Nisa 60 ve Mahkeme
Bu risale sitemizin okuyucularından olan bir arkadaşın tarafımıza yayınlanmak üzere ilettiği bir risale olup içeriğinin diğer makalelerin bir devamı niteliğinde görünmesinin, kendimizi tekrar değil bilakis okuyucularımızın da yazılarını yayınlamak amaçlı olmasıdır. Muwahhid Salafi künyeli arkadaşın risalesi noktasına dahi dokunmaksızın aşağıdaki gibidir;
Nisa 60 ayetine lafzı katti delati yani hükmü zanni diyor ve bunu hangi alimin söylediğini delillinin ne olduğunu sorunca imam serasinin mahkeme konusundaki (İmam serasi imam Muhammedin devletler arası hukuk kitabının şerhinde kafir melikten gasp edilen malının alınması meselesini anlatırken orda mahkeme olduğunu söylediğini iddia ediyorlar oysaki orda kafir olan melikten mahkeme olmaksızın hakkını isteme olayı var yani kafirden yardım isteme meselesi var kafirden yardım istemek caizdir fakat kafirlerin kanunları ile mahkeme olmak küfürdür)burda imam serasi nisa 60 ayetinden hiç bahsetmemiş diyor ve ayetin zanniliğini hiç bir delil veremeden imam serasinin görüşünden çıktığını söylüyor yani kendisi iştihat yapıp böyle bir hüküm çıkarıyor. Arkadaşların mahkeme meselesinde delillerini savundukları alimler bile böyle birşey söylemiyorlar.
“Onların çoğu zandan başkasına tâbi olmuyorlar. Hiç, Şüphe yok ki zan, haktan (hakikatten) hiç bir şeyin yerini tutmaz. Allah, onların ne yapmakta olduğunu elbette bilir” (Yünus, 10/36). Herhangi kuru bir iddia ilim sayılmaz. Bir şeyin ilim sayılabilmesi için kesin delile dayanması lâzımdır. Kesin delile dayanırsa sübutu kat’i ilim olur. Kur’ân-ı Kerim’de batıl inançlara bağlananlardan davâlarının doğruluğuna dair bûrhân (akli kesin delil) getirmeleri istenilir: Bunlar onların kuruntularıdır. “De ki eğer iddialarınızda doğru söylüyorsanız buna dair burhanınızı getirin” (el-Bakara, 2/111).
Muhammed (s.a.v.)’in peygamberliğine iman ona itaatı ve tabi olmayı, akide de ve hükümlerde sünnet ile istidlali gerektirir. Allahu Teâla şöyle buyurmaktadır:
“Allah ve Rasülü bir şeye hükmettiği zaman, inanan erkek ve kadına artık işlerinde başka yolu seçmek yaraşmaz. Allah’a ve peygambere başkaldıran şüphesiz apaçık bir şekilde sapmış olur” Ahzab: 36
“Allah’a itaat edin ve Rasüle de itaat edin” Nisa: 59
“Rasül size neyi getirdiyse onu alın, sizi neden men ettiyse ondan geri durun” Haşr: 7
Ancak sünnetle istidlal, kendisi hakkında istidlal yapılacak şeye göre farklılık arzeder. Hakkında delil olarak kullanılacak konuda zannı galip yeterli oluyorsa Rasulullah (s.a.v.)’in böyle bir sözü söylediğine dair kişinin zannı galibi üzere istidlal yapılabilir. Yine kişide Rasulullah (s.a.v.)’den böyle bir sözü söylediğine dair yüzde yüz kesinlik bulunduğunda ise, zannı galibe nazaran bu tür sünnetin (Haber-i Mütevatirin) istidlalde önceliği vardır. Ancak yüzdeyüz kesinliği, şüpheden arınmış olmayı gerektiren bir konuda, sünnetle istidlal yapacak kişide Rasülün o sözü söylediğine dair yüzde yüz kesinlik bulunması gereklidir. Yoksa kişide Rasulullah (s.a.v.)’in böyle bir sözü söylemiş olabileceği zannına dayanarak kesinlik gerektiren bir konuda zan ile istidlal yapılamaz. Çünkü zann, kesinlik için delil olmaya elverişli değildir. Öyleyse yüzde yüz kesinliği gerektiren bir konuda zanni delil değil ancak kesinlik, yakin ifade eden delil bulunmalıdır.
Şer’i hükümle ilgili bir konuda bir kişinin zannı galibine göre Allah’ın hükmü budur demesi doğrudur ve ona tabi olmak gerekir. Bu nedenle ister subutu açısından olsun isterse delaleti açısından olsun delilin zanni olması caizdir. Bunun için Haber-i Ahad, şer’i hükümler de delil olarak kullanılabilir. Nitekim Rasül (s.a.v.) yargıda ve hadislerin rivayetinde bunu kabul etme çağrısında bulundu ve Sahabe-i Kiram da, şer’i hükümlerde bunu kabul ettiler, uyguladılar.
Akideye gelince; Akide, delile dayalı vakıaya uygun kesin tasdik demektir. Akidenin vakıası ve gerçek anlamı bu olduğuna göre, delilinin de kesin tasdikten kaynaklanması gerekir. Bizzat delilin kendisi, kesinlik için delil olmaya elverişli oluncaya kadar, kesinlik kazanmadıkça akidede delil olamaz. Çünkü zanni delilden kesinlik çıkmaz. Dolayısıyla da kesinlik hususunda delil olamaz. Bu nedenle zanni olduğu için Haber-i Ahad akidede delil olamaz. Akidenin kesin, şüpheden tamamıyla uzak olması gerekir. Allahu Teâla Kur’an-ı Kerimde zanna uymayı zemmederek şöyle buyurmaktadır:
“Bu husus hakkında onlarda ilim (kesin delil) yoktur. Onlar ancak zanna uyarlar” Nisa: 157
“Onların çoğu ancak zanna uyarlar. Zann ise haktan bir şeyi ifade etmez” Yunus: 36
“Yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyuyorlar” En’am: 116
“Onlar ancak zanna ve canlarının istediğine uymaktadırlar” Necm: 23
“Oysa onların bu hususta bir bilgileri yoktur, sadece zanna uyarlar. Zan ise şüphesiz gerçeği ifade etmez” Necm: 28
Bu ayetler ve bunların dışındaki birçok ayet akide ile ilgili konularda zanna uyanları zemmetmede açık, net ifadelerdir. Onların kınanmaları ve ihtar almaları, zanna tabi olmaktan men olunduklarına delildir. Haber-i Ahad zanni bir delildir. Akidede Haber-i Ahad ile istidlal, akidevi konularda zanna uymak demektir ki bu hususta Kur’an da açık kınama vardır. Şer’i delil ve akide olayı dikkatle incelendiği zaman, akidevi konularda zanni delil ile istidlal yapıldığı zaman, delilin zanni olmasından dolayı itikadı gerektirmez. Bu nedenle haber-i Ahad akide ile ilgili konularda huccet değildir.
Dikkat edilecek olursa zanna uymayı kınayan, yasaklayan ayeti kerimelerin şer’i hükümlerle ilgili ayetler olmayıp akideyle alakalı ayetler olduğu görülür. Bunun için Allahu Teâla, akidede zanna uymayı sapıklık/dalalet saymıştır ve bu ifadeler inançlar konusunda geçmiştir. İnançlarla ilgili konularda zanna uyanları açıkça kınayarak ayette şöyle demektedir.
