Tağut’a Muhakeme Küfrü
Allah’a iman’ın ancak tağut’u ve dolayısıyla da buna bağlı olan -özellikle de muhakemeleri- kurumların reddi ile mümkün olabileceğine dair yazılarımız sitemizde yer almasına rağmen bazı fasık ve münafıkların özelden sorularına muhatap oluyoruz. Bunları ve zihniyetlerini o kadar iyi tanıyoruz ki daha soruyu soruş tarzlarından ne düşündüklerini hatta itaat ettikleri emirlerini bile anlayabiliyorsunuz! Özellikle de “sitenizdeki yazılarınızı okudum, çok güzeller… ancak tağut mahkemelerine gidilemeyeceğinin delili nedir?” şeklinde başta söylediğini yalanlayan ifadelerle sorular yöneltiyorlar.
Halbuki bu sitenin konularındanın hemen hepsinde Allah’u Teala’nın şeriatı dışında hükümler verenlerin kafirler, bu hükümleri reddetmeyenlerin veya bu hükümlerle muhakeme olma isteğinin kafirlik olduğunu beyan eden yazılarla doludur. Ancak fasıklık ve münafıklık bir kalbe girmeye dursun! yaklaşım şekilleri ile bakış açısı da bu münafıklık ve fasıklık kokusu ile bezenmiş bir halde basma kalıp soru veya düşüncelerle bizlere ulaştırılmaya devam ediliyor.
“Nisa suresi 60. ayeti İslam devleti kurulduktan sonra inmiştir yani ayet Medeni’dir. Dolayısıyla da bu ayetin hükmü eğer islam devleti veya İslam’ın hükümlerinin baz alındığı bir sistem içinde geçerlidir” şeklinde bir ifade ile soru şeklinde geliyor. Ayet-i Kerime medeni olduğu kadar soruyu soranın da gayet Medeni münafık olduğu belli ki bunun için gaybdan haber almaya gerek yok, imamına ve temsil ettiği zihniyete bakmak yeterlidir.
Zaten böyle bir iddia ile karşınıza gelen kişinin henüz daha Kelime-i Tevhid’in anlamını anlayamamış, içerdiği manayı özümseyememiş yahut iman ettiği imamına taassub ile bağlı bir karakter olma ihtimali çok yüksektir. Yani bu ifadesi ile aslında şunu demek istemiştir; “Günümüzde İslam devleti olmadığı gibi, İslam mahkemesi de yoktur. Bu nedenle de Müslüman hakkını aramak adına tağut’un mahkemesine başvurarak hüküm talep edebilir, hakkını arayabilir.” Kıyasta bu kadar acımasız olabilmiş başka bir devrin insanı var mıdır bilemem ancak böyle bir gerekçesi olan kişinin doğal olarak şu gerekçeleri de olmalıdır;
1 – İslam devleti olmadığından günümüzün tağut ordusuna katılmakta bir beis yoktur, çünkü ortada İslam’ın askerliği diye bir şey olamayacağından tağutun ordusunda yer almakta da sakınca yoktur. Çünkü kaçarsa veya askerliği yapmazsa tağut’un kanunları karşısında suç işlemiştir, Müslüman bu nednle doğal hayatını devam ettiremeyeceğinden askerlik yaparsa islam askerliğinin olmaması sebebi ile bu hüküm dışında kalabilir.
2 – İslam şeriatına uygun olmayan günümüz eğitim sisteminde öğrenim görmekte beis yoktur, çünkü bizatihi İslam’ın hükümlerine göre düzenlenmiş bir eğitim kurumu yoktur. O halde tağut’un okullarında eğitim görmek için gidilmesinde bir sakınca yoktur.
3 – Tağut’un mahkemesine gidilebildiğine göre artık Kur’anda yer alan hükümlerin tatbikine gerek yoktur çünkü Kur’an’da yer alan hükümlerin tümünün karşılıkları bugün kafirin medeni!!! hukukunda vardır. Dolayısıyla şeriatın uygulanabileceği bir İslam devleti olmadığından bu hükümlerin alınıp uygulanmasında beis yoktur.
Bu son söylenen ile beraber diğer söylenenler çok abartılı geldiği iddiası ise en az “İslam devleti olmadığından tağutun mahkemelerinde hak aranabilir yahut bir şekilde başvurulabilir” diyenler kadar akla yatkın ve kıyaslarının illeti hemen hemen birdir. Sen kapıyı bu şekilde açtıktan sonra o kapıdan tağut’un sevimli bir kulu olarak girmek kaçınılmaz olacaktır.
“Kim tağut’u inkar edip, Allah’a iman ederse kopmak bilmeyen bir kulba sarılmış olur.” (Bakara: 256) ayeti de Medeni (medine de inmiş) bir ayet olduğuna göre o zaman tağut’u inkar etmeye de gerek yoktur, şeklinde hüküm vermekte bu zihniyete göre doğal olacaktır. O sebeple, daha ilk baştan bu Ayet’in hükmü İslam devletinde geçerlidir imasında bulunanlara başka bir cevap verme ihtiyacı bile duymamaktayım. sanki sadece Nisa 60. ayeti ile tağuta muhakeme yasaklanmış, sanki tağut sadece mahkemeden ibaretmiş gibi anlamsız bir düşünce ile ayetin delaleti saptırılma yoluna gidilmiştir. Halbuki bu ayet tağut’un sadece bir unsurunun reddini belirten bir ayet olmakla beraber zaten bir bütün halinde tağut’un inkar edilmesinin gereği “La İlahe İllallah” ile başlamış bir süreçtir. Zaten tam da bu manada, bu ayeti iddia edildiği gibi anlayanların zhniyetini inkar etmek için inmiş olan bir ayettir ki bu şekilde muhakemenin yolunu açanların maskesi düşsün, ona muhakeme olmak isteyenlerin küfrü apaçık ortaya çıksın.
Yahut bu plastik mücahid’ler, bir tane örnek gösterebilirler mi ki, Mekke’de bir tane Müslüman bu şekilde tağut’tan hüküm talep etmiş yahut onların mahkemesi sayılabilecek bir makamından hak aramak amacı ile hüküm talep etmiş?
