1. İkrahın Hakikati ve İki Türü :

İkrahın Hakikati :

İkrah, sözcük anlamı itibarıyla “başkasını istemediği bir işe baskı altında tutarak mecbur etmek” tir. Bu severek ve rıza ile yapmaya aykırıdır. Bu bakımdan yüce Allah'ın şu buyruğunda hem sevmek, hem de ikrah  bir arada zikredilmiştir:

“Olur ki bir şey hoşunuza gitmezken o, sizin için hayırlı olur; bir şeyi de sevdiğiniz halde o da hakkınızda şer olur.” (Bakara, 216)
   Fıkhi ıstılahta ise bir kimseyi, razı olmadığı ve kendi iradesi ile baş başa bırakıldığı takdirde yapmayı seçmeyeceği bir işi yapmak zorunda bırakmaktır. Serahsi, el-Mebsut adlı eserinde ikrahı şöyle tarif etmektedir: “İnsanın başkası sebebiyle yapmış olduğu ve bununla rızasının ortadan kaldırıldığı yahut da seçme imkanının (ihtiyarının) yok olduğu bir fiildir.”

   Rızadan maksat, yapılan işin rahatlıkla ve arzu duyularak yapılmasıdır. Seçme imkanı (ihtiyar)ndan maksat ise bir şeyin yapılmasını terk edilmesine tercih etmek veya bunun aksini yapmak demektir.

   İkrahın bir mülci veya kamil ikrah, diğeri ise gayr-i mülci veya kasır (eksik,kusurlu) ikrah olmak üzere iki çeşidi vardır.

   Mülci İkrah: Kişinin kudret ve ihtiyarını (seçim ve tercihini) tamamıyla ortadan kaldıran zorlamadır. Kişinin nefsine yahut da azalarından herhangi birisine gelebilecek bir zarar ile tehdit edilmesi halinde söz konusu olur. Hükmü: Böyle biri ikrah rızayı ortadan kaldırır, ihtiyarı (seçim ve tercihi) bozar. Öldürmekle tehdit, azalarından birini kesmekle korkutmak, canın veya herhangi bir organın telef olmasından korkulacak, canın veya organın telefi ile sonuçlanacak şekilde, az yada çok ve peş peşe şiddetli dayak gibi hususlar buna misaldir.

   Mülci olmayan veya nakıs ikrah ise, hapisle, bağlamakla, ölecek şekilde dayakla yahut malın bir kısmını telef etmek gibi hususlarla tehdit sonucu ortaya çıkan ikrah türüdür. Bunun hükmü; rızayı ortadan kaldırmakla birlikte, ihtiyarı ifsat etmemesidir.(el-Bedayi VII 175, Tekmiletü Fethi'l Kadir VII 292)

   Hanefilerde üçüncü tür bir ikrah daha vardır ki, bu da edebi ikrahtır. Bu da rızanın bütünüyle ortadan kalkmasına sebep olmakla birlikte, ihtiyarı ortadan kaldırmaz. Usul veya fürundan, kardeş veya kız kardeşinden veya onlara benzer yakınlarından her hangi birisini hapsetmekle tehdit gibi. Böyle bir ikrahın hükmü, kıyasen değil de istihsanen şer'i bir ikrah olmaktadır. Hanefilerden Kemal İbnü-l Hümam bunu böylece açıklamıştır. Buna bağlı olarak, ikrah sonucu yapılan tasarrufların geçerli olmaması söz konusudur.(Şeyh Zekeriyya el-Bedrisi Bahsu'l İkrah 372)

   Şafiiler ikrahın, sadece mülci ikrah olmak üzere bir çeşit olduğu görüşündedirler. Mülci olmayan ikraha ise “ikrah” denilmez. Şafiiler şöyle demektedir: “İkrah, ileri derecede dövmek, uzun süre hapsetmek, malı telef etmek gibi çekinilen bir şeyle korkutmakla meydana gelir. İnsanların durumlarındaki değişikliklere göre böyle bir ikrahın etkisi de değişik olur. Gelecekte gerçekleştirileceği bildirilen, mesela: “Yarın seni döveceğim” gibi bir ceza ile korkutmakla ikrah hasıl olmadığı gibi; üzerinde kısas olan bir kimseye “Şunu yapmayacak olursan, sana kısas uygularım” şeklinde, zaten böyle bir cezaya hak kazanmış kimseyi korkutmakla da ikrah meydana gelmez. İkrahın şartı, mükrihin (zorlayan kimsenin) yaptığı tehdidi velayet veya zulüm yoluyla acilen ve kuvvet kullanarak gerçekleştirebilecek durumda olması; müstekreh (ikrah edilen)in de kaçmak veya buna benzer bir yolla defetmekten aciz olması ve eğer zorlandığı fiili yapmaktan kaçınacak olursa, tehdit edildiği işin gerçekleşeceğinden korkmasıdır. Haksız yere müstekreh (ikrah edilen)in yaptığı tasarruflar geçerli değildir. Ancak öldürme ve buna benzer cinayetleri işleyecek olursa ona kısas uygulanır.(Tuhfetü't-Tullab -el-ensar'i 272)

