| 21 Ağustos 2009

İkrah İbn Hacer El-Askalani’nin yaptığı tarifle “Başkasını yapmak istemediği bir şeyi zorlamak anlamına gelir.”1 İkrah kelimesi [krh] kökünden yani (kaf-ra-ha) harflerinden türetilmiş bir kelimedir. Arapçada bu kökten türeyen kelimeler bir şeyi istememek, bir şeyden tiksinmek hoşuna gitmemek gibi anlamlar ihtiva ederler. Bu kökten gelip Türkçede kullanılan bazı kelimeler misal verecek olursak mesela “mekruh” Şeriat nezdinde hoş görülmeyen filer ifade eder. Keza bir şeyi kerhen kabul etmek veya yapmak, istemeyerek hoşa gitmeyerek yapmak demektir. Anlaşılacağı üzere ikrah kavramı, kişinin normal şartlarda yapmayacağı bir şey tehdit ve baskıdan dolayı iğrenerek ve benimsemiyerek yapmasını ifade etmek için kullanılan bir kavramdır. İkrah meselesiyle alakı alimler bir çok görüş beyan etmişlerdir. Bir çok söz sarf etmişlerdir. Neticede ikrahın tarifi, sınırları, hangi konularda geçerli olacağı gibi olanlardan birbirinden farklı ve de çelişir gibi görünen bir çok görüş ortaya çıkmıştır. Bu konuda icma ettikleri meselelerde olmuştur.
İbn Mesud (R.a.): “Herhangi bir söz benden iki kamçıyı savuşturuyorsa onu söylerim”2 derken başkaları ise ikrahın sınırını biraz daha dar tutmuştur. Eğer kişi ikrah meselesinin hakikatini idrak edemezse bu konuda alimlerde nakledilen sözleri anlamakta zorlanır.
Öyleyse ikrahın mahiyeti ve hakikati nedir? İkrah konusu ile ilgili bütün nassları, Seleften gelen eserleri ve sözleri, müctehidlerin kavillerini incelediğimiz zaman şu neticeye varırız: “İkrah, rızanın zıddıdır. Kişinin iradesinin ortadan kalkarak iradesinin istediği zıddı olan bir yönden hareket etmesidir. Ama belli bir baskı havası olsa bile kişinin rızası tamamen ortadan kalkmadıysa iradesi kısman de olsa sürüyorsa ortada ikrah yani kişiyi mazur kılan ve de hadiste bahsedildiği gibi kişiden günahı kaldıran, sorumluluğu kaldıran bir zorlamadan bahsedilemez. Allah Rasulu’nden rivayete edilen meşhur haberde şöyle denilmiştir:
“Ümmetimden hata unutma ve işlemek üzere zorlandıkları şeyin sorumluluğu kaldırılmıştır.”3
Kurtubi (R.a) Bu rivayet hakkında şunları söylemektedir: “Bu haberin senedi sahih olmasa dahi ilim adamlarının ittifakı ile ihtiva ettiği mana sahihtir. Bunun kadı Ebu Bekir ibn Arabi ifade etmiştir. Ebu Muhammed Abdulhak ise hadisin isnadının sahih olduğunu söz konusu etmiş ve şöyle demiştir: “Ebu Bekir El-Avsili bunu ‘El-Fevaid’de, İbn Munzir de ‘Kitabul İkna’da zikretmiştir.”4
Hafız İbn Hacer (R.a) Buharinin “Kitabul İkrah” Başlığı altındaki hadislere yaptığı şerhin bir yerinden şöyle demektedir:
“İkrahın 4 Şartı Vardır:
1- Mükrih yani zorlayan kimsenin tehdit ettiği şeyi yapmaya gücü yetmesine karşılık mükrek yani zorlamaya maruz kalan kimse kaçarak bile olsa bu tehdidi savuşturmaktan aciz kalmalıdır.
2- Tehdide maruz kalan kimse kendisinden istenilen fiili yapmadığı takdirde tehdit eden kişinin söylediği tehditi yerine getireceğine yakin derecesinde zan taşımalıdır.