“Onlar ancak zanna ve canlarının istediğine uymaktadırlar”
Necm: 23 Allahu Teâla bu ifadeyi şu ayetlerin hemen ardından söylemektedir.
“Ey inkârcılar! Şimdi Lat, Uzza ve bundan başka üçüncüleri olan Menat’ın ne olduğunu söyler misiniz? Demek erkekler sizin dişiler Allah’ın öyle mi? Öyleyse bu haksız bir paylaşma. Bunlar sizin ve babalarınızın taktığı adlardan başka bir şey değildir. Allah onları destekleyen bir sultan (kesin delil) indirmemiştir. Onlar ancak zanna uymaktadırlar”
Necm: 19-23
Bu ayetlerde sözü edilen konu görüleceği üzere akidevi meselelerdir.
“Yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyuyorlar”
En’am: 116 ayetinde geçen “sapıklık” kelimesi zanna uymaktan kaynaklanan küfür anlamında kullanılmıştır. Dolayısıyla bu ifade de ayetlerdeki konunun inançlar, akidevi meseleler olduğuna delalet etmektedir. Konunun açıklanması bir yönüyle böyledir. Bir diğer açıdan ise:
Rasulullah (s.a.v.)’in haber-i Ahad ile hükmettiği, Rasulullah (s.a.v.) zamanında Müslümanların haber-i ahada dayanarak şer’i hükümleri aldıkları ve Rasülün de bu davranışları ikrar ettiği sabittir. Rasülün sözü şer’i hükmün dışındaki ayetleri -ki bunlar akideler ile ilgili ayetlerdi- tahsis ediyordu. Yani bazı ayetlerin genel olmasına rağmen, şer’i hükümleri akide ile ilgili konulardan ayırıyordu
Ancak Rasül (s.a.v.)’in krallara ve amillerine elçi olarak bir kişiyi göndermesi, Sahabenin Kâbe’ye yönelmeleri, içkinin haram kılınması emri gibi şer’i hükümle alakalı bir konuda bir kişinin verdiği haberleri kabul etmeleri, Tevbe suresini insanlara (Mekke’lilere) okuması için Rasül (s.a.v.)’in Ali (r.a.)’yi Mekke’ye göndermesi gibi tek kişinin haber vermesine dayanan olaylarla ilgili rivayetler, haber-i ahad’ın akidede delil olarak kabul edildiğine delalet etmezler. Bu rivayetler ancak; ister şer’i hükümlerin tebliği olsun isterse İslâm’ın tebliği olsun, tebliğde haber-i vahidin kabul edilebileceğine delildirler. Burada, İslâm’ı tebliğin kabulü aynı zamanda akide için de bir kabul sayılır şeklinde bir ifade kullanılamaz. Çünkü bir kişinin İslâm’ı tebliğ etmesinin kabul edilmesi, akidenin kabul edilmesi demek değil, yalnızca bir haberin kabul edilmesi demektir. Kendisine İslâm tebliğ edilen kişi onu akletmeye çalışır. İtikat edeceği kat’i, kesin bir delil getirildiğinde kabul etmezse küfründen dolayı muhasebe edilir. İslâm’la ilgili bir haber-i ahadın reddi küfür sayılmaz. Ancak hakkında kesin, şüphesiz delil getirilen bir konuda İslâm’ı reddetmek küfür sayılır. Bu nedenle İslâm’ın tebliği akideden sayılmaz. Tebliğde haber-i vahidin kabulü de şüphesiz böyledir. İster İslâm’ın tebliği olsun, ister Kur’an’ın tebliği olsun isterse hükümlerin tebliği olsun rivayet olunan olayların hepsi tebliğe delalet eder. Ancak akide konusunda haber-i ahad ile istidlal yapılabileceğine dair tek bir delil bile yoktur.
Bu nedenle akidenin delili elbette ki kesin, kat’i olması lazımdır. Yani akidevi konularda bir şeyin delil olabilmesi için, inkâr edeni tekfir ettirecek ve kesinlikle alınmasını sağlayacak ve her ikisinin de delaletleri kat’i olacak şekilde ya Kur’an’dan ya da mütevatir hadisten olması lazımdır. Eğer akide ile ilgili bir konunun delili haber-i ahad olursa, onu almak gerekmez, inkâr eden de tekfir olunmaz. Böylece hadis sahih olsa dahi ahad yoluyla rivayet edildiğinde hadis olduğundan dolayı yani Rasülün onu söylemiş olmasından dolayı itikat etmeyi gerektirmediği gibi getirdiklerine itikadı da gerektirmez. Bu açıdan aynen Kur’an gibidir. Kur’an bize tevatür yoluyla nakledilmiştir, itikadı gerektirir ve inkâr eden tekfir olunur. Kur’an’dan olduğu nakledilen ancak haberi ahad yoluyla bize ulaşan: “Zina eden yaşlı (evli) erkek ve yaşlı (evli) kadını Allah’tan bir ceza olarak ölünceye kadar taşlayınız. Allah azizdir, hakimdir” Kaynak için tıklayınız.. sözü Kur’an’dan bir parça sayılmaz ve itikat etmeyi de gerektirmez. Her ne kadar Kur’an’dan bir parça olduğu rivayet edilmiş olsa da haber-i ahad yoluyla rivayet olunduğu için, Kur’an’dan bir parça olduğunun kabul edilmesini, itikat edilmesini ortadan kaldırır. Haber-i ahad da aynen bunun gibidir. Her ne kadar hadis oluğu rivayet edilse de, rivayet şekli ahad yoluyla olduğu için kendisine itikat vucubiyetini gerektirmez. Hadis ve içerdiğine itikadın vucubiyetini reddetmek, hadisi reddetmek anlamına gelmez. Daha doğrusu hadis tasdik edilir ve şer’i hükümlerde onunla amel etmek vaciptir.
İ’tikad, akade kökünden türeme olup düğümlenip kalma, bir şeye bağlanma, bilerek inanma, aklen ve kalben tasdik etme anlamına kullanılmaktadır.
İslam’da i’tikad Allah ile kulun yaptığı akitleşmedir. İtikad denildiğinde akdin konusuna giren hususlar mevzu behistir. Akdin taraflan söz konusudur. Akde riayet söz konusudur. Akdi bozmanın sonuçları söz konusudur.
Allah ile kul arasında yapılan akdin konusu Allah’a teslimiyettir. Bu teslimiyet aklen kabul ve kalben tasdik edilecek ve yalnızca inanca tealluk eden şeyler bilinecek ve kesin surette bunlara inanılacaktır. Bunun kapsamına giren şeylere akide (üzerinde akid yapılan şeylerin tümü) diyoruz. Akide dünya hayatı hakkında toplu bir görüştür.
İnsan, hayat ve kainat hakkındaki düşüncelerin toplamıdır. Bunun mutlaka kesinlik ifade etmesi, tereddüte yer bırakılmaması gerekir. “Ortak koşanlar diyecekler ki”: “Allah isteseydi ne biz, ne de babalarımız ortak koşmazdık, bir şeyi haram yapmazdık.” Onlardan önce yalanlayanlar da öyle demişlerdi de nihayet azabımızı tadmışlardı. De ki: “Yanınızda bize çıkaracağınız bir bilgi var mı? Siz sadece zanna uyuyorsunuz ve siz sadece saçmalıyorsunuz.” (6/148).