Münafıkların çıkış noktası yukarıda da zikrettiğimiz gibi “Madem şeriat ile hükmedilmeyen bir toplumda yaşıyoruz, öyleyse bu toplumda zayi olan haklarımızı almak için tağut’un mahkemelerine tabiki başvurabiliriz” şeklindeki Fısk-ı Fücur’larını dışarıya vuran iddiaları tıpkı şuna benzemektedir;
“Şu ibadetini (ibadet olan her hangi bir şey) sadece bana has kılmak sureti ile yahut şu ibadetin bir bölümünü bana da yapmazsan sana hakkını vermem” diyene karşı sözde Müslüman olan kişi “tamam” nasılsa şeriat ile hükmolunmayan bir yerdeyiz ve hakkımı alabilmemin de yolu budur o zaman istediği şekilde ibadeti yapayım ve nasılsa Müslüman kalacağım” demek kadar anlamlı ve bir o kadar da şer’idir.
Bu şekilde ibadet eden kişinin tağut’a ibadet ettiği bir gerçektir ki inkar etmekle emrolunduğu tağut’un mahkemesine gitmekle de tağut’a ibadet edeceği bir gerçekliktir. Bu ister İslam ile hükmolunan bir belde de olsun isterse içinde bulunduğumuz toplum gibi bir toplumda olsun velev ki Müslüman’ın tüm malı, eşyası elinden gidecek olsa dahi tağut’un muhakemelerine başvurması asla caiz olmaz.
Buraya kadar olan açıklamalarımız ve söylenenler bu konuda cevaz verenlerin mantık, akıl ve diğer melekeleri ile öne sürdükleri delillere paralel deliller idi. İsterseniz şimdi de bu ahmakları bir kenara koyalım ve Kur’an, Sünnet’ ve alimler’in bu konuda neler dediğine bir bakalım.
Şeyh Ahmed Şakir diyor ki: “Daha önce İslam’ın hakim olduğu birtakım ülkelerde bugün birtakım kanunlar görüyoruz. Avrupa kökenli olan bu kanunlar bazı hususlarda İslam şeriatine uygun olsa bile gerek esasta olsun gerek teferruatta olsun İslam’a muhaliftir ve İslamla çelişir. Hatta İslam’ı yıkıp ortadan kaldıracak ve ona ters olan unsurlarla doludurlar. Bu gerçek, kendisini aldatan veya din hususunda cahil olan ya da bilmeden İslam’a düşmanlık yapan kimseler hariç herkes için açıktır, bedihidir.”
Madem ki amaç İslam’ı yıkmak ve onu yıkıma götürecek olan kanunlarla bezeli olan bu sistemin kanunlarından faydalanmak sureti ile mahkemelerine gidilecektir, o halde hemen kapısında imanı bırakma ile bu iş ancak gerçekleşebilecektir. Şimdi bu şekilde, tağut’un mahkemelerinde hak arayabileceklerinin fetvasını veren çok okumuş, alim vb. kitap yüklü !!!ler… İmam Şafii’nin görüşüne göre: “Kim Kur’an ve sünnetten kaynaklanan sağlam bir delile dayanmadan, kendi görüşü doğrultusunda bir fetva verirse, doğruya isabet etmiş bulunsa bile, bu yaptığından dolayı sevap alamaz ve yanlış yapmış olmaktan kurtulamaz. Eğer Kur’an ve sünnete dayanmadan yanlış fetva verirse, bu durumda da özür sahibi sayılmaz.” fetvası doğrultusunda sizin dayandığınız bu çok sağlam delilller hangi ayet ve hangi sünnette yer almaktadırlar. Üstelik bu kaide bir müçtehid için geçerlidir ki günümüzün “taklitçi ve taassub ehli” için değildir bile.
İmam Ahmed’in Müsned’inde yer alan bu meselemize dair şu sözlerine bakalım: “… fakat, İslam kaideleri dışındaki kaidelere göre hüküm verenlere gelince; işte bunlar ne müctehidtirler ne de müslümandırlar. Velev ki verdiği hükümler İslam’a uygun olsun, sonuç değişmez. Çünkü bu kişi İslam kaideleri dışındaki kaidelerle hüküm vermiştir.”
Edindikleri ve sahip oldukları ilim ve bilgi kırıntıları ile koca koca meselelerde müçtehid edası ile ahkam kesen dün’ün mahkeme karşıtları, günümüzün de mahkemelerine düştüklerinde 360 derece dönenlerinin fetvaları ancak zanni ve şeytan’ın kendilerine telkinlerinden ibarettir.
Şeyh Muhammed Emin Şankıtiy: “İhtilafa düştüğünüz her şeyin hükmünü Allah’ tan alın.” (Şura: 10) ayetini zikrettikten sonra diyor ki: “Bu ayetten anlaşılıyor ki; Allah’ın kitabı ve rasulünün sünnetinden başka hiçbir şeye muhakeme olmak caiz değildir. Allah, Allah ve rasulünden başka şeylere muhakeme olanları azarlayarak onların şeytan tarafından derin bir sapıklığa itildiklerini belirtiyor.”
