Tağut’un Mahkemeleri ve Temyiz 1
Hamd, alemlerin Rabbi Allah içindir. Salat ve selam peygamberimiz Muhammed’e (sav), onun ali’ne, ashabına ve kıyamete kadar onun yolunu takip eden şehidler, sıddıklar ve salihlerin üzerine olsun. Rabbim bizleri de salih kullar zümresine katsın. (Amin)
Günümüzün en büyük fitnelerinden bir tanesi haline gelmiş bir mesele olan, şirk mahkemeleri ve bu mahkemeler karşısında Muvahhid bir Müslüman’ın hareket tarzının nasıl olabileceği konusuna şer’i delillerin ışığı altında ele alıp açıklık getirmeye çalışacağız biiznillah.
“(Doğrusu) size Rabbiniz tarafından basiretler (idrak kabiliyeti) verilmiştir. Artık kim hakkı görürse faydası kendisine, kim de kör olursa zararı kendinedir. Ben üzerinize bekçi değilim.” (En’am Suresi 104. Ayet Meali)
Meselemizin özünü teşkil eden konuya açıklık getirmesi amacıyla, günümüzle ve konumuzla tam olarak örtüşen Nisa Suresi 60. Ayet-i Kerime’si ile devam edeceğiz. Yine bu Ayet-i Kerime doğrultusunda meseleye ışık tutan diğer Şer’i delillerin tahkiki ile birlikte Allah Teala’nın izni ile başlayalım;
NİSA SURESİ 60. AYETİNİN TÜRKÇE MEALİ
“Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğut’a inanmamaları kendilerine emr’olunduğu halde, Tâğut’un önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.” (Nisa Suresi 60. Ayet Meali)
AYETİN İCMALİ MANASI
Sana indirilen Kur’an-ı Kerim’e inandığını iddia eden münafığın ve sana indirilenden önce indirilmiş olan Tevrat’a inandığını iddia eden Yahudi’yi görmüyor musun? Aralarında Kur’an-ı Kerim ile hüküm verecek Allah’ın (azze ve celle) Resulü varken onlar, red etmeleri, kafirliğini yüzüne haykırmaları gereken tağut’a muhakeme olmak istiyorlar. Şeytan da onları, çok büyük bir sapıklıkla saptırmak istiyor. Allah’u Teala bu Ayet-i Kerime’sinde hüküm konusunda Resulullah (s.a.v)’in getirmiş olduklarından başkasına muhakeme olmak isteyenlerin iman iddiasını yalanlamaktadır. Tağutların ve tüm düzenlerin red edilmesi gerektiğini, bunu geçmiş ümmetlere farz olduğu gibi Muhammed (s.a.v)’in ümmetine de farz olduğunu, tağut’u reddetmenin imanın en önemli şubelerinden bir şube olduğunu beyan etmektedir
Ayrıca tağut’u, kurum ve kuruluşlarını reddetmeyip de iman iddiasında bulunanların şeytanın oyuncağı olmuş zavallılar olduğunu, şeytanın onları Allah’u Teala’ya kulluktan alıkoyduğunu beyan etmektedir.
AYET’İN NUZÜL SEBEBİ
Ayetin nuzül sebebi hakkında İmam Kurtubi ve Razi özet olarak şöyle demişlerdir: “Yezid b. Zürey, Davud b. Ebi Hind’den, o, Şabi’den şöyle dediğini rivayet etmektedir; Münafıklardan bir kişi ile Yahudi olan birisi arasında bir anlaşmazlık vuku bulmuştu. Yahudi, münafık olanı Resulullah (s.a.v)’e gitmeye çağırıyordu. Çünkü o, Resulullah (s.a.v)’in rüşvet almayan ve adaletli birisi olduğunu biliyordu. Münafık ise, zaten davasında kendisinin haksız olduğunu bildiğinden, rüşvetle hükmünü değiştirdiği bilinen Cüheyye kabilesine mensup bir kahin’in hükmüne başvurmak için nihayet Yahudi ile anlaşıyorlardı. İşte bu hususta, Yüce Allah (c.c) : “sana indirilene” –münafık olanı kastediyor- “ ve senden önce indirilmiş olanlara” –yahudi olanı kastediyor- “iman ettiklerini iddia edenleri görmüyor musun? Kendisini inkar etmekle emr’olundukları halde tağut’un hükmüne başvurmak istiyorlar” buyruğundan itibaren “Tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar” (Nisa Suresi 65. Ayet Meali) buyruklarını indirdi.