Zanna uymanın saçmalama olduğuna değinen Allahu Teala bir şeyi iddia edenlerin yanlarında Allah katından bir delil (bilgi)in bulunması gerektiğini söylüyor. Böyle bir delile sahip bulunmayanların iddialarının havada kalacağını, saçmalık olacağını, zira zanna uymanın bu sonuçları doğuracağını belirtiyor.
“Onların çoğu zanndan başka bir şeye uymuyorlar. Zann ise gerçekten bir şey kazandırmaz (ifade etmez). Muhakkak ki Allah onların ne yaptıklarını bilir.” (10/36). Zanna uymanın gerçekten birşey üzerinde bulunmamak olduğu belirtilen bu ayette zannın; ayrılmaz bir bütün teşkil eden gerçekten bir kısmının bile ifadesi bulunmadığı açıklanıyor.
İnsanlar arasında bile zanna uyarak hareket etmenin ne kadar kötü sonuçlar doğurduğuna ve doğuracağına değinen ayetler, itikadda zann bulunmasının asla kabul edilemeyeceğini, zannın bulunması halinde akdin fesada uğrayacağını belirtmektedirler.
Zira insanın Rabb’i ve Rabb’i ile ilgili bilgiler bakımından yakın üzerinde olması ile ancak Rabb’i ile yaptığı akdin sıhhatli olabileceği; aksi takdirde bu akdin fesada (bozulmaya) yüz tutacağı Kur’an’dan açıkça anlaşılmaktadır. Bu itibarla akdin (itikadın) konusunu yalnızca kesin bilgiler teşkil etmektedir, ki İslam açısından bu kesin bilgiler Kuran ayetleridir.
Kuran ayetlerinin itikada müteallik olanları delalet bakımından iki halde bulunurlar. Birinci hal “Dalaleti Kat’i” haldir ki, kendisinden, ifade ettiğinin dışında birşey anlamanın mümkün bulunmadığı bir ifade ile gelmişlerdir. İkinci hal ise “Delaleti Zanni” haldir. İtikada tealluk eden ayetlerin delaleti zannı maksadı (kesin olmayan) olanlarının bulundukları hal ile ve tafsil edilmeden kabullenilmesi ve o hali ile itikadın konusu yapılması gerekmektedir.
Zira gaybı olan itikadı konular ancak gaybın sahibince açıklandığı kadarı ile bilinebilir. Örneğin öldükten sonra dirilmeyi içimizde bizzat yaşayan olmadığından öldükten sonra dirilmenın keyfiyeti hakkında Rabb’imiz birşey açıklamış ise ancak o kadarını bilebileceğimiz ve açıklanan kadarına inanmamız gerektiği açıktır. Misaller çoğaltılarak Cennet, Cehennem, Melekler, daha önce gelip geçmiş peygamberler ve başlarına gelenler, bunların çoğunun isimleri, Allah’ın mahiyeti, Kitab ve Sahifeler, Ahiret Günü gibi itikadi konularda Kur’an’dan elimizde ne miktar delil var ise o kadarıyla inanabileceğimiz, akidemizi yalnız bunlar üzerine kurmamız gerektiği, akidede zanna yer bulunmadığı sözkonusudur.
Ancak itikada tealluk eden ayetlerin birbirlerini açıklayabileceği, sübüt bakımından kesin olan bir delilin zannı olan bir delil ile açıklanamayacağı da bilinmelidir. Zira zann, kafi olanı açıklayamaz, bu, usül bakımından yanlıştır. Bu itibarla tefsirlerde sakınılmadan yapılmış olan zannı haberlerle sübütu kati nassların açıklanması esasından yanlıştır. Zann, kesinliğe açıklık kazandıramaz.
“Siz, kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin, aleyhinize şahitlik etmesinden gizleniyordunuz. Yaptıklarınızın çoğunu Allah’ın bilmeyeceğini zannediyordunuz.” (41/22), “İşte Rabb’inize karşı beslediğiniz bu zannınız, sizi helak etti, ziyana uğrayanlardan olup çıktınız!” (41/23). “Herhalde siz zannettiniz ki Rasül ve mü’minler bir daha ailelerine dönmeyecekler. Bu (düşünce) gönüllerinizde süslendirildi (size güzel, doğru gösterildi), kötü zannda bulundunuz ve helakı hak etmiş bir topluluk oldunuz.” (48/ 12). Yukarıdaki ayetler ve daha niceleri insanların Rabb’ine karşı besledikleri zanndan dolayı ziyana uğrayacaklarını açıklamaktadır.
Zann, şüphe anlamına geldiğinden itikadda kesinlikle yeri yoktur. İtikadda zannın çoğunun da, azının da yeri bulunmamaktadır. Örneklendirecek olursak: “Öldükten sonra dirilmeye binde dokuzyüzdoksandokuz, onda dokuz inanıyorum” demek nisbeti ne olursa olsun ölümden sonra dirilmeye şüphe ile bakıyorum demektir. Bu ifadeyi itikadımız kapsamında bulunan herşeye tatbik ediniz göreceksiniz ki hiçbiri az da olsa zanna mütehammil değildir, yani zann götürmez.
Zannın azı da çoğu da itikadda yer almamalıdır. Zira Allah ile akitleşme kesinlik üzerine bina olunmalıdır. Bu akidde bulunacak pek küçük nisbette bir zann bile akdi fesada uğratır, bozar. Bozuk itikad ise Allah nezdinde muteber değildir. Zira akdin gereğince muamele olulabilmesi için kesin şeyler üzerine kurulmuş, yapılmış olması gerekir. Aksi takdirde akid işlemez.
İtikadda (inanca tealluk eden şeylerin tümünde) kesin olma esastır. Zanna ise hiç yer yoktur.
Amelde ise asıl olan kesinlik olsa da zannı galib (galib olan ihtimal, gerçeğe en yakın ihtimal) genellikle kaidedir. Zira insan eksiktir, acizdir. Amellerinde, galib zannına göre hareket etmesi, kuvvetle muhtemel olan kanaatina göre davranması Allah indinde muteberdir. Allah bağışlayıcıdır.
Amellerindeki eksiklikleri, yanlışları için affı elinden gelen çabayı göstermiş olanlar için esirgemeyendir. İnsanın eksikliğini acizliğini Rabb’i bilir, tıpkı kendisiyle akitleşen kullarının O’nun herşeyi bildiğini bildiği gibi…
Müslüman itikad çemberine giren hususlardaki inancının kesin olması gerektiğini bilendir. Zanna yer verilmemesi icab ettiğine, ayetlerin değindiği üzere inanandır. Kuran doğruluğunu kesinlikle belirttiği şeylerin zanna tahammülü olmadığını açıklamaktadır.
Amellere (davranışlara) tealluk eden hususlarda ise zannı galib ile hareket edilebileceğine yine Kuran işaret etmektedir.








Abdullah Abdurrahman demişki 05 Eylül 10 16:14
S.A
Benim birkaç sorum olacak mahkeme ilgili örnek verilen Yusuf A.s. ile igili:
1- Hz. Yusuf a.s \”beni kralın yanında an\” dediğinde durumu nedir? Buna karşılık ALLAH c.c tarafından bir ceza almış mıdır? Almışsa cezanın nedeni nedir? Yusuf a.s ALLAH\’tan başkasından medet dilediği içinmi yoksa aracıdan yardım dilediği içinmi bu cezayı almıştır?