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: “Ey Muhamnmed! Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tağuta muhakeme olunmalarını istiyorlar. Oysa onları tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan onları derin bir sapıklığa düşürmek ister.” (Nisa: 60) (Edvaül Beyan c: 1 s: 92)
Görüldüğü gibi burada İslam devleti veya başka bir şeyden bahsedilmeksizin salt olarak ” Allah’ın kitabı ve Resul’ün sünneti dışında” herhangi bir hükme başvurmanın asla caiz olmadığını kör olan gözler bile anlayabilir. Yine bu minvalde, meseleye ışık tutabilecek olan Şeyh Şankıtiy’in başka bir yerde dediği şu sözlerine bir bakalım: “Allah hüküm koymada kendine ortak kabul etmez.” (Kehf: 26) ayeti ve benzeri ayetlerden anlaşılıyor ki; Kur’an ve sünnetin dışında kendi heva ve heveslerine göre kanun koyanlara uyanlar Allah-u Teâlâ’ya şirk koşmuşlardır. Bu manayı destekleyen birçok ayet de vardır. Örneğin; Şeytana ve kendi hevalarına göre teşri (kanun) koyarak, haram olan ölü hayvan etini “Allah öldürmüştür” diye helal sayanlara uyanlar hakkında Allah-u Teâlâ şöyle diyor: “Üzerine Allah’ın adının anılmadığı kesilmiş hayvanları yemeyin. Bunu yapmak Allah’ın yolundan çıkmaktır. Doğrusu şeytan sizinle tartışmaları için dostlarına fısıldar. Eğer onlara itaat ederseniz şüphesiz siz müşrik olursunuz.” (En’am: 121)
Bu ayette Allah’ın haram kıldığı eti helal sayanlara itaat etmenin şirk olduğu apaçık bir şekilde bildiriliyor. Bu şirk Allah’ın kanunlarına muhalif olan kanunlar koyanlara itaat edilerek işlenmiş bir şirktir. Ve aşağıdaki ayetlerde geçen “şeytana ibadet etmeyin” sözünden maksat da budur. Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Ey Ademoğlu! Ben size apaçık düşmanınız olan şeytana değil, yalnız bana ibadet edin, dosdoğru yol budur, diye bildirmedim mi?” (Yasin: 60-61)
“Ey babacığım! Şeytana ibadet etme. Çünkü şeytan Rahman’a başkaldırmıştır.” (Meryem: 44)
“Onlar Allah’ı bırakırlar ve yalnız dişilere (Lat, Uzza, Menat gibi dişi saydıkları putlarına) ibadet ederler. Onlar ancak inatçı bir şeytana ibadet etmiş olurlar.” (Nisa: 117)
Bu ayetlerde geçen “şeytana ibadet” ten maksat; Kur’an ve sünnete zıt olan kanunlara tabi olarak şeytana ibadet edilmesidir. Bu yüzden Allah-u Teâlâ haramları süsleyenlere itaat edenlerin onların ortakları olduklarını şöyle belirtiyor: “Bunun gibi ortakları müşriklerden çoğuna çocuklarını (kızlarını) öldürmeyi hoş bir şeymiş gibi gösterdi ki hem kendilerini mahvetsinler hem de dinlerini karıştırıp bozsunlar. Allah dileseydi onu yapamazlardı. Öyleyse onları uydurduklarıyla baş başa bırakın.” (En’am: 137)
“Ey Muhammed! Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tağuta muhakeme olunmalarını istiyorlar. Oysa onları tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak ister.” (Nisa: 60)
Bu zikrettiğimiz ayetlere göre apaçık belli oluyor ki; şeytanın kendilerini kandırdığı ve insanların kafalarından çıkarılmış Allah’ın şeriatine muhalif kanunlara tabi olan kimselerin kafir ve müşrik olduklarında şüphe edenler; hakkı görmek hususunda basireti kör olmuş kimselerden başkaları değildir. (Edvaül Beyan c: 4 s: 83-84)
Yine bu anlama gelecek olan ve mütedlerin iddia ettikleri gibi Kur’an ve Sünnet dışındaki hükümlere muhakeme olunmasına cevaz verenlere İbni Teymiyye bakın ne diyor: “Bütün alimlerin ittifakıyla; her müslümanın bilmesi gerekir ki; Her kim İslam’dan başka bir dine tabi olur veya Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in şeriatinden (kanunundan) başka şeriatlara (kanunlara) tabi olmayı serbest bırakıp caiz görürse kafir olur.” (Fetvalar c: 4 mesele: 515)
“Rabbine andolsun ki aralarında ayrılığa düştükleri şeylerde seni hakem tayin etmedikçe, verdiğin hükümden dolayı kalplerinde hiçbir sıkıntı duymadan teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisa: 65)
İbn-i Kesir bu ayet hakkında şöyle diyor: “Allah-u Teâlâ tüm işlerde Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem’i hakem tayin etmeyenin iman etmiş olmayacağını kendi adına yemin ederek belirtiyor. Allah’ın rasulü sallallahu aleyhi ve sellem hükmederse o haktır. Zahiren ve batınen yalnız ona bağlanmak gerekir.” (İbni Kesir Tefsiri c: 1 s: 520)
İbni Kesir’den devam edersek: Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: “İhtilafa düştüğünüz her meselede hüküm verecek olan Allah’tır.” (Şura: 10) Yani Allah ve Resulünün verdiği hüküm haktır. Hakkın dışında sapıklıktan başka ne vardır? Bu sebeple Allah-u Teâlâ bu ayetin hemen ardından:
“Eğer Allah-u Teâlâ’ya ve ahiret gününe iman ediyorsanız” buyurmaktadır. O zaman bu; “Allah-u Teâlâ’ya ve ahiret gününe iman ediyorsanız aralarınızda olan ihtilaflarda, anlaşmazlıklarda çözümü Kur’an ve sünnetten isteyin ve o iki kaynağı hakem tayin edin” demektir. Bu ayetler gösteriyor ki yalnız Kur’an’a ve sünnete muhakeme olmayan kişi Allah-u Teâlâ’ya ve ahiret gününe iman etmiyor demektir. (İbni Kesir c: 1 s: 518)
İbni Kesir bir başka eserinde şöyle diyor: “Kim Muhammed (s.a.v)’e inen şeriati bırakıp bunun dışında neshedilmiş (iptal edilmiş Tevrat ve İncil gibi) şeriatlere bağlanırsa küfre girer. Kur’an ve sünnete muhakeme olmayıp da Ye’sak’a muhakeme olanın hükmü nedir? Şüphesiz ittifakla küfürdür.“ (Bidaye Ve En-Nihaye c: 13 s: 119) (Yes’ak: Cengizhan’ın Kur’an, Tevrat, İncil ve Kendi düşüncesinin bir sentezi olarak ortaya koyduğu bir yasadır.)
İbn Hacer El Askalani: “Rabbine andolsun ki aralarında ayrılığa düştükleri şeylerde seni hakem tayin etmedikçe iman etmiş sayılmazlar.” (Nisa: 65) ayetindeki “iman etmiş sayılmazlar” sözünü “tam iman etmiş sayılmazlar” şeklinde tefsir ediyor. Yani; ayetteki genel hükmü tahsis ediyor.
İbni Hazm böyle tefsir etmek isteyenler hakkında şöyle diyor: “Nisa: 65 ayeti açık bir nastır.Tevili ve tahsisi mümkün değildir. Bunu açık manasından başka bir manaya çeken bir başka ayet veya “tam iman etmiş olmaz” şeklinde tahsis edilecek herhangi bir destek veya delil yoktur. (El-Milal Vennihal c: 3 s: 249)
İbni Hacer El-Askalani’nin “iman etmiş olmazlar” sözünü “tam iman etmiş olmazlar” şeklindeki tefsiri yanlış olup kabul edilmemesi gerekir ve şu gibi açılardan doğru değildir:
1 – Dil açısından: Kadı Ebu Zeyd Ed-Debusi’nin Et-Takvim adlı kitabında dediği gibi arapçada na’t (sıfat) cümlede mastar olmadan gelmez. Ayette “imanen” şeklinde mastar olmadığından “kamilen” şeklinde sıfat gelmez. Dolayısıyla “Kamilen” (tam olarak) sıfatı varmış gibi gösterilemez. Ancak ayette mastar olursa sıfat varmış gibi gösterilebilir. Böyle olsa bile ayetin zahiri manasını sebepsiz terkedip ayette olmayan kelimeleri eklemek caiz değildir.