2. İkrahın Şartları :

   İkrahın gerçekleşmesi için bir takım şartlar gereklidir. Söz konusu şartlar aşağıda gösterilmiştir:

   1- Mükreh tehdit ettiğini uygulamaya kadir olacak, aksi takdirde onun söyleyecekleri hezeyan olur. Buna göre Ebu Hanife: “Ancak sultan ve benzeri yönetici tarafından ikrah olur. Çünkü yöneticinin dışında tehdit ettiğini gerçekleştirme imkanı bulan kimse yoktur.” Demiştir.

   Ebu Yusuf, Muhammed ve diğer üç imam şöyle demektedir: “İkrah yöneticiden de başkasından da tahakkuk eder; çünkü başkasına zarar verebilmek, tasallut sahibi olan her kişi tarafından mümkündür.”

   el-Bağdadi şöyle demektedir: “İster yönetici olsun, ister başkası olsun yaptığı tehdidi gerçekleştirebilecek kişi tarafından meydana geldiği takdirde, ikrahın hükmü de sabit olur (Mecmau'd-Damanat, 204)

   2- Müstekreh (ikrah olunan)in, mükrihin (ikrah edenin) kendisini zorladığı şeyi yapmayacak olursa, tehdidini yerine getireceğini zann-ı galip ile zannetmesi ve kaçmak, başkasının yardımını istemek veya direnmek gibi bir yolla bu tehditten kurtulmaktan aciz olması.

   3- Tehdit ederek kendisi vesilesiyle yaptığı zorlamanın canın, azanın veya malın telefini yahut da hanımının yahut da anne babanın hapsedilmesi tehdidi gibi kendisi için önemli olan bazı kimselere ulaşacak bir eziyeti ihtiva etmesi veya durumuna göre rızasını ortadan kaldıran bir kederin ona ulaşması ihtiva etmesi gerekir. Çünkü Bazı kimseler ağır bir sözle kederlenirken, bazı kimseler de ancak şiddetli vurmak sonucu üzülür ve bundan etkilenir.

   4- Müstekreh (ikrah edilen)in ikrahtan önce yapmak üzere ikrah edildiği işten kaçınmakta olması. Yani ya malını satmak gibi kendisine ait bir hakkı sebebiyle yahut da başkasının malını telef etmek gibi bir başka kişinin hakkı sebebiyle yada şarap içmek, zina etmek gibi şer'i bir hak sebebiyle ikrah edildiği işi yapmaktan uzak durması

   5- Kendisi ile tehdit edildiği işin tehlike itibarıyla müstekreh için daha ileri derecede olması.

   6- Yapılması için zorlandığı fiilin, kendisi ile tehdit edildiği işten kurtulmayı sağlaması: Bir kişi bir başkasına: “Ya sen kendini öldür yada ben seni öldürürüm.” Diyecek olsa, bu cumhura göre, ikrah sayılmaz. Hanbelilerde tercih edilen görüşe göre de hüküm böyledir. Çünkü kişinin kendini öldürmesi yapılan tehditten kurtulmasına sebep teşkil etmez. Böyle bir durumda müstekrehin yapmak üzere zorlandığı işi yapmaya kalkışması sahih olmaz.

   7- Kendisi ile tehdit edilen işin acil olması: Eğer gelecekte gerçekleştirileceği söylenmişse ikrah olmaz. Çünkü böyle bir geciktirme durumunda başkasından yardım istemek yahut da devletin otoritesine sığınmak suretiyle tehdit edildiği işten kurtulmak ihtimali vardır. Bu, Hanefilere ve Şafiilere ve bazı Hanbelilere göre şarttır. Malikilerde şöyle demektedir: “Kendisiyle tehdit edildiği işin acil olması şartı yoktur. Önemli olan halen korkunun mevcut olmasıdır ve şart budur.

   8- Müstekrehin mükrihe ikrah edildiği işten başkasın ı yapmak, fazlasını yapmak veya ondan eksiğini yapmak suretiyle muhalefet etmemesi. Şayet bu üç halde ona muhalefet edecek olursa, bu yaptığı işi isteyerek yapıyor demektir. Artık o müstekreh olmaz. Bu Şafiiler ile Malikilerin görüşüdür.