2- Deniyor ki; \”Yusuf a.s vezir olduğunda melikin yasalarına uymadı, onunla o yasalara göre hüküm vermeyeceğine dair anlaşma yaptı. bu yüzden o melikin yasaları içinde bulunmamıştır\” Bununla ilgili birkaç sorum var:
-Yusuf a.s o şekilde bir görev almışsa bu şu manaya gelir mi?: Bugünün m.vekilleri küfür meclisi içerisinde onların yasalarını onaylamadan(yemin etmeden) m.vekili oldukları bölgeye(şehire) yardım adına orada bulunabilirler ve memleketleri ile ilgili yol su ve benzeri diğer yardımları alıp oralara ulaştırabilir ve böylece sadece kafirden yardım almış olurlar.
–Yusuf a.s zahire çuvallarından birine hazineye ait bir eşya koyuyor(bir tas) ve daha sonra tas kardeşinin çuvalından çıkıyor; bunun üzerine tası çalan kişiyi alıkoyuyor. Bu alıkoyma işlemi Yusuf a.s\’ın kendi tercihi ve kuralımı yoksa melikin ülkesinde geçerli olan, hırsıza karşı uygulanan genel bir kuralmı? Bu genel kural ise o yasadan istifade edilmiş olunmuyormu?
Şimdiden ALLAH c.c razı olsun.
Ebu Hamza demişki 10 Eylül 10 10:30
Aleykumselam,
1 – Beni kralın yanında an dediğinde Rabbi onun kalması gerektiğinden biraz daha fazla hapiste kalmasına hükmetmiştir. Böylelikle tevekkülünde hata ettiğinden Rabbinden bunun için af dilemiştir. Aracıdan yardım dileme vb… değildir sonuçta sadece beni an demiştir ki bununla kendisini hatırlatmayı murad etmiştir.
2 – Yemin etmeksizin milletvekili olma ihtimali yoktur kaldı ki tek şer yemin değildir. O nedenle verilen örnek izafi bir örnektir üzerinde durulmaya gerek yoktur.
3 – tam tersi, bu hüküm kenan ilinin kanunu yani Yakub (a.s)’ın dininin kanunu Yusuf (a.s)da onu uyguluyor çünkü onların kanunundaki hırsızın cezası buydu. Mısır kanunu ise farklıydı eğer mısır kanunu uygulasaydı haklısınız ama durum tam tersi vesselam
ebu-muhammed demişki 23 Aralık 10 18:47
http://teblici.tr.gg/Tekfirde-.oe.l%E7.ue.l.ue.-olmak.htm nisa 60. ayet ve mahkeme konusunda yeterli bilgi bu sitededir gerekli bilgiye sahip olmak isteyen bu siteye girebilir.
ebu-muhammed demişki 24 Aralık 10 11:52
MUKADDİME
Hamd, âlemlerin Rabbi Allah içindir. Salât ve selam peygamberimiz Hz. Muhammed’e,O’nun âline,ashabına ve kıyamete kadar O’nun yolunu takip eden şehidler, sıddıklar ve salihlerin üzerine olsun. Rabbim bizleri de salih kullar zümresine katsın. Allah ayağımızı sırat-i müstakimde sabit kılsın.Allah bizlere hakkı hak olarak bilip anlamayı ve hakka teslim olmayı, batılı da batıl bilip ondan uzaklaşmayı nasip etsin.Allah basiretimizi arttırsın, İslâm’ı bütün incelikleri ile anlayıp kavramayı nasip etsin. (Âmin!)
“Ey Allah’ın kulları..! Yaşam rahatlığı, hayır çokluğu ve rızık bolluğu Allah’tan hakkıyla korkmanın meyvesidir. Allah Teala’dan hakkıyla korkun ki, Allah da size merhamet etsin.
Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve Peygamberine inanın ki 0, size rahmetinden iki kat versin ve size ışığında yürüyeceğiniz bir nur lutfetsin; sizi bağışlasın. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Hadid 28)
Ey Müslümanlar..! Ümmetin hali hakkında duyarlı olanlar, onun fitne tufanı arasında yaşadığından şüphe etmezler. Fakat bu arada açıkça görülen bir fitne ve bela var ki müslümanlar tarih boyunca onunla imtihan edilmişlerdir.Bu,ümmetin kendisinden çok çektiği, acısını tattığı ve zaman zaman sıkıntısını yaşadığı bir fitnedir. Bu fitne çok kan dökme ve ardından da bir takım belalar ve felaketler getirmiştir. Özetle o “zanna dayalı tekfir”; mayınlı bir tarla, delik bir gemi, pis bir bataklık ve kesin bir tehlikedir. Onunla ayaklar kaymış, anlayışlar sapmıştır. Dolayısıyla o, hatırlatmayı ve üzerinde düşünmeyi, daha da ötesi şiddet ve terör içerisinde ümmetin yaşadığı faciaların yenilenmemesi için uyarıcı bir çığlığı gerektirmektedir.
Kesin olarak şunu söyleyebiliriz ki, bunun kınamayı ve tedaviyi gerektiren bir olgu olduğu sizler tarafindan bilinmeyen bir şey değildir. Bu fitne, tekfirde aşırılık fitnesidir ve başka birçok fitneye yol açması fitne olarak ona yeter.
İslâm kardeşleri..! Tekfir konusundaki cüretkarlık büyük bir kötülük ve tehlikedir. İslâm ümmetine bir çok acılar ve kötü sonuçlar tattırmıştır (Haricilerin yaptıkları gibi). En ufak bir Allah korkusuna ve dindarlığa, azıcık bir ilme ve zerre kadar ciddiyete sahip olan kimse tekfirde acele etmez. Kalpler bu işe karşı çıkar ve nefisler ondan çekinir.
İmam Şevkani rahimehullah şöyle der: “İşte burada dinde taassubun müslümanların çoğuna getirdiği nedeniyle ne bir sünnet, ne bir Kur’an, ne de Allah’tan bir açıklama ve delil olmaksızın birbirlerini tekfir ile suçlama nedeniyle gözyaşları dökülür, İslâm ve İslâm ehli üzerine ağıtlar yakılır. Daha da ötesi, dinde taassup kazanları kaynayıp kovulmuş şeytan müslümanların birliğini parçalamayı başarınca, havada uçuşan toz ve çöldeki serap misali asılsız yükümlülükleri onlara yükler. Dindeki en büyük felaketlerden biri olan bu felaket ve müminlerin yoluna zarar veren musibetlerden biri olan bu musibet nedeniyle müslümanlara yazık!..” ve şöyle der: “Müslümanın ırzının korunmasının ve ona hürmet edilmesinin gerekliliğine işaret eden deliller, anlam olarak müslümanın dinine en ufak bir şekilde dil uzatmaktan uzak durmaya da delalet etmektedir.”