Dahhak da der ki: “Yahudi olan, münafık olanı Resulullah (s.a.v)’in hakemliğine başvurmaya davet ettiği halde, münafık olan da, Ka’b b. Eşref’in hakemliğine başvurmaya davet etti. İşte burada sözü geçen “tağut” o dur. Ayrıca bunu, Ebu Salih, İbn Abbas’dan rivayet etmiştir.”
İbn Abbas dedi ki: “Bişr diye anılan, münafıklardan bir kimse ile Yahudi arasında bir anlaşmazlık vardı. Yahudi; “Haydi gel seninle Muhammed (s.a.v)’e gidelim” dediği halde münafık olan da “Hayır, Ka’b b. Eşref’e gidelim” dedi. İşte Yüce Allah’ın “tağut” yani, “tuğyan eden” kimse adını verdiği kişi budur. Ancak yahudi , Resulullah (s.a.v)’den başkasının hükmüne başvurmayı kabul etmedi. Münafık, durumu görünce, onunla beraber Resulullah (s.a.v)’in yanına vardı. Resulullah (s.a.v) yahudinin lehine hüküm verdi. Resulullah (s.a.v)’in yanından çıktıkları vakit münafık; “Ben bu hükme razı değilim. Haydi, seninle Ebu Bekir (r.a)’e gidelim” Dedi. Ebu Bekir (r.a)’de yahudinin lehine hüküm verdi. Yine münafık buna razı gelmedi. Bunu da Zeccac zikretmiştir. Bu sefer de dedi ki; “Haydi seninle Ömer (r.a)’e gidelim. Bunun üzerine Ömer (r.a)’e gittiler. Yahudi dedi ki; “Biz önce Resulullah (s.a.v)’e gittik, sonra Ebu Bekir (r.a)’e gittik. Fakat bir türlü razı olmadı.” Hz. Ömer (r.a) münafık olan kişiye; “Bu durum dediği gibi midir?” diye sordu. Münafık; “evet” diyince, Ömer (r.a); “Ben yanınıza çıkıp gelinceye kadar burada durunuz” dedi. İçeri girdi, kılıcını alıp çıktıktan sonra ölünceye kadar kılıcıyla, münafığa vurmaya devam ve dedi ki; “İşte ben Allah (c.c)’ın ve Resulü (s.a.v)’nün hükmüne razı olmayan kimsenin aleyhine bu şekilde hüküm veririm.” Yahudi ise kaçıp gitti ve bu Ayet-i Kerime nazil oldu. Cebrail (a.s) de Resulullah (s.a.v)’e nazil olup şöyle dedi; “Şüphe yok ki Ömer (r.a) hak ile batılın arasını fark etti” (bir birinden ayırdı). Bundan dolayı ona “Faruk” adı verildi. İşte “… tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” Buyruğuna kadar olan bütün ayetler bunun hakkında nazil olmuştur.”
İbn Kesir ise; Bu Ayet-i Kerime’nin nuzül sebebi hakkında şunları nakleder: “Allah’u Teala bu Ayet-i Kerime’de Resulullah (s.a.v)’e ve daha önce geçen Resullere inzal olunanlara iman ettiğini iddia etmek birlikte, ihtilafların çözümünde Allah (c.c)’ın kitabıyla Resulullah (s.a.v)’in sünnetinden başka şeyleri hakem kılmak isteyenleri kötülemekte ve onların bu davranışlarını hoş karşılamamaktadır. Bu Ayet-i Kerime’nin nuzül sebebi olarak zikredilenlere göre; Bu ayet, Ensar’dan biri ile bir Yahudi hakkında nazil olmuştur. Zira onlar ihtilafa düşmüşlerdi. Yahudi olan; “Benimle senin aranda Muhammed (s.a.v) hakemdir.” Derken öteki de : “Benimle senin aranda Kab İbn Eşref hakemdir” demiştir. Bir görüşe göre ise, bu Ayet-i Kerime; zahiren Müslüman olup da cahiliye hakimlerini hakem kılmak isteyen bir grup münafık hakkında nazil olmuştur.”