3- Zor kullanan kimsenin yaptığı tehdit o an için geçerli olmalıdır. Tehdit yönelten kimse “ Eğer şöyle yapmasan seni yarın döverim” dese bu tehdide maruz kalan kimse ikrah altında sayılmaz . Ancak tehdit yönelten kişi çok kısa bir zaman dilimini- Ttelafuz etse veya tehdiden dönmemek gibi bir bulunsa bu takdirde ikraha maruz kalmış sayılır.
4- Tehdide maruz kalan kimse yaptığı fiili gönül rızasıyla işlediğini gösterecek davranışlar sergilememelidir.”5
Hafızın saydığı bu şartlar hususunda alimler arasında ihtilaf olduğunu zannetmiyoruz. Bu şartları dikkatli inceleyen kimse kişinin küfür veya haram işlemesine ruhsat tanıyan zorlamanın ancak kişinin iradesini ortadan kaldıran bir zorlama olduğunu ve de kişinin o küfür sözünü söylemediği zaman, söz konusu tehdide maruz kalmasının kesine yakın bir ihtimalle gerçekleşmesi gerektiğini idrak ederler.
Evet hafızında zikrettiği gibi alimler ikrahın mahiyeti hususunda ihtilaf etmişlerdir. Öldürme, herhangi bir organı kesme, şiddetli bir şekilde dövme, uzun süre hapsetme tehdidi ittifakla geçerli kabul edilirken, hafifçe dövme yada bir iki gün hapsetme tehdidinin geçerli olup olmadığı noktasına ihtilaf etmişlerdir.6 Ancak bütün ihtilaflar dikkatle incelenirse alimlerin peşinde olduğu hususun ne olduğu ortaya çıkar, o da insanın ihtiyarını, iradesini ve rızasını hangi tür tehdidlerin ortadan kaldırdığını bulmaktır. Her alim kendi anlayışı ve kapasitesi nisbetinde insanın iradesinin ne zaman ne şekilde ortadan kalktığını tesbit etmeye çalışmıştır. Bu konuda içtihad edenler hadiste beyan buyurulduğu gibi hata da, İsabette etseler Allah’ın rızasını hedefledikleri müddetçe İnşaAllah ecirlerini almışlardır. Zira bu olay yani ikrahın mahiyetini tesbit etmek içtihada açık bir olaydır. Bunun en büyük sebeblerinden biride ikrahın mahiyetiyle alakalı naslarda bir açılama olmamasıdır. İkrah meselesini gerek kelime gerekse muhteva itibariyle ihtiva eden Kur’an ve Sünnet naslarının hiç birisinde hakkında icma edilen ve de ikraha dahil olduğu gerek aklen gerekse naklen sabir olan ölüm tehdidi ve işkence gibi hususlar haricinde kalan hapis, bağlama vb konuların ikraha girip girmediği hususunda kat’i bir izah yoktur. Şüphesiz ki Allah unutkan (Haşa) değildir. Bunun böyle olmasının mutlaka bir hikmeti vardır. Bunun hikmeti Allahu alem ikrahın zamana, zemine ve kişiye göre değişen bir kavram olması olabilir.
Necd Alimlerinden Hamd b. Atik (r.a) Vela-Bera meseleleriyle alakalı kaleme aldığı hacmi küöük kıymeti büyük bir risale olan “Sebil’un Necat Ve’l Fikak Muvalat’il Mürtedin Ve’l Etrak” Adlı eserinde ikrah meselesini açıklarken:
“İnsanların çoğunun mazaret olarak addettiği şeylere gelince şüphesiz bunlar şeytanın süslemesi ve aldatmasıdır. Böylece bazı kimselere şeytanın dostları mesnetsiz korkular saldığında onlar bu durumda müşriklere zahiren uyum göstermenin, onlara itaat etmenin caiz olduğunu zannettiler, onlardan bir kısmınada şeytan, dünyevi arzuları süslü gösterdi onlarda böyle şeylerden dolayı müşriklere muvafakat edebileceklerini zannettiler. Böylece bu cahillere ikrah altında oldukları telkinini yaptı. Halbuki alimler ikrahın mahiyetini açıklamışlardır.”7 dedikten sonra şu sözleri nakletmektedir.