“De ki: Gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım: On’a hiç bir şeyi ortak koşmayın. Anaya babaya iyilik edin. Yoksulluk endişesinden dolayı çocuklarınızı öldürmeyin. Çün¬kü sizin de onların da rızkını Biz veririz. Kötülüklerin açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Hak ile olmadıkça Allah’ın haram kıldığı canı öldürmeyin. İşte, akıl edersiniz diye size bunları emretti.” (En’am 151)
“Ey iman edenler! Kendiniz, anne-babanız ve yakınlarınız aleyhine bile olsa, Al-lah için şahidler olarak adaleti ayakta tutun. (Onlar) ister zengin olsun, ister fakir olsun; çünkü Allah onlara daha yakındır. Öyleyse adaletten dönüp heva (tutkuları) nıza uymayın. Eğer dilinizi eğip büker (sözü geveler) ya da yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır.”(Nisa 135)
“Ey iman edenler! Adil şahidler olarak, Allah için hakkı ayakta tutun. Bir toplulu-ğa olan kininiz, sizi adaletten alıkoymasın. Adalet yapın. O, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkup sakının. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olan-dır.”(Maide
“Dünya hayatı yalnızca bir oyun ve bir oyalanmadan başkası değildir. Korkup sakınmakta olanlar için ahiret yurdu gerçekten daha hayırlıdır. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz?”(En’am 32)
“Akrabaya hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. İsraf ederek saçıp savurma. Çünkü saçıp savuranlar, şeytanın kardeşleri olmuşlardır; şeytan ise Rabbine karşı nankördür.”(İsra 26-27)
“Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme; çünkü kulak, göz ve kalb, bunların hepsi ondan sorumludur. Yeryüzünde böbürlenerek yürüme; çünkü sen ne yeri yarabilirsin, ne dağlara boyca ulaşabilirsin.”(İsra 36-37)
“Dillerinizin yalan yere nitelendirmesi dolayısıyla şuna helal, buna haram demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Şüphesiz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa ermezler.”(Nahl 116)
“Yalanı, yalnızca Allah’ın ayetlerine inanmayanlar uydurur. İşte yalancıların asıl kendileri onlardır.”(Nahl 105)
TEKFİRCİLERE REDDİYE
Günümüzde maalesef çoğumuzun şahit olduğu gibi birtakım insanlar, Kur’an-ı Kerim ayetlerini kendilerince yorumlayarak, birçok meselede hadlerini bilmeyerek aşırıya gidip tekfircilik yapıyorlar.
Bu ayetlerden bazıları şunlardır:
“Dinde zorlama (baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apa-çık ayrılmıştır. Artık kim Tağut’u tanımayıp Allah’a inanırsa, o sapasağlam bir kulba yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir.” (Bakara 256)
“Sana indirilene ve senden önce indirilmiş olanlara imân ettiklerini iddia edenleri görmez misin? Kendisini inkâr etmekle emrolundukları halde, Tâgut’un hükmüne başvurmak istiyorlar. Şeytan da onları uzak bir sapıklıkla büsbütün sap-tırmak ister.” (Nisa 60)
Bu iki ayeti delil gösterip bazı iddialar öne sürerek yapılan aşırılıklar:
Küfür devletinde…
1. Kimlik kullanmak küfürdür,
2. Vergi vermek küfürdür,
3. Resmi evlilik muamelesi yaptırmak küfürdür,
4. Ne şekilde ve hangi şartla olursa olsun, mahkemeye gitmek küfürdür,
5. Mahkemeye yakalanıp zorla götürülse dahi o mahkemeye ifade vermek,
velev ki “suçsuzum” dese dahi küfürdür,
6. Bu mahkemeler için savunma amaçlı avukat tutmak küfürdür,
7. Bu mahkemelerin verdiği karara itiraz edip temyize göndermek küfürdür.
Diyenlere;
Amacım tüm bu konuları tek tek Kur’an ve sünnet ışığında aydınlığa kavuş-turmaktır inşa’allah;gayret bizden yardım Allah subhanehu ve teala’dandır.
Fasıl
Şunu ifade etmek kaçınılmazdır ki haramlar ve farzlar kat’i deliller ile ispat edilirler.
Bunun gibi imân ve küfür de yine bu şekilde kat’i delillerle ispat edilirler.
Kişi haramı veya farzı “ bence” veya “bana göre” gibi sözlerle veya zanni delillerle ispat edemez.
Hele hele imân ve küfür gibi hükümlerde ise bunu kesinlikle yapamaz. Eşyada asıl olan mübahlıktır.
Bizler yeryüzünde olan her şeyin öncelikle mübah olduğuna kanaat getiririz; kat’i delil-lerle bunun yasak olduğu ispat edilirse işte o zaman biz de yasaklığını kabullenir ve buna göre hareket ederiz.
Tabiî ki bu müslümanın yaklaşımıdır. Bid’at ehli sapık ve kâfirlerin yaklaşımı ise delilsiz ve mesnedsiz heva ve hevesinden hükümler icad ederek rastgele “şu helaldir, şu haramdır” diyerek Allah adına yalan uydurmaktır.
Allah Teala şöyle buyuruyor:
“Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak “Bu helâldir, şu da haramdır” demeyin, çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz. Kuşkusuz Allah’a karşı yalan uyduranlar kurtuluşa eremezler.” (Nahl 116)
“Yalanı, yalnızca Allah’ın ayetlerine inanmayanlar uydurur. İşte yalancıların asıl kendileri onlardır.” ( Nahl: 105)
Tağut’u reddetmenin imânın gereği olduğundan hiçbir şek ve şüphe yoktur.
Reddetmeyenlerin de kâfir olduklarında şek ve şüphe yoktur.
Ancak maalesef birçok insan tağut’u red edeyim derken ölçüsüz davranarak ifrat veya tefrit uçurumuna düşebiliyor.
Bazıları tağut şeytandır deyip onun dışında hiçbir tağut kabul etmeyerek tağut’a kul oluyor, bazılarıda tağut’u reddediyorum diye heva ve hevesine uyarak İslâm’da hükmü olmayan veya caiz olan veya ulema (ilim ehli ) arasında dahi ihtilaflı olan bazı mesele-lere küfür diyerek bizzat kendileri tağut konumuna düşme aşırılığına gidiyorlar.
Tabiî ki bütün bunların sebebi “tağut” tanımının tam manasıyla idrak edilememiş ol-ması ya da hangi durumdaki hükmün tağut’un hükmü olduğunun anlaşılamamasıdır.
Bu sebeple önce “Tağut”un tanımını yapalım. Sonra da küfür olan yani tağutun hükmü olan hüküm ile tağutun kanun ve kurallarında yeraldığı halde, asıl menşei İslâm olan hükmün tağutun hükmü olamayacağını açıklayalım.
Tağut:
“Tuğyan” (azgınlık) kökünden mübalâğa kipiyle bir cins ismidir ki aslı “ceberût = zorbalık” gibi “tağavut” olup, yer değiştirmekle “tavagut” yapılarak “vâv”, “elif”e çevrilmiştir; tekile, çoğula, erkeğe, dişiye söylenir. Tuğyanın (azgınlığın) kendisi kesilmiş, isyankâr, azgın, azman, azıtgan demek gibidir.
İbnü Cerîr et-Taberî’nin tarif ettiği gibi, Allah’a karşı isyankâr olup zorla, zorlama ile veya gönül rızasıyla kendisine tapınılıp mabud tutulan, gerek insan, gerek şeytan, gerek put, gerek dikili taş ve gerekse diğer herhangi bir şey demektir. Bunun tefsirinde “şeytan veya sihirbaz yahut kâhin ya da insanların ve cinlerin, inad edip büyüklük taslayanları veya Allah’a karşı mabut tanınıp buna razı olan Firavun ve Nemrud gibiler veya putlar diye çeşitli rivayetlere de rastlanır.
Ebu Hayyan der ki: “Bunların birer örnekle açıklanması gerektir. Çünkü tağut bunların her birine hasredilmiştir.. ”
Yukardaki tarif, bunların hepsini içine almaktadır.
