Hamd, alemlerin Rabbi Allah içindir. Salat ve selam peygamberimiz Muhammed’e (sav), onun ali’ne, ashabına ve kıyamete kadar onun yolunu takip eden şehidler, sıddıklar ve salihlerin üzerine olsun. Rabbim bizleri de salih kullar zümresine katsın. (Amin)

   Her insanın Müslüman  olabilmesi için, Kelime-i Tevhidi tam olarak bilip ve söylemesi gerekir. Kelime-i Tevhidi anlamak için de  Kur’an'ı  anlamak  gerekir, bu bağlamda,  Kur’an'ın anası  olan  Fatiha  suresini anlayalım.

   Günlük  beş  vakit  namazın  her  rekatında, Fatiha  okunması emredilmiştir. Üzerinde düşünelim, acaba niçin başka sure değil de Fatiha? Allah-u Alem, bunun hikmeti, Kur’an'ın özünün bu surede gizli oluşudur. Bir başka yönüyle geçmişte sapıtan insanların sapıklık noktalarına Muhammed (sav) ümmetinin dikkatini çekmektir.

   İşte, eğer  geçmiş  sapıklar  türünden  birileri  bizim  zamanımızda  karşımıza  çıkarsa,  günlük beş vakit okuduğumuz Fatiha ile onlara karşı duralım, bakalım Fatiha'da ne diyoruz;

1. Rahmân ve rahîm olan Allah'ın adıyla. 2. Hamd  (övme ve övülme),  âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.   3. O, rahmândır ve rahîmdir. 4. Ceza gününün mâlikidir.   5.  (Rabbimiz!)  Ancak  sana  kulluk  ederiz  ve  yalnız senden medet umarız. 6. Bize doğru yolu göster. 7. Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu; gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil!
     "Hamd, tüm alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur." Neden  alemlerin  Rabbi  diyoruz da  yaratıcısı  demiyoruz?  Çünkü, geçmiş sapık kavimler çoğunlukla Allah (cc)'ın  yaratıcı  olduğunu  kabul  etmişlerdir.  Fakat  Rab  oluşuna  itirazları  olmuştur.  Çünkü Rab kelimesi Arapça'da şu anlama gelir; melik ve malik, kefil olan, rızık veren, ihtiyaçları karşılayan, koruyucu hükümran, kanun koyan, yöneten ve düzenleyen.

    İşte  geçmiş  kavimlerin  kafir  olanları,  Allah'tan  başka  kanun  koyucu, rızık verici kabul ediyorlardı. Böylece Allah'tan başka Rab ediniyorlardı. Tağutlaşıp azanlar hep  bu noktada  haddi  aşıyorlardı.  Bakın, firavun;  “Ben sizin en büyük Rabbinizim”  diyordu.  İşte  Firavun  kendisinin  yaratıcı  olduğunu  değil, kanun koyan, terbiye eden, rızık veren olduğunu iddia ediyordu. Firavun'a göre Mısır'ın maliki kendisiydi. İnsanlar da  orada rızıklanıyorlardı. Yine kanun  koyarak insanları itaat ettirip terbiye ediyordu ve böylece de sahte ilah oluyordu.

   İşte Fatiha'da  bu noktaya dikkat çekiliyor. Yani bir gün Muhammed (sav)  ümmetinin  başına Allah'ın kanunlarından  başka kanun koyan gelirse; "Ben Fatiha'da Rab olarak Allah'ı kabul ettim, Firavun ve onun  gibi  sahte  ilahları  reddettim.  Dolayısı ile sizin gibilere itaat etmiyorum, düşman oluyorum, yoksa günde beş vakit namazın her rekatında okuduğum Fatiha'ya ters düşmüş olurum." diyebilsin.