“Bütün mezhebleri inceledim ve gördüm ki ikraha maruz kalan kişinin durumuna göre ikraın hükmüde değişiyor. Hibe vb konularda mazaret olan ikrah küfür sözü söyleme hususunda mazaret sayılmıyor. Küfür sözü söylemeye ruhsat veren ikrahın ancak işkence dayak ve bağlamada söz konusu olabileceği nasslarda belirtilmişken salt sözlü tehdidin ikrah sayılmayacağı da beyan edilmiştir. Keza bir esir kafirlerin kendisinin evlenmesine izin vermeyeceklerinden veya karısından ayıracaklarından korksa sırf buna dayanarak küfür kelimesi konuşması caiz olmaz halbuki bir kadın kocasına evini hibe etse fakat sonra onun kendisini boşayacağından veya kötü muamele edeceğinden cekinirse evi hibe etmekten vazgeçebilir. Böylece boşanma ve kötü muamele korkusu bu konuda ikrahtan sayılır. Fakat böyle bir şey küfür hususunda ikrah sayılmaz, esirde olduğu gibi... [İbn Teymiyenin sözü burada bitti]
Hamd b Atik Şeyhulislam’ın bu sözünü naklettikten sonra konuyu şöyle noktalıyor:
“İşte bu böylece bilinir. Ve insanların bir çoğunun içinde bulunduğu vakıa iyice tesbit edilirse Allah rasulunun şu hadisinin manası daha iyi anlaşılır:
“İslam garip olarak başlamıştır ve başlangıçtaki gibi garipliğine geri dönecektir.”8
Öyleyse hafızın Feth’de naklettiği şu tarz rivayetleri doğru anlamak gerekmektedir.
“Abd b Humeyd’in sahih isnadla naklettiğine göre Hz.ömer (r.a) şöyle demiştir: “Bir kimse hapse atıldığında veya işkenceye maruz kaldığında canından emin değilse ikrah altındadır” Kadı Şureyh’ten buna benzer olarak daha uzun bir rivayet nakledilmiştir. Bu Rivayette şöyle deniyor
“Dört şey vardırki bunlarla ikrah gerçekleşir: Hapse atmak, Dövmek, Tehdit etmek ve bağlamak ve İbn Mesudun meşhur sözü.”9
Kişi ikrahın mahiyetini anlamadan ve içinde bulunduğu durumun ikrahın şartlarına uyup uymadığını tesbit etmeden bu tarz fetvaların zahirine sorulur ve de her türlü hapsi ikrah sayar, iki tane tokat yememek için küfür sözü söylemenin caiz olduğu zannına kapılırsa hataya düşer hatta Hamd b Atik merhumun bahsettiği türden kişiler gibi yerine göre küfrede düşebilir.
Dikkat edilirse hapisle alakalı sözler bir nass değildir, alimlerin içtihadlarıdır, kişi bu sözlerin kiminle alakalı olarak hangi şartlarda söylendiğini göz önüne almadan sadece içinde geçen “hapis” kavramını alır hapisle alakalı her şeye bu fetvayı tatbik ederse şeriatın gayesşni anlamış sayılmaz. İbn Teymiyenin de söylediği gibi mükreh yani ikraha uğrayan kişi sayısı kadar ikrah çeşidi vardır. Hatta çok açık olan ikrah halleri müstesna ikrah hakkında genel bir fetva verilemez taki tek tek ikraha maruz kaldığı iddia edilen kişilerin durumu açığa çıkana kadar... Şeklinde bir ifade kullansak abartmış olmayız Allahu alem.