Bununla birlikte Kâdî Beydavî bu hususa: “Allah yolundan menedenler” fırkasını da ilave etmiştir ki, daha genel bir tarifi içerir. Çünkü bunu yapanlar, mabud tanınmış olmayabilir. Şu kadar ki, bu da “Heva ve hevesini ilâh edinen kimseyi gördün mü?” (Câsiye 23) âyeti gereğince kendi hevasına uyup kendi kendine mabut rütbesi vermiş sayılabileceği düşünülürse önceki tarife dahil olacaktır. (ElmalılıTefsiri)
Arapça “Tağut” kelimesi sözlük anlamıyla sınırları aşan herkes için kullanılır. Kur’an bu kelimeyi Allah’a isyan eden, Allah’ın kullarının hâkimi ve mâliki olduğunu iddia eden ve onları kendi kulu olmaya zorlayan kimse için kullanır.
Allah’a isyan üç derecede olabilir:
1) Eğer bir kimse kendisinin Alah’ın kulu olduğunu kabul eder, fakat pratikte O’nun emirlerinin aksini yaparsa buna fasık denir.
2) Bir kimse Allah ile irtibatı koparır ve başka birisine bağlanırsa buna kâfir denir.
3) Eğer bir kimse Allah’a isyan eder ve O’nun kullarını kendisine boyun eğmeye zorlarsa, o zaman bu kişiye tağut denir. Böyle bir kimse şeytan, rahib, dinî veya politik lider, kral veya bir devlet olabilir. Bu nedenle bir kimse tağutu reddetmedikçe Allah’a inanmış sayılamaz. (Mevdudi)
Bu açıklamalardan özetle anlaşılan tağut,Allah’ın emir ve kanunlarına muhalif kanun koyup emir verendir.
Demek ki kişi Allah’ın hükmüne muhalif hüküm koyduğu zaman tağut oluyor; o zaman bu kanuna hiçbir geçerli mazeret yokken isteyerek itaat etmek küfürdür.
Ayrıca tağut, tövbe edip İslâm’a girmediği halde İslâm’a mutabık (islamda var olan) ya da İslâm’a zıt olmayan kanun koyarsa bu o tağutu küfürden kurtarmaz.
Bununla beraber o tağutun İslâmi kanunlara uyan hükümlerine itaat eden ve o hükümlerden yararlanan kişi kâfir değildir.
Şimdi bu meseleyi aydınlataacak ayet, hadis ve muteber kaynaklardan izahlar verelim.
* Birinci örnek:
Bilindiği gibi Yûsuf aleyhisselam Mısır azizinin karısının teklifini kabul etmediği zaman kadın saldırmış, Yûsuf’da kaçmıştı.
Kapının önünde azizle karşılaştılar; kadın Yûsuf’un kendisine saldırdığını, Yûsuf’da kadının kendisine saldırdığını iddia etti.
Bunun üzerine aziz, onları mahkeme etti veya ettirdi; sonra suçlunun kadın olduğunu anlayınca şöyle dedi:“Yûsuf, sen bundan vazgeç. Sen de (kadın) günahın dolayısıyla bağışlanma dile. Doğrusu sen günahkârlardan oldun.”(Yûsuf.29)
“Yûsuf sen bundan vazgeç” sözlerini söyleyen, şahitlik eden şahıstır. Buradaki “Yûsuf” nidadır ve “yâ Yûsuf” demektir. Nida harfi hazfedilmiştir. “Bundan vazgeç” yani bunu kimseye söyleme ve bunu gizle! demektir.
Daha sonra kadına yönelerek şöyle dedi: “Ey kadın Sen de günahının bağışlanma-sını dile” yani kocandan bu günahını affetmesini, seni cezalandırmamasını iste. “Çün-kü sen gerçekten günahkârlardan oldun.” (Kurtubi)
“Bu sözleri söleyen şahitlik eden şahıstır, yani onları mahkeme eden kişidir” görüşünü alırsak, Yûsuf onların mahkemesine itaat etmiş oluyor.
Çünkü Yûsuf, o kadından yüzçevirdi ve aralarında geçen hadiseyi bir sır ola-rak sakladı, kimseye söylemedi. Bunu gizlemesini isteyen de mahkemeyi yapan şahıstı. Kurtubi bunun mahkeme olduğunu söylüyor.
Kadının yakınlarından şahitlik eden kişi:
“Kadının yakınlarından bir şahit de şöyle şahitlik etti…” buyruğundaki şahitliğin sebebi; iki tarafın söyledikleri birbiriyle çelişince, hükümdarın kimin doğru, kimin yalan söylediğini bilmek için şahide ihtiyaç duymasıydı. O bakımdan kadının yakınla-rından birisi şahitlik etti.
Yani onun yakınlarından bir hâkim hüküm verdi. Çünkü söyledikleri bir hü-kümdü, bir şahitlik değildi. (Kurtubi)
Şöyle de denilmiştir; Hz. Yûsuf’a bundan vazgeç, kadına da bu işten ba¬ğışlanma dile diyen kişi, onun kocası olan hükümdardır. Bu hususta da iki görüş vardır.
Birinci görüşe göre kocası pek öyle kıskanç bir kimse değil¬di, bundan dolayı hiçbir tepki göstermeyip hareketsiz kalmıştı. Mısır aha¬lisinin bir çoğunda kıskançsızlık mev-cuttur.
İkinci görüşe göre ise yüce Al¬lah ondan kıskançlığı çekip aldı. Ayrıca hükümdarda Yûsuf’a karşı bir ince¬lik ve bir nezaket vardı. Böylelikle Hz. Yûsuf bu badireyi atlattı ve kadını da affetti. (Kurtubi)
Eğer bu sözü kadının kocası söyledi ise, O vezir müslüman değildi buna rağmen Yûsuf onun bu emrine itaat etti.
Yine zindanda iken kralın zindandan çık emrini, suçsuzluğunun ortaya çıkarılması şartı ile kabul etti.
Buna “Yûsuf kralın emrine uymamak (itaat etmemek için) hemen çıkmadı” diyenler olacaktır; Hatta hz. Yusuf’un bu hareketinin imanın gereği olduğunu aksi halde tağut olan kıralın hükmünü kabul etmek olacağı, dolayısıyla kafir olunacağını söyleyenler olabilir. Meseleye ön yargı ile yaklaştığından dolayı gerçekleri göremeyen bu insanlara biz de deriz ki Rasulullah bunun yapılabileceğini şu hadisi şerifinde bizlere bildiriyor:
Tirmizi, Ebu Hureyre’den, Rasûlullah’ın şöyle buyurduğunu nakletti:
“Bilin ki, Yûsuf kerim oğlu kerim, Yakub’un oğlu, İshak’ın oğlu, İbrahim’in oğlu olan bir peygamberdir. Eğer ben Yûsuf’un kaldığı kadar hapiste kalsaydım, ondan sonra da kralın elçisi bana gelseydi, hemen elçinin davetine icabet eder ve hapisten çıkardım” diye buyurduktan sonra Hz. Peygamber sözkonusu ayeti kerimeyi okudu. Bu hadiste Hz. Yûsuf ’un sabrının kuvveti, fazileti ve sebatının yüceliği vurgulanmaktadır.
Şimdi sormak lazım: “Acaba tağutun hükmüne h.z. Yusuf gibi itiraz ederek dinde kalmak mı yoksa sümme haşa efendimiz s.a.v.in yapardım dediği gibi yapıp tağutun hükmünü kabul ederek haşa küfre mi girmek daha doğru olur”? Ne dersiniz ey tekfirci zihniyet sahipleri..?