2 – Fıkıh Usulü Ve Kaideleri Açısından: Amm (genel) olan naslar ancak ayet, hadis veya icma ile tahsis edilir. Kıyasla tahsis edilmez.
İmam Fahreddin Razi bu ayet hakkında şöyle diyor: “Bu ayetin hükmü geneldir. Kıyasla tahsis edilmez. Ve ayetin zahiri hükmünden başka hüküm verilemez. Bu ayetin verdiği hüküm gibi çok kesin hükme Kur’an’da çok az rastlanır. Ayetteki genel olan hüküm “İman etmiş sayılmazlar” dır.
3 – Nassın Siyakı Açısından: Nasda geçen “iman etmiş olmazlar” sözünü “tam iman etmiş olmazlar” diye tefsir etmek nassı bozar ve manasını çirkinleştirir. Çünkü ondan önceki ayetler bu ayetin manasını apaçık bir şekilde desteklemektedirler. Bu mana ise şöyledir:
Ya Allah’ın ve rasulünün şeriatine muhakeme olmak ki bu imanın ve islamın kendisidir ya da onların dışındaki şeylere muhakeme olmak ki bu da küfrün ta kendisidir.
Allah-u Teâlâ bundan önceki ayetlerde imanın ve İslam’ın sınırlarını belirleyerek şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, rasule itaat edin ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Eğer bir şeyde çekişirseniz Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız onun çözümünü Allah’a ve rasulüne bırakın. Bu en hayırlı ve netice itibarıyle en güzeldir.” (Nisa: 59)
İbn-i Kesir bu ayetin tefsirinde şöyle diyor: “Bu ayet apaçık bir şekilde; ihtilaf vukuunda Kur’an’a ve sünnete muhakeme olmayan kişinin Allah-u Teâlâ’ya ve ahiret gününe iman etmediğini gösteriyor.”
Buna göre bu şekilde davranan kişinin Müslümanlık iddiası ancak iddia olarak kalmaktan başka bir sonuca ulaşmıyor. Dolayısıyla ondan sonraki ayet bu meseleye ihtilafa mahal bırakmayan kesin bir hüküm getirmektedir. Yani; iman iddiasıyla beraber Kur’an ve sünnetin hükümlerini bırakıp başka hükümlere başvurmak yalan bir iddiadan başka bir şey değildir.
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor: “Ey Muhammed! Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Reddetmekle emrolunmuşken tağuta muhakeme olmak istiyorlar. Oysa şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak istiyor. Onlara: “Allah’ın indirdiğine (kitaba) ve rasule gelin (onlara başvuralım)” denildiği zaman münafıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün.” (Nisa: 60-61)
Bu ayetlerden anlaşılıyor ki; tağuta muhakeme olmak ile Allah-u Teâlâ’ya iman bir arada bulunamaz. Böyle bir iddia geçersizdir. Çünkü tağuta muhakeme (Allah’ın kanunlarından başka kanunlara muhakeme) iman değildir. Sapıklığın ta kendisidir.
Allah-u Teâlâ bu ayetin devamında; Allah’ın şeriatine muhakeme olmamanın ve muhakeme olmak isteyenleri engellemenin, kalbinde iman olmayan münafıkların sıfatlarından olduğunu bildiriyor. Daha sonra gelen ayette de Allah-u Teâlâ, rasullerin yalnız tebliğ için değil, hem tebliğ etmeleri, hem de kendilerine itaat olunmaları için gönderildiklerini belirtiyor.
“Biz rasulleri Allah’ın izniyle kendilerine itaat edilsin diye gönderdik.” (Nisa: 64) Sonra,
“Hayır Rabbine andolsun ki aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin etmedikçe, sonra haklarında verdiğin hükümden dolayı kalplerinde bir sıkıntı duymadan kabul etmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Nisa: 65) ayeti tam yerinde geliyor. Nefislerde hiçbir tartışmaya mahal bıraktırmayan bir hükümle geliyor. İşte bu hüküm; İslam şeriati dışında başka kanunlarla muhakeme olan kimsenin imanının söz konusu olamayacağı gerçeğidir.
Bütün bu anlatılanlar ve zikredilen alimlerin yasama sultasına ilişkin izahlarından sonra şu gerçek apaçık olarak ortaya çıkmaktadır; İslam’ın dışındaki tüm idari nizamlar, hayat sistemleri küfürdür, tağutidir, çağdaş tağutları temsil etmektedir. Onları inkar etmek, tekfir etmek,tanımamak ve onlardan uzak durmak gerekir. Aynı şekilde onları destekleyenler de tekfir edilip reddedilmelidir. Şu apaçık bir gerçek ki; Kur’an ve sünneti bırakıp insanların hayatlarını düzenleyen beşeri mahreçli kanunları her kim vaz’eder,va’zedilmesine katkıda bulunur, yasalaştırır, tatbik eder ve reddetmezse kafirdir.
Bu durumda yasama meclisi (ki teşrii de bulunur) yasamayı tasdik eden parlamenterler, uygulama safhasına koyan yürütme organları (ki bakanlar bu çerçevededir) ve yürütme organı başkanı, yürütme organının yapısı içinde yer alan hakim,savcı ve avukatlar, yine bu kanunlara dayanarak soruşturma yapan istihbarat ve güvenlik kuvvetleri ve kafir sistemi koruma ve kollamayla görevli olanlar kafirdirler. Halka gelince, her kim böyle bir şeye rıza gösterir ve inkar etmezse, nemelazımcı bir tavır takınırsa kafir olur. Çünkü bu insanlar küfrün tahakkümüne rıza göstermekte, İslam şeriatının kaldırılmasına, uygulanmamasına ilgisiz kalmaktadırlar. Hatta bazıları müslüman olduklarını iddia etseler bile. Onların kafir oluşu tağutu inkar etmemelerinden kaynaklanmaktadır.
İşte İslam alimlerinin görüşleri budur!