   Bakın  Kur’an-ı  Kerim’in  birçok  ayetinde,  özellikle  Rab  kelimesi kullanılmıştır. Allah Teala şöyle buyuruyor;
“Hani Rabbin Ademoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutup ' Ben sizin Rabbiniz değil miyim?'  diye buyurmuştu, onlar da; 'Evet, şahit olduk.' demişlerdi. Kıyamet günü bizim bundan haberimiz yoktu demeyesiniz diye. Yahut,' daha önce sadece atalarımız Allah'a  ortak  koşmuşlardı, biz de  onlardan sonra gelen kuşaktık. Şimdi o batıla sapanların işledikleri yüzünden bizleri helak mı edeceksin? demeyesiniz diye. İşte  biz  ayetlerimizi  böyle açıklarız.” (A’raf 174)
   Bakınız dikkat edilirse, Allah Teala ruhlar aleminde bize, yaratıcınız kim diye sormuyor da, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diyor. Çünkü Allah Teala  ezeli ilmi  ile  biliyordu.  Kendisinin Rab sıfatına göz diken bazı tağutlar olacak. Yine  ezeli  ilmi ile  biliyordu ki, böylesi tağutlara itaat ederek, Allah'ı değil de başkasını  Rab  edinenler  ortaya  çıkacak.  İşte  kullar  mazeret göstermesinler, itiraz hakları olmasın diye Allah, ruhlar aleminde, bizden söz almıştır.

Yine bir başka ayette Allah Teala şöyle buyuruyor;
“De ki, şüphesiz benim namazım, ibadetim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur.Ben bununla emrolundum ve ben Müslümanların ilkiyim. (En’am 162-163)
  …. Ruhlar aleminde  verdiğimiz  sözden  sonra,  tekrar  bir  daha  bütün  varlığımızla, Allah  Teala'nın  Rab olduğunu  kabul  edip,  teslim  oluyoruz .  Bakınız,  Allah  Teala'dan  başkasını  Rab  edinenlerin  müşrik olduğunu Allah (c.c) bize şöyle haber veriyor;
"Onlar,  Allah'ı bırakıp  alimlerini,  rahiplerini, Meryem oğlu Mesihi  Rab  edindiler. Halbuki  onlar  bir tek,  ilaha  ibadet  etmekten  başkasıyla emrolunmamışlardı. O’ndan başka ilah yoktur. O, bunların ortak koştukları her şeyden münezzehtir.”  (Tevbe 31)
   Bu ayetin  tefsirinde  hemen  hemen  bütün  tefsirciler,  Tirmizi'den rivayet olunan şu hadisi naklederler; Adiyy b. Hatem'den  şöyle  dediği  rivayet edilir. Boynumda altın bir haç olduğu halde Peygamber (sav)'in huzuruna  vardım. Şöyle buyurdu;“Bu da ne oluyor Ey Adiyy? Şu putu üzerinden at.” O'nu Tevbe Suresi'nde,  “Onlar, Allah'ı bırakıp alimlerini, rahiplerini, Meryem oğlu Mesih'i Rabler edindiler.” buyruğunu okurken dinledim. Sonra şöyle dedi;“Onlar bunlara ibadet etmiyorlardı, fakat kendilerine bir şey helal  kıldıkları vakit, onu helal belliyorlar. Haram kıldıkları vakit haram belliyorlardı."(Kurtubi Tefsiri C.8 s.198)

   Ayette geçen ahbar, yahudi alimlerinin adıdır. ruhban  ise, hıristiyan alimlerin adıdır. Bunları ne şekilde Rab  edindiklerini  Elmalılı  anlattıktan  sonra; "şimdi günümüzde o Rab edinilenlerin yerini, parlamentonun aldığını"  söylüyor.  Demek  oluyor  ki,  parlamentoya  itaat  etmek,  onları  Rab  edinmektir.

   İşte bu gerçeğe parmak bastıktan sonra yine bakıyoruz, öldükten sonra kabirde sorulan ilk soru, Rabbin kim?,  Nebi’n  kim ?  sorusu,  neden?  Çünkü  kişi, parlamentoya  itaat  ettiyse orada Rabbim  Allah diyemeyecek, rabbim parlamento diyecek. Rab olarak, yani kanun koyucu, terbiye edici olarak Allah’ı (c.c) tanıdıysa işte o zaman Rabbim Allah (c.c) diyecek.  

