef ulemasından tağutlara muhakeme olmaya cevaz veren tek bir satır dahi nakledilmemiştir. Aksine bunun küfür olduğuna dair icma nakledilmektedir.
Şimdi birileri çıkarak, selef ve halef ulemasının göremediğini ben gördüm diyerek kendi reyleriyle konuya “delaleti zanni” bile olmayan çeşitli ayetleri tağuta muhakeme olmanın cevazı noktasında delil getirmeye kalkışmaları, yukarıda ifade olunduğu üzere ulemanın sözlerini çarpıtarak nakil diye sunmaları tarifi ilim ve edep sınırlarını aşan bir durumdur. Buna sebep olan bir çok neden olabilir. Ancak buna sebep olan en büyük neden hiçbir alimin söylemediğini söylemeye cüret etmektir. Nitekim İbn Teymiyye (rahimehullah) şöyle demektedir: “Sonrakilerin öncekilerden ayrı olarak ortaya koydukları ve daha önce hiçbir kimsenin dile getirmediği her görüş hatadır. Nitekim İmam Ahmed b. Hanbel şöyle demiştir: ‘Bir imamın olmadan bir mesele hakkında konuşmaktan sakın.’ “ (Mecmuu’l Fetava)
Evet, büyük muhaddis İmam Ahmed b. Hanbel (rahimehullah), bir imama dayanmadan görüş bildirmekten sakındırmaktadır. Zira kendisinden önce hiçbir kimsenin söylemediğini söylemek iki halden birinde olmayı gerekli kılar. Bir kişi ya delidir, ya da din’de delik açmaya çalışan bir zındıktır (zahirde Müslümanmış gibi görünen gerçekte dini tahrif etmeye kalkışan bir kafirdir)
Ve bu kişiler farkında olmasa bile 1431 yıldır ümmetin alimlerinin bilmediğini bulmak iddiasıyla ümmetin 1431 yıldır dalalet üzerine birleştiğini iddia etmektedirler. Ancak bu kimseleri bizzat Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) yalanlamaktadır. O (sallallahu aleyhi ve sellem) da şöyle buyurmuştur: “Allah ümmetimi dalalet üzerinde birleştirmez.” (Mütevatir Hadis: Tirmizi 2167; Ebu Davud 4253; İbn Mace 390; vd…)
Öyleyse Kur’an ve sünnetten başkasına delil olma özelliği verilmemelidir. Kur’an ve sünneti anlamada ise alimlerin bildirdiğinin dışına çıkılmamalıdır. Herkes haddini bilmeli, Allah (azze ve celle)’a hesap vereceği günün dehşetinden korkmalıdır.
Tağutlara muhakeme olmanın küfür olduğuyla alaklı olarak yukarıda zikrettiğimiz Kur’an ve sünnet nasslarından istidlal eden ehl-i sünnet alimlerimizin icma ederek söylediği gibi bunun kişiyi İslam din’inden çıkaran küfür olduğunu söylüyoruz.
Bu risalede bulunan hatalar bizden ve şeytandandır. Doğrular ise İslam’dandır. Hamd, arş’ın Rabbi, Samed olan Allah Tebareke ve Teala’ya mahsustur.








tevhid-imucadele demişki 18 Temmuz 11 01:54
s.a kardeş özel olarak görüşebilirmiyiz çok önemli lütfen bana ulaş. xxx@xxx.com msn adresim
Ebu Hamza demişki 24 Temmuz 11 13:34
Epostanızı yayınlamadan evvel yeniden düzenledim sakıncası olabilir diye. Hangi konuda görüşmek istersiniz bilemiyorum ama msn kullanmıyorum. Dilerseniz yorum olarak yazın söylemek istediklerinizi ben yayınlamadan okurum ve gerekirse silerim. Böylelikle iletmek istediğinizi bana iletebilirsiniz vesselam