Dikkatli bakılırsa alimler hapis, bağlama gibi şeyleri ikrah kapsamında değerlendirirken bunu mutlak bir fetva olarak değil belli gerekçelere dayalı bir görüş olarak zikretmişlerdir. Ömer (r.a)’dan nakledilen sözde “Hapsedilen veya bağlanan kimse canından emin değildir” denilmektedir ki bu olayı açıklığa kavuşturmaktadır. Yani hapsin ve zincire vurulmanın ikrah sayılmasının nedeni kişinin ölümden korkmasıdır. Hapse atan kişi direk ölümle tehdit etmesi bile neticede ne yapacağı meçhuldur. Hapis edilen ve bağlanan kişi etkisiz hale getirilmiş ve işi sadece hasmının insafına kalmıştır. Özellikle bu sözün söylendiği dönemin koşulları göz önünde bulundurulursa işin rahmeti daha iyi anlaşılır. Kişilerin can güvenliğinin sultanın iki dudağı arasında olduğu bir dönemde hapsin ikrah sayılması tabiidir. Fakat günümüz koşullarını düşündüğümüzde bu fetvayı olduğu gibi tatbik etmek mümkün görünmemektedir. Çünkü en azından şimdiki Türkiye şartları düşünüldüğünde hapse giren kişiler büyük oranda canlarına bir zarar gelmeden belli bir süre sonra, birkaç ay veya birkaç yıl sonra hapisten çıkacaklarına zannı galip yoluyla itikad etmektedirler. Belki 8-10 sene önce bu kadar emin olunmayabilirdi. Cezaevine giren kişiler genelde işkence görüyorlardı, gözaltında kayıp ve ölüm olayları sıklıkla yaşanıyordu. Ancak son yıllarda Avrupa birliğinin baskılarıyla ve diğer bazı sebeblerle bazı konularda bir iyileşme yaşandığı görülmektedir. Kuşkusuz kafirlere güven olmaz ancak şu dönemde cezaevine giren bir kimse eğer gerçekçi olmak icab ederse, cezaevinden ölüsünün veya sakat bir halde dirisinin çıkacağını pek fazla iddia edemez. Şu anda cezaevinde 3 kişilik koğuşlarda, yüksek güvenlik koşullarında kalan koğuşunda banyosu, mutfağı, hatta televizyonu bulunan günde üç öğün yemeği gelen haftada bir ailesiyle telefonda veya kapalı görüşte görüşebilen bir kişi kalkıpta alimlerin hapsin ikrah olduğuna dair kendi dönemlerinin koşullarında söylediği bir takım sözleri şablon gibi alıp kendilerinin ikrah altında olduğunu iddia etmesinin batıl olduğu açıktır.
Burada maksadımız bu imkanları bahşeden sistemi övmek değildir. Cezaevlerinde muhteşem koşullar altında bulunulduğunu iddia etmekte değildir, kuşkusuz hapisanede hürriyet engellenmiştir, bir çok hak mahkumlarin elinden alınmıştır. Ancak bu hürriyetin –kısmi- kısıtlanması kişinin iradesi elinden alacak bir seviyeye ulaşmamıştır. Bizim demek istediğimiz budur.
Alimlerin bu fetvaları geçerliliğini tamamen yitirmiştir demiyoruz, her dönemde geçerlidir demediğimiz gibi… Zaten İbn Teymiye (r.a.)’nın da işaret ettiği gibi ikrah meselesiyle alakalı her kişi ve koşul için geçerli olabilecek evrensel bir fetva vermek çoğu zaman mümkün değildir.
Gerçekten insanı canından veya canından olmasada bedeninin sağlığından organlarının zarar görmesinden endişeye sevkedecek bir hapis ve gözaltı süreci tekrar gündeme gelirse elbetteki ikrahda gündeme gelir. Dünyanın çeşitli yerlerinde bu tarz insanlık dışı koşulların yaşandığı yerler kuşusuzki vardır. Avrupadaki veya son yıllarda Türkiyede’ki cezaevi koşullarıyla ıraktaki ebu Gureyb veya Küba’dak ki Guantanoma cezaevlerinin koşulları elbetteki kıyaslanamaz ve yahut illegal bir birimin veya devlet dışı bir grubun eline düşen kimsenin durumuda yasal prosedür içinde gözaltına alınan kişinin durumuyla mukayese edilmez. Günümüzde de kişi kafirlerin elinde düştüğü andan itibaren can emniyetinin tehlikeye düşeceğini