  "Errahmanirrahim" : Yüce Allah, alemlerin Rabbi olmakla kendi zatını nitelendirdikten sonra, Rahman ve Rahim olmakla da nitelendirmesinde korkutma anlamı bulunduğundan dolayı,  hemen  akabinde  “Rahman, Rahim”  ile  nitelendirmiştir.  Çünkü bu da, korkutmanın aksi olan, teşviki  ihtiva  etmektedir.  Böylece  yüce  Allah,  hem  kendisinden  korkmayı,  hem de  nimetlerine ümit beslemeyi ifade eden niteliklerini bir arada zikretmiş olur. Bu ona itaatte daha çok yardımcı olsun, isyandan daha çok uzaklaştırıcı olsun diye böyle gelmiştir. Tıpkı yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi;                         
“Kullarıma haber ver ki; Ben gerçekten mağfireti bol ve Rahim olanım. Benim azabımda elbette en acıklı azaptır.” (Hicr 49-50)
 (O, yüce Allah) günahları bağışlayan, tevbeleri kabul eden, azabı şiddetli olan ve nimeti geniş olandır.”  (Mü’min 3)  (Kurtubi Tefsiri c.1 s. 372)

   Allah Teala, Rahman sıfatı ile kafir Müslüman ayırt etmeksizin bu dünya da bütün canlılara merhamet eder.  Rahim  sıfatıyla  ahirette  sadece  Müslümanlara  merhamet eder. (Bu mana da ki ifadeler için Bkz. Elmalılı M. Hamdi Yazır)

 " O, Din gününün maliki (sahibi)dir": Din gününün sahibi buyrulmuştur ve burada, uyarı ve korkutma biraz açıkça ortaya konmuştur. Çünkü din kelimesi Arapça'da ceza, hesap, kaza, siyaset, itaat, adet, hal,  kahır,  nihayet  bütün  bunlarla ilgili ve hepsinin binası ve ölçüsü olan millet ve şeriat manalarına gelir.  Bu,  doğrudan  doğruya  kıyamet  manalarına  gelmez. (Hak  Dini Kur’an Dili)

   Kur’an'ın çeşitli ayetlerinden Din kelimesinin kanun manasında olduğunu görüyoruz.  Allah Teala şöyle buyuruyor;                                                                                                                                  
"İşte biz Yusuf için böyle bir plan düzenledik, yoksa hükümdarın dinine (yürürlükteki kanuna) göre  kardeşini (yanında) alıkoyamazdı.” (Yusuf 76)
  Net bir şekilde görüyoruz ki, kralın dininden  kasıt,  kralın  kanunudur.  İşte böylece şunu  anlıyoruz;  Allah  Teala'nın Rab, Rahman ve Rahim oluşu Fatiha'da bize öğretildikten sonra kanun koyuculuğu da öğretiliyor. Çünkü Rab olarak kralı kabul edenler, kralın kanununa itaat eder. Allah Teala şöyle buyuruyor;                            
“Muhakkak Allah katında din İslam'dır.”  ( Ali-İmran 19)
  Kralın, yani tağutların kanunlarının Allah nezdinde hiçbir geçerliliği olmadığı gibi, böyle kanunlara itaat edenlerinde Allah (c.c)'ın dini ile bağlantısı yoktur.  Allah Teala şöyle buyuruyor;
"Kim  İslam'dan  başka  bir  din  ararsa,  ondan  asla  kabul  olunmaz  ve  ahirette de en büyük zarara uğrayanlardandır.” ( Al-i İmran 85)
   Fatiha suresinde din ifadesiyle, Allah Teala'nın, kanun koyucu olduğunu, bu kanunların aksinin Allah (c.c) nezdinde  hiçbir  geçerliliğinin  olmadığını  ve  İslam'dan  başka din, (kanun) arayanın da büyük bir azaba çarptırılacağını ilgili ayetlerde görüyoruz.

   Öğreniyoruz ki,  geçmiş  ümmetlerin  düşmüş  olduğu  sapıklıklara  düşmeyelim. Çağımızın Firavun ve Nemrutlarını, tereddütsüz reddedelim. Böylesi tağutların, Allah'(c.c)'ın emirlerine muhalif olan kanunlarına İslam'ın  hiçbir  ihtiyacının  olmadığını  bilelim.  Çünkü  İslam'da hiçbir eksiklik yoktur.                               