Evet, Allah’ın kitabı ve rasulünün sünneti dışında ister yargılayan (hüküm veren), ister yargılanan (muhakeme olunan) olsun Allah’ın hükmü dışında bir hükme razı olan, bu hükmü kendi rızası ile kabule yanaşan veya reddetmeyen kesinlikle kafirdir. İster fert, ister devlet olsun hukuki, iktisadi, içtimai ve siyasi bir konuda Allah-u Teâlâ ve rasulünün sallallahu aleyhi ve sellem şeriatı dışında adı ne olursa olsun, herhangi bir şeriata (kanuna) muhakeme olmaya rıza gösteren başka bir deyimle kendi isteği ile muhakeme olan kafirdir.
Umarız ki ; bu yazı ile beraber, samimiyet ile gerçekleri anlamak amacı ile soranların kalplerine sağlamlık, kasıtlıve başka amaçlar ile soranların fasıklıklarına da bir son vermelerine vesile olur. Rabbim samimi olan her Müslüman’a, her daim hakkı hak olarak bilip tabi olmayı, batılı da batıl olarak bilip anlamayı nasip etsin. Ve yazımıza yine bir ayet ile son vermemiz gerekirse eğer;
“Yoksa onların Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşru kılacak ortakları mı vardır?” (Şura: 21)








Celcelet demişki 12 Mayıs 10 23:00
Hocalarının hükümlerini Allahın hükümlerine tercih edenlere ibret olsun diyeceğim ama bunlar öyle sapıkki bir öyle bir böyle konuşuyorlar ve bir çok müslümanın ayağını kaydıran fitne oldular ismi de xxxx olan bu kişinin o isme yakışmadığı olsa olsa xxxx isminin sadece cünüplük ile olan kısmını temsil edebilecek bir kişi olduğunu düşünüyorum
Ebu Hamza demişki 13 Mayıs 10 00:06
Öncelikle yorumunuz için teşekkür ederim. Ancak, tevhidehli.com olarak isimler bizim hedefimizde olmayıp görüşler ve görüşerin temsil ettiği zihniyet’e karşı mücadele etmekteyiz. Bu sebeple ismini verdiğiniz sözde alim olan şahsın ne olduğunu ve kime, hangi zihniyete hizmet ettiğini samimi olan (azınlıkta da olsa) tüm Muvahhid Müslümanlar bilmektedir. Bu nedenle ilgili isim “xxx” şeklinde düzenlenerek yorumunuz yayınlanmıştır.
Lütfen bundan sonra da bu hassasiyet ile yorum yaparsanız gereksiz kısır tartışmalardan çok, münafıkların boş sözler sarfetmesine zemin oluşturacak bir platform olmaktan uzak bir şekilde hizmet etmeye çalışacağınızı umuyorum biiznillah.
Canat demişki 14 Aralık 10 03:51
Muhammed Nasıruddin el-Albani TEKFİR FİTNESİ konulu söylemlerini biraz önce okudum. Sizin bu konuda ne düşündüğünüzü merak ediyorum doğrusu. Kitaptan bir kaç alıntı aşağıda :
İbni Useymin der ki; Şeyhul İslam İbni Teymiye’nin; “Küfür mutlak olarak zikredilirse bundan büyük küfür kastedilir” sözünü yanlış yorumlayıp bu ayetten tekfire delil getiriyorlar. Hâlbuki Şeyhul İslam belirlilik takısı (marife) olarak gelen “el-küfr” ile belirsizlik ifade eden (nekre)
“küfr” kelimesi arasında ayrım yapmıştır. Vasfa gelince burada “hâulâi kâfirun” ve “hâulâi’l- kafirun” diyebiliriz ve burada kastedilen dinden çıkarmayan küfürdür. Vasıflanan fiil ile
vasıflanan fail arasında fark vardır. Bu ayeti bu şekilde yorumlayarak hükmederiz. Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmek dinden çıkaran küfür değil, amelî küfürdür. Zira
hükmeden kişi doğru yoldan çıkmıştır. Bu konuda kendisinden önce koyulmuş devlet kanunuyla hükmeden kişi ile bu kanunu koyan kişi arasında fark vardır. Öyleyse önemli olan, bu kanunun semavi kanuna muhalif olup olmamasıdır.
Onlara dedim ki: “Sizler bazı hüküm sahiplerini tekfir ediyorsunuz. Peki cami imamlarını ve hatiplerini, müezzinleri ve mescid hizmetlilerini neden tekfir ediyorsunuz? Medreseler ve başka yerlerdeki şer’î ilim öğreten üstadları neden tekfir
ediyorsunuz?
Dediler ki: “Zira onlar o hüküm sahiplerinin Allah’ın indirdiğinden başkası ile hükmetmelerine razı olmuşlardır.”
Dedim ki: “Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmedilmesine kalpleriyle razı olmuşlarsa böyledir. Bu takdirde amelî küfür, itikadî küfür haline gelmiş olur. Hangi hakim Allah’ın indirdiğinden başkasının bu asra daha uygun olduğuna itikad ederek hükmeder de Kitap ve Sünnette gelen şer’î nasların hükmünü layık görmezse şüphe yok ki bu hakimin küfrü yalnızca amelî bir küfür değil, itikadî bir küfür olur. Onun bu hükmüne razı olan kimse de onun hakkındaki küfür hükmüne dahil olur.
Sonra onlara dedim ki: “Öncelikle sizler her hâkimin veya onların çoğunun kafir batılıların kanunlarıyla hükmettiklerini söylemeye güç yetiremezsiniz. Şayet Allah’ın indirdiğinden başkası ile hükmetmek hakkında sorulsa ve bu kanunların doğru olup bu asra daha uygun olduğunu, İslam’ın hükmünün uygun olmadığını söyleyerek cevap verirlerse hiçbir şüphe olmaksızın onlar gerçekten kâfir olurlar. Hükmolunanlara – bunlar arasında âlimler ve Salihler de vardır – gelecek olursak; peki mücerred olarak onların hükmü altında yaşamaları sebebiyle kafir olduklarına nasıl hükmedebiliyorsunuz? Nitekim sizler de onların hükmü altında yaşıyor fakat onların dinden çıkmış kâfirler olduğunu, Allah’ın indirdiği ile hükmetmenin vacip olduğunu belirtiyorsunuz. Sonra da kendinizin mazur göstererek: “Şer’î hükme mücerret amel ile muhalefet etmek, bu ameli işleyen kimseyi dinden çıkarmaz” diyorsunuz!!