*Bir başka örnek:
Yûsuf kraldan Mısır’ın yönetimini istedi, yani kralın Mısır yönetimine kendisinin getirilmesine karar vermesini istedi.
“(Yûsuf) Dedi ki: “Beni (bu) yerin (ülkenin) hazineleri üzerinde (bir yönetici) kıl. Çünkü ben, (bunları iyi) bir koruyucuyum, (yönetim işlerini de) bilenim.” (Yûsuf 55)
*Başka bir örnek:
Kureyşli Amr bin Lüheyl Mekke’ye ilk putperesliği getiren tağuttur.
Onun küfür olan hükümleri yanında küfür olmayan, aslı İbrahim’in dinine dayanan hükümleri de vardı. İslâm dini bu hükümlerin kimini olduğu gibi alıp kabul etti kimini de bazı düzetmelerle aldı.
Amr bin Luheyl’in İslâm’a uyan hükümlerine misal: Haram aylara saygı- Kâ-be’ye hürmet- Hacılara su dağıtmak ve sair.
*Bir örnek daha:
Rasûlullah (s.a.v) zamanında da sahabe Safa ile Merve arasında tavaf etmenin cahiliye hükmü olduğu ve bu sebeple caiz olmayacağı zannına kapıldılar da Allah şu ayetini indirdi:
“Şüphe yok ki Safa ile Merve Allah’ın alâmetlerindendir. Her kim Beyt’i hacceder veya umre yaparsa onlar arasında güzelce ta¬vaf etmesinde kendisi için bir vebal yoktur. Gönül isteği ile her kim bir hayır işlerse gerçekten Allah, şükredenlerin ecrini ve¬ren ve herşeyi çok iyi bilendir.” (Bakara 158)
Ayetin Anlaşılmasına ve Nuzûl Sebebine Dair Rivayetler
Buhârî Asım b. Süleyman’dan rivayetle şöyle demiştir:
Enes b. Mâ-lik’e Safa ile Merve hakkında sordum. Şöyle dedi: Biz bunların (arasında ta¬vaf etmenin) cahiliyye işlerinden olduğu görüşünde idik. İslâm gelince oralardan uzak durduk. Yüce Allah’da: “Şüphe yok ki Safa ile Merve Allah’ın alâmetlerindendir. Her kim Beyt’i hacceder veya umre yaparsa onlar arasında tavaf etmesinde kendisi için bir vebal yoktur…” buyruğunu indir¬di.”
Tirmizî Asım b. Süleyman el-Ahvel’den şöyle dediğini rivayet etmektedir:
Enes b. Malik’e Safa ile Merve hakkında soru sordum da şöyle dedi: Safa ile Merve cahiliyye döneminin şe’airinden (alâmetlerinden) idi. İslâm gelince ondan uzak durduk. Bunun üzerine Yüce Allah: “Şüphe yok ki Safa ile Mer¬ve Allah’ın alâmetlerindendir. Her kim Beyt’i hacceder ve umre yaparsa onlar arasında güzelce tavaf etmesinde kendisi için bir vebal yoktur…” buy¬ruğunu indirdi. (Devamla) dedi ki: Bu ikisi arasında tavaf (yani sa’y) tatavvudur. (Nitekim yüce Allah daha sonra şöyle buyurmaktadır:) “Gönül iste¬ğiyle kim bir hayır işlerse gerçekten Allah şükredenlerin ecrini veren ve herşeyi çok iyi bilendir.” Tirmizî der ki: Bu hasen, sahih bir hadistir.”
İbn Abbas’tan şöyle dediği rivayet edilmektedir:
Cahiliyye döneminde şeytanlar bütün gece boyunca Safa ile Merve arasında sesler çıkartırlardı. Bu ikisi arasında putlar da vardı. İslâm gelince müslümanlar: Ey Allah’ın Rasûlu!dediler; biz Safa ile Merve arasında tavaf etmeyiz. Çünkü bunlar şirk (koşu¬lan) varlıklardır. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil oldu.
eş-Şa’bi der ki:
Cahiliyye döneminde Safa üzerinde İsaf, Merve üzerinde de Naile adında birer put vardı. Tavaf yaptıklarında bu putlara sürünürlerdi. Müslümanlar bundan dolayı her ikisi arasında tavaf etmekten imtina et¬tiler(çekindiler). Bunun üzerine bu âyet-i kerime nazil oldu.
Bu ayeti ve nuzûl sebeplerini dikatlice okuduğumuzda görüyoruz ki aslında Allah’ın hükmü olan ve hz. Hacer annemizin sünneti olan safa ve merve arasında s’ay yapmayı, sonraki dönemlerde cahiliye müşrikleri kendi dinlerinde bir hüküm olarak kabul etmişlerdi.
İslâm gelince cahiliyeden çıkıp İslâm’a giren bazı sahabeler sa’y yapmayı cahiliyenin hükmü (kanunu) olduğu gerekçesi ile sa’y yapmak istemediler. Bunun küfür olduğu zannına kapıldılar. Yukarıda da belirtildiği gibi bu küfür değil , bir ibadettir
.
Şu hususa dikkat edelim; Tağut, Allah’ın emrine muhalif hüküm ve kanun koyarsa, bu hükme uyup Allah’ın hükmünden yüz çevirmek tağuta kul olmaktır.
Ama yine Tağut Allah’ın emrine mutabık hüküm veya kanun koyarsa o kanunu almak tağutun değil, Allah’ın kanununu almaktır. Ya da mübah olan bir meselede dine muha-lif olmayacak şekilde kanun varsa bu kanunu almak da tağuta kulluk olmaz.
Yine gücü olan birine haklı olduğumuzu bildiğimiz bir konuda, “adamlarını gönder de şu malımı şu adamdan al ya da şu işimi gör” demek te tağuta kulluk değil, bir işin ya-pılmasında varolan gücü kullanma talebidir.
Rasulullah’ın s.a.v. başına deve sakatatlarının konulduğunda müşrik olan amcasına gitmesi ve durumu ona bildirmesi, akabindede amcasının bunu yapanları cezalandırması bu konuda varolan onlarca örnekten bir tanesidir.
Şimdi son olarak şu soruyu sormak istiyoruz: İslam’ın değil,tağutun hakim olduğu ülke-lerde İslam dininin emir ve yasakları ile çelişmeyen kanunların alınamayacağını ya da bu tür kanunlara da uymanın bırakın küfrü,hata olduğunu söyleyen bir tek alim var mı-dır?
Şunu kabul etmek kaçınılmaz bir gerçektir ki getirmiş olduğumuz bunca delil ve açık-lamalardan sonra her artniyetsiz ve önyargısız akıl sahibi, tağutun İslam’a dolayısıyla adalete uygun olan hükümlerinin alınıp İslam’a zıt olan hükümlerinin ise ikrah hali hariç kesinlikle alınamayacağını kabul edecektir.
Çünkü bunu kabul etmemekle dinde yeni bir anlayış ihdas etmiş (uydurmuş) olacaktır ki sonradan uydurulan her iş merdut (red edilmiş) her uyduran da dalalete düşmüş (sapıt-mış) her dalalet ehli de cehennemi hak etmiş olacaktır.
Rabbim müslümanları bu duruma düşmekten muhafaza buyursun (amin).