 Allah (c.c) şöyle buyuruyor;

 “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak  İslam'ı  beğenip  seçtim.”  (Maide 3)  İşte bu ayette de görüyoruz ki, din, kemale ermiştir.  (tamamlanmıştır)  Hiçbir eksiği, gediği yoktur. Allah'ın kanunundan başka kanun arayan veya  Allah'ın  şeriatının  dışında  şeriatlara  uyan  kimse  Allah'ın bu ayetine muhalif olur ve hangi şeriata uymuş  ise, o şeriatın sahibinin dinine girmiş, ona ibadet etmiş olur. İşte biz böylelerini reddederek Fatiha da şunu söylüyoruz;

   “Yalnız sana ibadet eder, yalnız senden yardım dileriz.” İbadet  ederiz  anlamı,  itaat  ederizdir.  İbadet,  itaat ve zilletle  boyun eğmek demektir. (Kurtubi c.1 s.380)

    Yani  başkalarına  itaat  etmeyiz. Rab  olarak Allah'ı kabul ettik, O'ndan başka Rab, ilah yoktur. Çağdaş Firavunların kanun ve hükümlerini hiçe  sayarız. Tağutların  baskı  ve  zulümlerine karşı Allah’tan yardım dileriz. Mekke müşriklerinin yaptığı gibi sahte  ilahlardan  yardım  dilenmeyiz. Bu arada çağdaş müşrikler gibi;  türbeden, ağaçtan, yatırdan, şeyhlerden  ve  benzerlerinden,  yardım  dileyerek,  Allah’tan  gayrı ilah edinmeyiz.  Çünkü  iman  edenlerin  velisi,  sahibi,  yardımcısı,  Allah’tır.  Allah’tan  gayrı  ilah edinerek, onlardan yardım dileyen kafirlerin yardımcısı ise tağuttur.

 Allah Teala şöyle buyuruyor;  

“Allah,  iman  edenlerin velisidir.  Onları  karanlıklardan  nura  çıkarır.  İnkar  edenlerin  velileri  ise  tağuttur.  Onları nurdan karanlıklara çıkartır. İşte onlar ateştedirler onlar orada ebedi kalıcıdırlar.” (Bakara 257)
İşte Allah’tan başkasını veli, sahip edinerek ondan yardım isteyenin sonu imansızlık ve ebedi cehennemdir. Bu sebeple yalnız Allah’a ibadet eder ve ondan yardım dileriz. Zaten bizlerin yaratılma gayesi, Allah’a kulluktur. Allah Teala şöyle buyuruyor;

“Ben cinleri de insanları da ancak  bana  ibadet  etsinler  diye  yarattım” (Zariyat 56)
  Bakınız  Allah  (c.c), bizleri  sadece  emir  ve kanunlarına itaat edip, ibadet edelim diye yaratmıştır. Mücahid’den gelen rivayette bu ayetin manası, ben onlara emirler vermek, yasaklar koymak için yarattım demektir. (Kurtubi c.16 s. 385)

   Yine itaatin ibadet manasına geldiğine dair açıklamalar için, Elmalılı, Fi zilal, Mevdudi, Said Havva, Ö.N.Bilmen tefsirlerine bakınız.

   Buraya kadar anladık ki, din kanundur. Din vaz’eden de, yani kanun koyan da Rab’dir. İtaat ise ibadettir. Kişi kimin kanununa itaat ederse ona ibadet etmiş ve Rab edinmiştir. Bu gerçeği öğrendikten sonra, Allah tan başka Rab edinme fitnesinden Allah’a sığınıyor ve diyoruz ki;