Bu söz, sizin dışınızdakilerin de söylediğinin aynısıdır. Ancak sizler onlardan fazla olarak bu kimselerin kâfir ve mürted olduklarını söylüyorsunuz.
“Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın rasulü
olduğuna şahitlik eden, namaz kılan bir müslümanın dinden çıktığına ne zaman hükmedilir? Bir defa (mürted olması) yeterli midir, yoksa onun dinden çıktığını ilan etmesi gerekir mi?!!”
“Bir kadı var ki, onun âdeti ve düzeni şeriatla hükmetmektir. Lakin bir hükümde ayağı kayıyor ve şeriata muhalif bir hüküm veriyor. Yani mazlumun hakkını alıp zalime veriyor. Kesinlikle bu Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmek değil midir? Onun dinden çıkaran küfürle kâfir olduğunu söyleyebilir misiniz?”
“Hayır, bu ondan bir seferlik sadır olmuştur” diyecekler.
Deriz ki: “Aynı hüküm tekrar ederse veya şeriata muhalif başka bir hüküm daha verirse o zaman kâfir olur mu?” Sonra bunun üç-dört sefer tekrar ettiğini söylesek, onun ne zaman kâfir olduğunu söyleyecekler? Şeriata muhalif hükümlerine bir sınır
koymaya güç yetiremezler ve sonra onu bu yüzden tekfir edemezler.
Canat demişki 14 Aralık 10 04:14
Bu arada hemen belirteyim, soruyu sorma amacım yukarıda bahsettiğiniz kişilerin amacından çok uzaktır. Bu konuları daha yeni öğreniyorum ve üniversitede yeri geldikçe anlatmaya çalışıyorum. Mesela konu partilerden veya particilerden açıldığında ben doğrudan lafı söylüyorum “Particiler kafirlerdir” diyorum. Sonra muhabbet açılıyor ve bize öğretilen islamın yanlış olduğunu ve birtakım kavramların anlamlarının neler olduğundan bahsediyorum. Söylediklerimde de bana hak veriyorlar. Bazıları da “doğru ama biraz katı, hemen kafir dedin” diyorlar. Eğer biri bana yukarda bahsettiğim kitabı önüme sürerse nasıl açıklamalarda bulunabilirim diye görüşünüzü merak ettim. İlginizden ötürü Allah (c.c) razı olsun.
ebu-muhammed demişki 20 Aralık 10 21:52
“TAĞUTUN MAHKEMESİNE GİDENLER KAYITSIZ ŞARTSIZ OLARAK DİNDEN ÇIKMIŞTIR” DİYENLERİN İDDİALARI VE ONLARA CEVAP
Bu insanlar, tağuti sistemlerin mahkemelerine başvuranın da onları tekfir etmeyenin de kafir olduğunu savunuyorlar. Buna da kendilerince bazı alimlerden delil getirerek şu nakilleri yapıyorlar… Halbuki bu yaptıkları nakillerden, iddialarına hiçbir delil yoktur. Şimdi onların yaptığı nakilleri tek tek inceleyelim:
İddia:
Bakınız, Sefer Havali bu konuda şöyle demektedir:
“Dikkat edilirse Allahu Tealâ burada ‘tağutun hükmüne başvurdular, böyle bir fiili hoş karşıladılar, tağutun hükmüne uydular, bunu din edindiler, güç ve kuvvet yoluyla insanları zorla buna çevirdiler’ dememektedir. Aksine “tağut önünde muhakemeleşmek istiyorlar” demiştir. Yani, tağuta muhakeme olmak hoşlarına gidiyor ve bunda bir zarar görmüyorlar demektir. O halde onlar Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in getirdikleri dışında bir şeyin hakemliğine gitme noktasında daha işin başındalar. (Yani daha tağutun hükmüne gitmemişler bile.) Bununla beraber Allahu Tealâ onların imanını yok saymış, böyle bir şeyi istemelerinden dolayı onları kınamıştır.”
CEVAP
Dikkat edin! Sefer Havali ne diyor: “Yani, tağuta muhakeme olmak hoşlarına gidiyor ve bunda bir zarar görmüyorlar demektir.” Diyor.
Halbuki bizim sözkonusu ettiğimiz kişiler tağuta gitmekten hoşlanmadıkları gibi onu reddettiği için hapse giren ve onu tekfir eden kişilerdir. Bunu delil getirenlerin zannettikleri gibi Sefer Havali, tağutun mahkemesini sevmeyen, onu tekfir eden ama başka bir çare bulamadığı için ona muhakeme olmak zorunda kalanı hatta ona mahkeme olmayı da caiz kabul etmeden haram olduğunu itiraf eden kimseyi tekfir etmiyor. Bunu delil getirenlerse böylelerini tekfir etmeyeni de tekfir ediyorlar ve buna da bu fetvayı delil getiriyorlar.
İddia:
Şevkani (rahimehullah), Nisa Suresi’nin 60. ayetine dair şunları söylemektedir:
“Burada Allah Rasulü’ne indirilen kitaba, yani Kur’an’ı Kerim’e ve daha önce indirilen kitaplara iman ettiğini iddia eden o kimselerin haline karşı bir şaşırma ve hayret vardır. Onlar bu iddialarını temelden bozan ve iptal eden bir şeyle gelmektedirler ki o da tağutun hükmünü istemeleridir. Halbuki, Rasulullah’a indirilen de ve daha önce indirilenler de onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı.
CEVAP
Bu rivayette de tekfire dair bir delil yoktur;bilindiği gibi İslam’a göre bir mü’minin yapmaması gereken şeyler ya da terk etmesi gereken şeyler her zaman küfür olan şeyler değil, haramı ve mekruhu da terk etmeyi kapsamaktadır. Dolayısı ile burada hayret etme, bir masiyetin varlığı bakımından olduğu kesin de bu masiyetin hangi boyutta olduğu belli değil. Yani imamın “şaşırma ve hayret vardır” derken neyi kastettiği haramı mı mekruhu mu yoksa küfrü mü belli değil. Şu halde bu da bu hususta tekfir için delil değildir. Ayrıca kişi nefsine uyarak bir masiyeti işlerse onu helal saymadığı sürece kafir olmaz.