Şimdi gelin yukarıda maddeler halinde sıraladığımız iddiaları inceleyelim:
ebu-muhammed demişki 24 Aralık 10 11:53
1. “Kimlik Kullanmak Küfürdür” diyenler:
Öncelikle şu soruyu soralım:
“Bu kimliği alırken her hangi bir küfrü sözlü, yazılı veya fiili olarak kabul etme ya da uygulama durumu var mıdır?” Hepimiz biliyoruz ki böyle bir durum yoktur.
Ya da devletlerin kendi sınırları içinde yaşayan insanlara kimlik vermesinin amacı “bu devlette yaşıyorsan bu kimliği alarak devletin bütün kanun ve kurallarını kabul etmiş olursun” şeklinde bir söz ya da yazıyı kabul ettirmesi veya imzalattırması söz konusu mudur? Hepimiz biliyoruz ki böyle bir durum da yoktur.
Hatta bu kimliği verirken kendileri “dini İslâm” yazarak da bizim imanlı bir mü’min olduğumuzu bilip kabul ediyorlar. Bu şekli ile kimlik kartını almakta ne sakın-ca var?
Eğer kişiyi kâfir yapan illet kimlik kartı değil, sorun o ülkenin vatandaşı ol-maktır ya da bunu kabul etmektir denilirse..;
Buna cevabımız şudur:
Kavimlerine gönderilen her peygamber o kavmin vatandaşı idi. Gayri İslami devletlerin vatandaşı olmak küfür ise bu Peygamberlerin durumu ne olacak.
Buna Kur’an-ı Kerim’den birkaç örnek verelim.
“Andolsun biz Nuh’u kendi kavmine (toplumuna) gönderdik.” ( Araf 59)
“Ad (toplumuna da) kardeşleri Hud’u (gönderdik.)…” ( Araf 65)
“Semûd kavmine de kardeşleri Salih’i (gönderdik).”Ey kavmim, Allah’a ibadet edin. Sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur.( Araf 73)
“Lût’u da (kavmine gönderdik). Hani o kavmine: “Sizden evvel âlem¬lerden hiç kimse-nin yapmadığı hayasızlığı mı yapıyorsunuz” de¬mişti. …” ( Araf 80
“Medyen (toplumuna da) kardeşleri Şuayb’i gönderdik…” ( Araf 85)
Bu ayetlerden şu iki hükmü açıkça görüyoruz:
Birincisi; Allah gönderdiği Peygamberleri o kavme nisbet ediyor.
İkincisi; Kavimlerinin o Peygamberlerin kardeşi olduğunu haber veriyor.
Tabii bu kardeşlik din kardeşliği değildir. Bundan da açıkça anlıyoruz ki bir insan İslâm olmayan devlete ülkem, vatanım diyebilir ve müslüman olmayan kavme de kavmim demesinde bir sakınca yoktur.
Yine müslüman gayrimüslime kardeş diye hitap edebilir, yeter ki bu hitabı ile din kardeşliğini kast etmesin. Bu konuların örneği Kur’an-ı Kerim’de çoktur, biz yukardaki örneklerle yetindik.
Bir örnek de Peygamberimiz’in (s.a.v) hayatından verelim:
Bilindiği gibi Mekke şirk devletinin, halkını idare ettiği bir takım kanunları vardı. İşte bu kanunlardan biri de şu idi:
Mekke halkından biri Mekke’yi izinsiz terk ederse bir daha Mekke’ye giremez idi. Oraya geri dönebilmesi için birinin himayesine ihtiyaç vardı.
İşte bu sebeble Rasûlullah Taif’e gittiği zaman geri dönmek için onların ka-nunlarından yararlandı ve tekrar Mekke vatandaşı oldu.
Bu konuda tarih ve siyer kitaplarından şu nâkil vardır.
Resulullah’ın Taif dönüşü Mekke’ye giremediği için Üraykit’ı, önce Ahnes b. şerik’e, sonra Süheyl b. Amr’a ve daha sonrada Mutim b. Adyy’e göndermesi:
Peygamberimiz, Nahle’de günlerce kaldıktan sonra Mekke’ye gidip girmek iste-yince Zeyd b. Harise: “ Kureyş müşrikleri seni Mekke’den çıkardıkları halde, şimdi onların yanına nasıl girebileceksin ?” dedi.
Peygamberimiz “ Ey Zeyd! Hiç süphesiz, Allah senin göremediğin yerden bir kapı bir çıkış yolu açacaktır.
Şüphe yok ki, Allah, Dininin ve Peygamberinin yardımcısıdır!” buyurdu.
Peygamberimiz Hira dağına varıp ulaştığı zaman, Huzaa’lardan veya Mekkeliler-den rastladığı bir adama, Üraykıt’a; “Ben, seni tarafımdan bir şeyi tebliğ etmek üzere göndersem gider misin?” diye sordu.
“Evet, giderim!” deyince, Peygamberimiz: “Sen, Ahnes b. Şerik’e git ve kendisine Muhammed: Rabbimin bana verdiği Peygamberlik görevini tebliğ edip yerine getirin-ceye kadar, sen beni himayene alırmısın? diyor, de!” buyurdu.
Elçi gitti; bunu ona söyledi. Ahnes “Halif, Sarih’i himayeye alamaz!” dedi. Elçi, Ahnes’in bu sözünü, gelip Peygamberimize haber verdi. Peygamberimiz, ona “Sen, bir kez daha Mekke’ye gidip elçilik yapar mısın? ” diye sordu.
Adam “evet yaparım” dedi. Peygamberimiz “Süheyl b. Amr’a git ve kendisine Muhammed: Rabbimin bana verdiği Peygamberlik görevlerini tebliğ edip yerine geti-rinceye kadar sen beni himayene alır mısın? diyor, de!” buyurdu.
Elçi, Süheyl’e gitti ve bunu ona söyledi. Süheyl b. Amr ”Amir b. Lüheyoğulları, Ka’boğullarını himayelerine alamazlar!” dedi.
Elçi dönüp bunu da Peygamberimize haber verdi. Peygamberimiz ona , “ Sen bir daha döner misin?” diye sordu.
Elçi “evet! dönerim” dedi Peygamberimiz “Sen Mut’im b. Adiyy’e de git ve ken-disine Muhammed: Rabbimin bana verdiği Peygamberlik görevlerini tebliğ edip yerine getirinceye kadar sen beni himayene alır mısın? diyor de!” buyurdu.
Elçi, Mut’im b. Adiyy’e gitti ve bunu ona söyledi. Mut’im b. Adiyy “Olur! Kendi-sine söyle, gelsin, himayeme girsin!” dedi.
Elçi dönüp bunu da Peygamberimize haber verdi. Peygamberimiz gelip o gece Mut’im’in evinde yattı. Mut’im b. Adiyy sabaha çıkınca, oğullarını, kardeşinin oğulla-rını ve kavmini yanına çağırdı. Onlara “Silahlarınızı kuşanınız ve Beytullah’ın rukunleri yanında bulununuz!” dedi. Öyle yaptılar…
(M.A. Köksal.)
Bu rivayetten de anlaşıldığı üzere Rasulullah Mekke vatandaşlığından çıkarıldığı halde onların himaye kanunundan yararlanarak tekrar Mekke vatandaşı oldu.
Şimdi “O’nun s.a.v. eline bir kart verilmedi onun için Peygamber’in s.a.v. durumu bize delil olmaz” mı diyeceğiz…