veya işkenceye uğrayacağını zannı galip yoluyla tesbit ettiyse bu konudaki ruhsatları kullanabilir. Ancak bu ruhsatı kullanmakta rasgele yapılabilecek bir şey değildir. Risalenin başında İbn Hacer’den naklettiğimiz, ikrahın şartlarıyla ilgili bölümü dikkatli okuyanların açıkca göreceği gibi kişi küfür sözünü söylemesi haricinde bir çaresi kalmadıysa yani kafirlerin istediği şeyi yapmadan onların elinden kurtulamayacağına zannı galip yoluyla itikad ettiyse ancak o zaman diliyle küfür sözünü söyleyebilir. Aksi taktirde küfür sözünü söylediği halde işkence ve tehdid devam edecek gibi görünüyorsa küfür sözü söylemesi yine caiz olmaz İbn Hacer’in “tehdide maruz kalan kimse kendisinden istenilen fiili yapmadığı takdirde, tehdid eden kişinin söylediği tehditi yerine getireceğine yakin derecesinde zannı taşımalıdır” sözüde buna yakındır. Zira bunun mefhumu muhalifi yani tersi düşünüldüğünde kişi fiili yaptığı halde tehdidin vuku bulması ihtimali devam ediyorsa o fiili yapmanın bir anlamı kalmamaktadır. Çünkü ikrah halinde kişinin küfür sözünü söyleme amacı vaki olan bir tehdidi savuşturmaktır. Söz konusu tehdidin ortadan kalkmama ihtimali varsa kişi gereksiz yere küfür söz söylemiş olur. Ancak kişi zannı galip yoluyla tehdidin ortadan kalkacağı düşünürde, kafir sonradan beklenmedik bir şekilde sözünden cayarsa bu ayrıdır orada Müslüman içtihadında hata etmesinden dolayı sorumlu olmaz Allahualem.
Netice itibariyle bütün bu anlattığımız meseleler kişinin belli bir sözü ve fiili işlemediği zaman bir takım şeylerle tehdit edilmesi durumunda söz konusu olur. Bizim tartıştığımız meselede böyle bir somut ve gayesi belli olan bir tehditte söz konusu değildir. Bir an için mevcut hapis halinin ikrah olduğunu farzetsek bile şu noktaya dikkat etmek gerekir: Şu anda hapishanelerde bulunan kimselere somut bir şey dayatılmamaktadır. Yani mesela “mahkemede ifade verirseniz sizi serbest bırakırız vermezseniz bırakmayız” şeklinde bir şey dayatılmıyor. Şu an hapse atılan kimseler belli suçlamalarla buraya getirilmiş. Eğer mahkeme kendi açısından bu suçlamaları isbat ederse ceza verilecek aksi takdirde serbest bırakacak. Müslümanların tağuti mahkemeyi tanımasının bu hususta etkisi olabilir de, olmayabilir de. Bu güne kadar resmi kanaldan böyle bir talep veya tehdit gelmiş değildir, bundan sonrada geleceğini zannetmiyoruz. Yani kısacası müslümanların hapiste kalmaları günümüz şartlarında tamamen –Allah’ın izniyle- mahkemenin vereceği karara bağlı, bizim yapacağımız her hangi bir fiile bağlı değildir. Bu durum –hemen hemen- bütün görülmekte olan davalarda böyledir. Mahkemeyi hertürlü tanıdığı halde üçer, beşer tane avukat tuttuğu halde halen içerde yatan bir çok kişi vardır. Hal böyleyken içerden çıkmasını sadece yapacağı bir takım küfür hareketlerine bağlı sayanlar ve de yattıkları oteli ikrah olarak değerlendirenler ancak şeytanın aldatmasına kapılmış olanlardır.
1[İbn Hacer El-Askalani, Sahihi Buhari Şerhi Fethu’l-Bari, 13/543 İkrah bölümü]
2[İbn Hacer El-Askalani, Sahihi Buhari Şerhi Fethu’l-Bari, 13/545]
3[İbn Mace –Talak:16]
4[İmam Kurtubi, Camiul- Ahkamul Kuran 10/279 (Nahl 16/106 Tefsiri)]
5[İbn Hacer El-Askalani, Sahihi Buhari Şerhi Fethu’l-Bari, 13/543]
6[İbn Hacer El-Askalani, Sahihi Buhari Şerhi Fethu’l-Bari, 13/544]
7[Mecmu’at’it Tevhid, 365]
8[Müslim, İman: 146, Ahmed 6/389, İbn Mace 3987 vd.]
9[İbn Hacer El-Askalani, Sahihi Buhari Şerhi Fethu’l-Bari, 13/544]