Bu imamdan yapılan rivayetin şu ifadelerine bakıp da tekfir yolunu tuttuysanız;(Onlar bu iddialarını temelden bozan ve iptal eden bir şeyle gelmektedirler ki o da tağutun hükmünü istemeleridir) bu da sizin zannınız gibi değildir, çünkü tağuta itaat ya da onun hükmü her zaman küfür olmayabilir. Bakın tağutların başı ve en büyüğü olan şeytana uyan, ona itaat eden insan her zaman kafir değil, bazen günahkar bazen de kafirdir. Mesela insan şeytanın emrine itaat eder, Allah’ın yasakladığı bir işi yapar ama bunu helal saymaz ise bu fasık olur; aynı işi yapar ama helal sayarsa kafir olur. Şimdi sorarım size: Şeytan tağut mudur? Hayır diyebilir misiniz? Tekrar sorarım size: Şeytan bu tağutların en büyüğü, en ilki, en azılısı ve tehlikelisi değil midir? Hayır diyebilir misiniz? Durum böyleyken şeytana uyan, ona itaat eden, ondan hüküm alan insanı bu hükmün haramlığını kabul ettiği sürece tekfir etmiyorsunuz da şeytandan daha küçük tağutlara başvuranları bu yaptığının helal olmadığını söylemelerine rağmen niçin tekfir ediyorsunuz? Eğer ki siz “şeytana itaat eden ya da ona uyan ondan hüküm almıyor ki” diyorsanız biz de deriz ki “bunu size bir örnekle açıklayalım”:Allah c.c Adem’e “şu ağaca yaklaşma” demişti(bu Allah’ın hükmü), şeytan da gelerek Adem’e dedi ki “bu ağaçtan ye”(bu da şeytanın hükmü). Adem de o ağaçtan yedi…Şimdi kime itaat etti Adem a.s? Ama Adem a.s yaptığını helal saymadı ve bu sebeble o küfürle itham edilmedi. Şimdi aynı meseleyi ele alalım;
Allah’ın emrettiği ya da yasakladığı bir işe, Adem a.s’den daha aciz, daha bilgisiz bir insan, şeytandan daha küçük ve daha tecrübesiz saptırıcı tağuta itaat etti, uydu. Bu yaptığını da tıpkı Adem a.s gibi helal saymayarak yaptı, yaptığının haram olduğunu kabul ediyor. Neden Adem a.s’i tekfir etmezken(bütün peygamberler şirk ve küfürden münezzehtirler) bu adamı tekfir ediyorsunuz?
ebu-muhammed demişki 20 Aralık 10 21:53
İddia:
İbn-i Kesir (rahimehullah) ise şöyle demektedir: “Allahu Tealâ bu ayette, Rasulullah’a ve daha önce gelen peygamberlere inzal olunanlara iman ettiğini iddia etmekle birlikte, ihtilafların çözümünde Allah’ın kitabıyla Rasulullah’ın sünnetinden başka şeyleri hakem kılmak isteyenleri kötülemekte ve onların bu davranışlarını hoş karşılamamaktadır.”
CEVAP
Bir şeyi kötülemek ve hoş karşılamamak, o şeye küfür hükmü verildiği manasını taşımaz; Nitekim ibn Kesir’in hocası ibni Teymiye’nin bu konuda tekfir yoluna gitmediği şu fetvalarında açıkça görülüyor:
Necaşi’ye Kur’an hükmü ile hükmetmek mümkün değildi. Kavmi onu bu şey üzere kabullenmezdi. Müslümanlar ve tatarlar arasında kadı veya imam olan birçok kişinin nefsinin derinliklerinde adaletle amel etme ( arzusu) vardır ki, bunu yapmak onun icin imkansız idi, bilakis onu bu şeyden men edecek kimseler vardı.
Allah da nefse yüklenemeyeceği bir yükü yüklemez.
İbn Teymiyye (661-728 h/ 1263-1328 m) “Mecmuatul Fetava” isimli eserinde şunları söylüyor:
“Ahbar ve Ruhbanlarına Allah’ın haram kıldığını helal, helal kıldığını da haram saymada itaât ederek onları kendilerine rabler edinenler iki hâlde olur”:
1. Hâl: Ahbar ve Ruhbanların Allah’ın dinini değiştirdiklerini bilmeleri ve bu tebdile / değiştirmeye rağmen onlara tabi olmaları, onların rasûllerin dinine mühalif olduklarını bildikleri hâlde, önderlerine tabi olarak (uyarak) Allah’ın haram kıldığının helâl, helâl kıldığının haram olduğuna itikad etmeleri hâli. Bu küfrdür. Ruhbanlara namaz kılmamaları, secde etmemelerine bakmayarak Allah ve Rasûlu bunu şirk saymıştır.
Böylelikle kim, Dinin hilafına olduğunu bildiği ve dediğinin Allah ve Rasûlunun dediğinden farklı olduğuna inandığı halde, Dinin aksine başka birine (sadece amelde değil aynı zamanda itikatta da) tabi olursa (itaat edip uyarsa) diğerleri gibi müşriktir.
2. Hâl: Helâlin haramlığı, haramın helâlliği mevzusunda itikad ve imanlarının sabit olması (yani birinci hâlden farklı olarak Allah katında olduğu şekilde kabul etmeleri), lâkin günah olduğuna itikad ederek bunu yapan müslümanın fili gibi, Allah’a isyanda onlara itaat etmeleri hali. Bu durumdaki insanların hükmü, günahkârların hükmü gibidir (yani müşrik değil, sadece fasıktırlar).” (Mecmuatul Feteva: 7/49(70) Darul Vefa: 1426/2005)
Bu da tekfir için delildeğildir.
İddia:
Yine İbn-i Kesir (rahimehullah), tarihinde şöyle demektedir: “Her kim mensuh (hükmü kaldırılmış) şeriatlere muha¬keme olur, nebilerin sonuncusu Muhammed (s.a.s)’e inen şeri¬ate muhakeme olmazsa, muhakkak kafir olur. Durum böyleyken acaba İslam şeriatini terkederek Yes’ak’a muhakeme olan, Ye¬sak’ın kanunlarını İslam kanunlarından daha önde tutan kişinin durumu nasıl olur acaba? Bilinsin ki, böyle yapan kimse Müslümanların icmasıyla kafirdir.”