   Şayet bir kişi, bir başkasını karısını boşamak üzere ikrah etse, fakat o evini satsa yahut o kişi karısını bir ric'i talak ile boşamak üzere zorlasa, o da onu üç talak ile boşasa, karısını üç talak ile boşamak üzere zorladığı halde, o da onun tek talak ile boşayacak olsa, bütün bu üç şekil onlara göre geçerlidir; çünkü bunlar herhangi bir şekilde ikrah kapsamında değildir.

   Hanefilerle Hanbeliler de şöyle demektedir: Kişinin ikrah edildiği şeyden daha azını yapmak suretiyle noksan yapmakla muhalefeti, kişiyi ihtiyar sahibi olmaksızın mükreh yapar. Fazlasını veya ikrah edildiği işten başkasını yapmak ise, onu mükreh olmaktan çıkartır; Şafiilerle Malikilerin de söylediği gibi bu durumda o kişi, ihtiyar sahibi bir kimse olur.

   9- Şafiiler yapılması için ikrah olunan şeyin tek bir şey olmak suretiyle tayin edilmesini şart koşmuşlardır. Bir kimse filan hanımını boşamak üzere ikrah edilse, bu bir ikrah sayılır. Ancak iki hanımından birisini boşamaya yahut Zeyd veya Amr'dan birisini öldürmeye ikrah edilecek olsa, bu ikrah sayılmaz.

   Fakat Hanefi, Maliki ve Hanbeliler böyle bir şart koşmamışlardır. Bir kişi iki hanımından birisini boşamak üzere ikrah edilse, o da bunlardan birisini boşayacak olsa, o kişi mükreh olur. Bence daha tercihe şayan görüş budur.

   10- Kendisi ile tehdit edildiği işin, mükrih için kendisinin bir hakkı veya kendisinin bir görevi olmayan bir şeyi elde etmesine yol açacak bir hak olmaması:

   Bu, Şafiilerin müteahhir alimlerince şarttır. Hanefiler de bu konuda onlarla aynı görüştedirler. İmam Ahmed ise böyle bir şart öngörmemiştir. Ona göre ikrah, kendisi ile tehdit olunan şey mükrihin bir hakkı ile dahi olsa, gerçekleşir.(el-Bedayi VII 176 Tekmiletü Fethi'l Kadir VII 292) Makul olan da budur.

   Hülasa, Şafiiler ve Hanbeliler ikrahın üç şartı üzerinde ittifak etmişlerdir: Evvela, mükrihin tehdit ettiği işi gerçekleştirebilecek bir gücü veya hırsız vb. kimse gibi bir tasallutu olması; ikincisi müstekreh olanın kaçmak veya buna benzer bir yolla ikrahı defetmekten aciz olması ve eğer tehdit edenin istediğini yapmayacak olursa yapılan tehdidin gerçekleşeceğini zann-ı galip ile zannetmesi; üçüncü olarak da öldürmek, ileri derecede dövmek, uzun süre bağlamak ve hapsetmek, malını ve benzeri şeylerini telef etmek gibi kişinin çokça zarar göreceği türden olması, Hakaret veya küfür ikrah değildir.

   Yine Şafiiler ikrahın haksızca olmasını da şart koşmuşlardır.

3. Hissi Tasarruflarda (Fiili veya Maddi Vakıalarda) İkrahın Etkisi :

   Yapmak veya yapmamak konusunda zorlamanın söz konusu olduğu iş veya hissi yada şer'i bir iştir. Yapması için zorlandığı iş, her iki durumda da ya muayyendir veya o konuda muhayyer bırakılmıştır.

   Muhayyer ve hissi tasarruflara iki hüküm taalluk eder: Bunlardan birisi ahiret ile, diğeri de dünya ile alakalıdır. Yapılması için ikrah olunduğu hissi tasarruflardaki ahirete dair hükümler, tasarrufun türüne göre farklılık arz eder. Hissi tasarrufta mubah, hakkında ruhsat bulunan ve haram olmak üzere üç türlüdür.

   a) İkrah yoluyla hissi ve mubah tasarruf: Bu meyte (leş), kan, domuz eti yemek, şarap içmektir. Bunun hükmü ikrahın türüne göre farklılık arz eder: Şayet ikrah öldürmekle yahut bir organı kesmek vb. şeylerle korkutmak halinde olduğu gibi mülci veya tam bir ikrah olursa, bu fiiller mubah olur. Çünkü yüce Allah bu fiilleri zaruret halinde mubah kılmış ve şöyle buyurmuştur:
“…Zaruret sebebiyle kendilerine muhtaç kaldıklarınız müstesnadır.” (En'am, 119)
Şayet ikrah altında bulunan kimse, öldürülünceye kadar bunları almamakta direnecek olursa, bundan dolayı ahirette sorumlu olur. Çünkü onun böyle bir karşı koyması kendi canını tehlikeye atmasıdır. Yüce Allah ise:
“Kendi ellerinizle tehlikeye atılmayınız.” (Bakara, 195)
buyurmaktadır.