  "Bizi dosdoğru yola ilet" : Yani İslam yoluna, İslam şeriatına. İmam Ahmed en Nevvas b. Sem’andan, o da Resulullah (s.a)'dan şöyle söylediğini rivayet eder; "Allah  (c.c) şöyle bir misal getirdi: "Bir sırat-ı müstakim vardır. Bunun her iki yanında yüksekçe iki duvar, bu duvarlar da açık kapılar, kapıların üzerinde sarkıtılmış perdeler ve sıratın kapısında şöyle diyen bir davetçi, Ey insanlar, hepiniz bu sırat’a (dosdoğru yola), giriniz ve eğri büğrü yollara sapmayınız. İnsan bu kapılardan herhangi birisini açıp girmek istediğinde, bu sıratın üst tarafından bir davetçi şöyle der, Sakın ha! Bu kapıyı açmayasın, bu kapıyı açtığın takdirde, ondan içeri girersin. İşte bu sırat (yol)  İslam'dır. Bunun iki yanındaki yüksek duvarlar, Allah'ın çizdiği sınırlardır. Açık kapılar Allah'ın yasaklarıdır. Sırat’ın başındaki davetçi,  Allah'ın kitabıdır. Sıratın üzerinden seslenen davetçi ise, her Müslüman’ın kalbindeki Allah'ın tayin ettiği öğütçüdür.”

   İşte ey Müslüman, senin yolun İslam'dır ve bu yolun iki tane davetçisi vardır. Birisi fıtratın, diğeri İlahi vahyin davetçisi. O bakımdan haramları irtikab ederek (işleyerek) İslam'a karşı kusurlu olma. Yoksa şeytani yolların girdabına yuvarlanırsın. (El Esas Fit- Tefsir c. 1 s. 48-49)

 Kardeşler; doğru yol bu hadis-i şerif ile belirtilmiştir ki, o da Allah'ın hükümleridir. Sağında ve solunda ayrılan yollara sapmayalım, Kur’an'a kulak vererek böylesi sapıkların fitnesinden kurtulalım.  Sırat-ı Müstakim, dosdoğru yoldur. Kur’an ve sünneti kendimize rehber edinir, İslam yoluna devam edersek, bizleri cennete götürür. Bunu bırakıp demokrasi, komünizm gibi, batıl dinlerin sistemlerini kendimize yol, araç edinirsek,bizi küfre ve cehenneme götürür.  Allah korusun. Bakınız Allah Teala bu konuyla ilgili şöyle buyuruyor;

“Şüphesiz ki bu benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun. Başka yollara uymayın. Sonra sizi, O’nun yolundan ayırırlar. İşte sakınırsınız diye, Allah sizlere bunları tavsiye etti.”  (En’am 153)
    Darimi, Abdullah b. Mesud (ra)'dan şöyle denildiğini rivayet eder; "Rasulullah (sav) bir gün bize bir çizgi çizdi, sonra şöyle buyurdu“ İşte bu, Allah'ın yoludur.” Daha sonra onun sağında bir takım çizgiler, solunda da birtakım çizgiler çizdi. Sonra da buyurdu: “ Bunlardan her birisinin başında ona çağıran bir şeytanın bulunduğu bir takım yollardır.” sonra da bu ayet-i Kerimeyi okudu." (Kurtubi c. 7 s. 237)

  Hadis imamları Ebu Hureyre'den şöyle dediğini rivayet ederler; Rasulullah (sav) buyurdu ki: “Size neyi emrettiysem onu alınız. Size neyi yasakladıysam ondan da uzak durunuz.”

   İbni Mace ve başkaları da, El İrbad b. Sariye'den şöyle dediğini naklederler: "Rasulullah (sav) bize öyle bir vaaz da bulundu ki, ondan dolayı gözler yaşardı, ondan dolayı kalpler korkuyla titredi; ey Allah'ın Rasulü! dedik, bu adeta veda edenin öğüdüne benzemektedir. Bize neyi tavsiye edersin? Şöyle buyurdu: “ Ben sizi (hiçbir şüphe ve tereddüt gerektirmeyen) apaydınlık yol üzerinde bıraktım. Onun gecesi de gündüzü gibidir. Benden sonra bu yoldan, helak olanlardan başkası sapmaz. Aranızda yaşayacak olanlar, pek çok ayrılıklar görecektir. Size benim sünnetimden ve benden sonra hidayet bulmuş, Raşit Halifelerin sünnetinden, bildiğinize bağlı kalmanızı tavsiye ediyorum. Onlara dişlerinizle kavrarcasına sımsıkı sarılınız. Sonradan uydurma işlerden (bid’atlerden) de sakınınız. Çünkü şüphesiz her bid’at sapıklıktır. Size itaat etmenizi tavsiye ediyorum. İsterse başınızdaki Habeşli bir köle olsun. Şüphesiz mü’min burnuna halka takılmış deve'ye benzer, nereye çekilirse oraya gider." (Kurtubi c. 7 s. 239)          