CEVAP:
Bu da onların görüşüne delil değildir; çünkü rasulullahın mahkemesi şu an için mevcut değil. İslam hükümlerinin varoluşu onu uygulayacak bir otoritenin olmadığı zaman mahkeme olmak için yeterli değil bilakis mahkeme edecek otorite lazımdır. Ayrıca sözkonusu kimseler İslam şeriatını beğenmeyen ve tağutun hükmünü İslam hükmünden üstün tutan kimseler de değildir. Bilakis İslam yolunda malını ve canını seve seve vermeye hazır olanlardan bahsediyoruz. Öte yandan bu fetvanın verildiği zamanda yani tatarların istila ettiği beldelerde tatarların mahkemelerinin yanı sıra İslam şeriatına göre hüküm veren İslam mahkemeleri de vardı ve bu sebeble İslam mahkemelerine değil de tatarlara gidenler İslam’ın hükmünden açıkça yüz çevirmiş oluyordu. Şu an durum o zamanla aynı mı?
İddia:
İbn-i Kayyım (rahimehullah) bu konuda şöyle demektedir: “İslam dininin önceki bütün dinleri neshettiği Kur’an ve alimlerin icmasıyla sabittir. Buna göre her kim Kur’an’a bağlan¬mayıp Tevrat ve İncil’e bağlanırsa, kafir olur. Zira Allah (Subhanehu ve Tealâ), sadece İslam şeriatine uyulmasını farz kılmıştır. Bu nedenle sa¬dece İslam şeriatinin haram kıldığı haram, farz kıldığı farzdır.”
CEVAP:
Bu da tekfir için delil değildir. Birincisi, biz Kur’an’a bağlı olan ve diğer dinlerin de tahrif edilmiş batıl dinler olduğuna iman eden kişilerden bahsediyoruz.
İkincisi, Allah’ın farz kıldığını farz, haram kıldığını da haram kabul edenlerden bahsediyoruz. Bu hükümleri inkar etmeden bazen farzı terk eden ya da haramı haram kabul ederek haram işleyen kafir değildir. Üçüncüsü, İbn-i Kayyım, bırakın tağutun hakimine mahkeme olmayı bizzat Allah’ın hükmü ile hükmetmeyenlerin bu yaptıklarını helal görmedikleri sürece kafir değil, fasık olduklarını söylüyor. O şöyle der:
“Günah olan bir işte amirlere itaat eden kişi günahkar olur. O işi emir üzerine yapmış olması Allah yanında ona mazeret oluşturmaz. Fakat sadece itaat etmekle kişi kafir olmaz; kafirlik itaatın yanında itaat ettiği yanlışın doğru olduğuna inanmak halinde vücud bulur.” İbnul Kayyim ş.3/429
ebu-muhammed demişki 20 Aralık 10 21:54
NES’HAT
Görüldüğü gibi bu insanlar mahkeme konusunda kendi görüşlerini delillendirebilmek için alimlerden nakiller yapmışlar ama bu nakillerde kendilerine delil olacak bir taraf yoktur. Bu durumda anlaşılan o ki bu adamlar, bırakın nasları anlamayı ya da o naslardan hüküm çıkarmayı bilmiyorlar da bilmedikleri gibi naslardan hüküm çıkarmış alimlerin fetvalarını bile anlayamıyorlar. Bunlara yapılacak tavsiye şudur; Arkadaşlar!sizler önce kavram kargaşasından kurtulmak için biraz okuyun, bu işin ehlinden ders alın; ikinci olarak da biraz usul okuyun, bunu da ehlinden ders alarak okuyun. Üçüncü olarak tekfir üzerine bina ettiğiniz akidenizi düzeltip hakiki manada akide nedir bunu da işin ehlinden öğrenin. Dördüncü olarak siz İslam’a uyun, İslam’ı kendinize uydurmayın. Bu noktada şunu yapmayın! Önce bir şeylere tevhid bir şeylere de şirk deyip sonra da bu kanaatinize delil aramaya çalışmayın. Beşincisi hakkı arayın ve hakka teslim olun; kendinizin belirlediği doğruları insanlara kabullendirmek için “bu doğru bunu kabul etmeyen yanlış ve kafirdir” demeyin, biraz da kendi doğrularınızın yanlış olma ihtimalini düşünün. Bu ihtimali düşünmediğiniz için herhangi bir kitabı okuduğunuz zaman sizin kafanızdaki doğrulara ters olursa hemen o kitabı ve yazarını karalayıp kötüleyip ya kafirlikle itham ediyorsunuz ya da kitabın tahrif edildiğini iddia ediyorsunuz ve bunu da delilsiz, mesnetsiz, hiç delile dayanmadan sadece hevanıza uyarak yapıyorsunuz.Yine ihtilaf ettiğiniz konuyu danışmak üzere müslüman kabul ettiğiniz herhangi bir ilim ehline gidiyorsunuz, sizin doğru zannettiğiniz bilgilere muhalif bir fetva verirse onu dinleyip anlama ya da delillerini araştırma yerine onu hemen tekfir ediyorsunuz. Bu sizleri derin bir dalalete sürüklüyor. Altıncısı, sizler birilerini tekfir etmemektense tekfir etmenin imanlı kalabilmenin garantisi olduğunu sanıyorsunuz. Halbuki durum hiç de sizin sandığınız gibi değil. Şunu bilin ki bir Müslümanı yanlışlıkla tekfir etmenin günahı bin kafiri yanlışlıkla tekfir etmemenin günahından daha büyüktür. Ayrıca şunu da bilin ki nasların zahirine göre müslümanı tekfir eden kendisi kafir olur ama kafiri tekfir etmeyen kendisi kafir olur diye açık bir nas yoktur. Bu kafiri tekfir etmeyenin hükmü müslümanı tekfir edenin hükmünü bildiren naslara ve diğer bazı naslara kıyas edilmiştir. Yani delil bakımından müslümanı tekfir edenin kafir olacağı yönündeki deliller daha güçlüdür.
Yedincisi, müslümanları teville tekfir etmeyin, bunun yerine teville müslümanları kurtarmaya çalışın. Teville, zanni delille tekfir İslam’a göre değildir, bu ehl-i hevanın işidir. Aksine tekfir gün gibi açık, tevil ihtimali olmayan delile dayanarak yapılır. Tekfir için kullandığınız delilde ufacık bir şüphe, bir zan varsa bu delile dayanarak müslümanları tekfir etmeyin; Zanna dayalı tekfir ederseniz karşı çıkmak, reddetmek konusunda iddialı olduğunuz tağutun yerini alırsınız, haberiniz olsun.
Sekizincisi ve en önemlisi Allah’tan korkun!Riyadan ve gösterişten uzak durun, hayatınızı Allah’a adayın, O’nun rızasını kazanmaya çalışın. İnsanları razı etmek yerine Allah’ı razı edin ve takvadan zerre miskali ayrılmayın.