   Şayet ikrah az miktarda dövmek ve hapsetmekle tehdit etmek gibi eksik ikrah olursa bu gibi şeyleri yapmak mubah olmaz ve bu konuda ruhsat da bulunmaz. Hatta bunları yapacak olursa günahkar dahi olur. Çünkü böyle bir durumda onun Allah'ın hakkını kendi nefsinin hakkından önce tutması vaciptir.(el-Bedayi VII 176 Tebyinu'l Hakaik)

   Hülasa, bu gibi tasarruflar, mülci ikrah olmadıkça mubah olmaz.

   b) İkrah ile kendisine ruhsat verilen hissi tasarruf: Kalbi iman ile dopdolu olmakla birlikte, sadece dil ile küfür sözü söylemek yahut Hz. Muhammed (a.s)'e kötü söz söylemek veya Müslüman'ın malını telef etmek gibi işlerdir. Bu gibi davranışlar mubah olmaz. Ancak tam ikrah halinde bunları yapmaya ruhsat vardır. Eğer ikrah altında bulundurulan kişi, öldürülünceye kadar bunları yapmayacak olursa, cihad ecri gibi ecir alır. Çünkü bunların haram olması, bu işi yapanlardan sakıt olmaz. Şayet ikrah eksik olursa kesinlikle bunları yapmaya ruhsat yoktur ve bunları yapanın küfrüne hükmedilir; ister ise kalbi iman ile dolu olsun. Hanefilerle Malikilerin görüşü budur. Bana göre böyle bir tasarrufa ancak mülci ikrah halinde ruhsat verilir.

   Şafii, Hanbeli ve Zahiriler noksan ikrah halinde de küfür sözünü dil ile telaffuz etmeye ruhsat vermişlerdir. Çünkü İslam'ın başlangıcında kafir olmak için yapılan ikrah olaylarının bir çoğu nakıs ikrah türünden idi.

   Tam ikrah halinde küfür sözünü dil ile söylemenin ruhsatı yüce Allah'ın şu buyruğu ile sabittir:
“İmandan sonra kalbi iman ile sabit ve mutmain iken; küfre zorlananlar müstesna olmak üzere –kim Allah'ı tanımaz ve fakat göğsünü küfre açarsa, mutlaka Allah'ın gazabı onların başındadır. Onlar için çok büyük azap da vardır.” (Nahl, 106)
Bu cumhurun ve Zahirilerin görüşüdür.

   Malikler ise ancak öldürmekle tehdit şeklindeki ikrah halinde dil ile küfür sözü söylemeyi mubah kabul ederler. Bir organın kesilmesi tehdidinde bulunarak yapılan ikrahı, dil ile küfür sözü söylemeyi mubah kılan bir sebep olarak kabul etmezler. Dikkat edilecek olursa küfür sözü söylemekten kaçınmak daha faziletlidir. Bunun delili ise şudur: Rivayet edildiğine göre: “Müseylemetu'l-Kezzap, Rasulullah (a.s)'ın ashabından iki kişiyi yakaladı. Onlardan birisine: “Muhammed hakkında ne diyorsun?” diye sordu o da: “O Allah'ın Resulüdür” dedi. “Peki benim hakkımda ne dersin?” diye sorunca: “Sen de böylesin” demiş o da onu serbest bırakmıştı. Diğerine: “Muhammed (a.s) hakkında ne dersin?” diye sorunca sahabe: “O, Allah'ın Resulüdür” diye cevap vermiş, Museyleme: “Peki, benim hakkımda ne dersin?” diye sorunca: “Ben sağırım, duymuyorum” demiştir. Bu sözlerini üç defa tekrarladığı halde, o da aynı şekilde cevabını tekrarladı. Bunun üzerine Museyleme onu öldürdü. Bu durum  Rasulullah (a.s)'a ulaşınca şöyle buyurmuştur: “Birincisi Yüce Allah'ın ruhsatını esas alarak amel etmiştir; ikincisi ise hakkı açıkça söylemiştir, ona ne mutlu!” (Kurtubi Tefsiri, X, 189: et-Telhisu'l-Habir, 371)


Yazarın diğer yazılarını göster >>