   Kardeşler, bu Hadis-i Şeriflerde de görüyoruz ki, Kur’an'a, Sünnet'e ve Raşit Halifelerin sünnetine sımsıkı sarılmak lazım, öyle ki, dişlerle kavrar gibi. Müstakim yola devam etmek, bu yoldan ayrılan yollara sapmamak gerek. Sapan yolların başındaki bu yollara çağıran, şeytan veya şeytanlaşmış insanların davetini, elimizin tersiyle itelim. Yoksa, yahudi ve hıristiyanlar gibi, fırka, fırka olup sapıtırız. Allah korusun. Bakınız, İbni Ömer'den şöyle dediği rivayet edilmiştir. "Rasulullah (s.a.v) buyurdu ki: “ Şüphesiz İsrail oğulları’nın başına gelenlerin aynısı, adım, adım ümmetimin de başına gelecektir. O kadar ki, Onlardan herhangi bir kimse, annesine açıkça varıyor ise, ümmetimden de bu işi yapan çıkacaktır. Ve şüphesiz israiloğulları, yetmiş iki millete (fırkaya)  ayrılmıştır. Benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır, hepsi cehennemde olacaktır, Bir tanesi müstesna." Peki bu fırka hangisidir ey Allah'ın Rasulü, diye soran ashaba Hz. Peygamber (sav); “Benim ve ashabımın yolunu takip edenler.” diye cevap vermiştir. (Kurtubi c. 4 s. 312)
1. Rahmân ve rahîm olan Allah'ın adıyla. 2. Hamd  (övme ve övülme),  âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.   3. O, rahmândır ve rahîmdir. 4. Ceza gününün mâlikidir.   5.  (Rabbimiz!)  Ancak  sana  kulluk  ederiz  ve  yalnız senden medet umarız. 6. Bize doğru yolu göster. 7. Kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu; gazaba uğramışların ve sapmışların yolunu değil!
     "Hamd, tüm alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur." Neden  alemlerin  Rabbi  diyoruz da  yaratıcısı  demiyoruz?  Çünkü, geçmiş sapık kavimler çoğunlukla Allah (cc)'ın  yaratıcı  olduğunu  kabul  etmişlerdir.  Fakat  Rab  oluşuna  itirazları  olmuştur.  Çünkü Rab kelimesi Arapça'da şu anlama gelir; melik ve malik, kefil olan, rızık veren, ihtiyaçları karşılayan, koruyucu hükümran, kanun koyan, yöneten ve düzenleyen.

    İşte  geçmiş  kavimlerin  kafir  olanları,  Allah'tan  başka  kanun  koyucu, rızık verici kabul ediyorlardı. Böylece Allah'tan başka Rab ediniyorlardı. Tağutlaşıp azanlar hep  bu noktada  haddi  aşıyorlardı.  Bakın, firavun;  “Ben sizin en büyük Rabbinizim”  diyordu.  İşte  Firavun  kendisinin  yaratıcı  olduğunu  değil, kanun koyan, terbiye eden, rızık veren olduğunu iddia ediyordu. Firavun'a göre Mısır'ın maliki kendisiydi. İnsanlar da  orada rızıklanıyorlardı. Yine kanun  koyarak insanları itaat ettirip terbiye ediyordu ve böylece de sahte ilah oluyordu.

   İşte Fatiha'da  bu noktaya dikkat çekiliyor. Yani bir gün Muhammed (sav)  ümmetinin  başına Allah'ın kanunlarından  başka kanun koyan gelirse; "Ben Fatiha'da Rab olarak Allah'ı kabul ettim, Firavun ve onun  gibi  sahte  ilahları  reddettim.  Dolayısı ile sizin gibilere itaat etmiyorum, düşman oluyorum, yoksa günde beş vakit namazın her rekatında okuduğum Fatiha'ya ters düşmüş olurum." diyebilsin.


Yazarın diğer yazılarını göster >>