Anlaşılacağı üzere bu Ayet-i Kerime; Tevhidin en önemli meselelerinden olan “hüküm” meselesi hakkında inmiştir. Bu Ayet-i Kerime’nin nuzül sebebi hakkında farklı olaylar zikredilmiş olsa da, bu Ayet-i Kerime ile kast edilenler; Allah’u Teala (c.c)’nın hükümlerini (her ne sebeple olursa olsun) terk ederek tağut’un hükmüne başvurmak isteyen kimselerdir. Allah’u Teala (c.c)’nın hükümleri dışında hüküm verecek olan mercilere başvurmak, Allah’u Teala (c.c)’ya gerçek manada iman etmiş olan kimselerin yapabileceği bir iş değildir. Ancak Allah’u Teala (c.c)’ya imandan yüz çevirmiş kimselerin yapabilecekleri küfri bir ameldir. Zira Allah’u Teala; “… iman ettiklerini iddia edenler…” buyurmuştur.”
Şimdi de isterseniz Hem Ayet-i Kerime’de hem de ayetin tefsirinde geçen “tağut” kelimesinin anlamı ve bu kelimenin mahiyetine dair açıklamalara bakalım.
“TAĞUT” KELİMESİNİN MAHİYETİ
Tağut kelimesi, Kur’an-ı Kerim’de sekiz Ayet-i Kerime’de geçmektedir. Tağut kelimesi; Arapça “Teğa” kökünden türetilmiş olup, kelimenin masdarı olan “Tuğyan”, Allah (c.c)’a isyan etmek anlamına gelmektedir. Azgın, sapık, kötülük ve sapıklık önderi, zorba, şeytan, put, put hane, kahin, sihirbaz, Allah (c.c)’ın hükümlerine sırt çeviren, kişi, kurum, kuruluş, her hangi bir dünya görüşü, her hangi bir beşeri sistem, bu tağut kavramına dahildirler. Ve reddedilerek tekfir edilmeleri gerekmektedir. Zira tağut reddedilmeden Allah’u Teala (c.c)’ya iman geçersiz ve boş bir iddiadır. Alemlerin Rabbi olan Allah (c.c) şöyle buyuruyor; “ Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla (İslam dini) eğrilik (İslam dışında kalan her şey) birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tağut’u reddedip Allah’a inanırsa, kopmayan sağlam bir kulp’a yapışmıştır. Allah işitir ve bilir.” (Bakara Suresi 256. Ayet Meali)
AYETLERDE GEÇEN TAĞUT HAKKINDA ALİMLERİN GÖRÜŞLERİ
Hz. Ömer b. Hattab (r.a), İbn Abbas (r.a) ve bir çok müfessire göre tağut: Kendisine muhakeme olunan, hükümlerine boyun eğilen, insan suretinde bir şeytandır.”
Leys, Ebu Ubeyde, Kisai, Vahidi ve lügatçilerin cumhuruna göre tağut; “Allah’dan başka ibadet edilen her şeydir.” Taberi ise şöyle demektedir: “Bana göre tağut’a verilecek en doğru mana; Allah’u Teala’ya karşı haddi aşan ve Allah’u Teala’dan başka kendisine zorla veya gönüllü itaat edip bağlanılarak ibadet edilendir. Kendisine ibadet edilen bu varlık bir insan olabileceği gibi, şeytan, put veya her hangi bir şey de olabilir.”
Kurtubi’ye göre ise tağut: “Kahin, şeytan ve sapıklıkta öncü olan kimselerdir.
Nevevi şöyle demiştir: “Leys, Ebu Ubeyde, el Kisai, ve lügat alimleri şöyle dediler: “Tağut, Allah’dan başka ibadet edilen her şeydir.” İbn teymiyye ise şöyle demiştir: “Tağut, Falut kalıbından olup, tuğyan kelimesinden türemiştir. Tuğyan ise haddi aşmaktır. Bu ise zulüm ve haksızlıktır. Allah’u Teala’dan kendisine ibadet edilen kişi, eğer buna razıysa tağut olmuştur.”
Muhammed Hamid el Faki tağut’un tarifinde şöyle demektedir: “Selefin sözlerinden özetle tağutu şöyle tanımlayabiliriz: “Kulu Allah’a ibadetten, dini ve itaati yalnızca Allah’a ve Resulüne has kılmaktan çeviren ve alıkoyan her şeydir. Bu, cinlerden olan şeytan da olabilir, insanlardan olan şeytan da olabilir, ağaçlar, taşlar ve diğer başka şeyler de olabilir. Şüphesiz buna kanlar, mallar ve ırzlar hususunda insanların koymuş olduğu, İslam’a ve İslam Şeriatı’na uymayan kanunlarla hükmetme de dahildir. Bu yolla had’lerin ikamesi, faizin, zinanın, içkinin haram kılınması gibi Allah’ın Şeriatı’ndan olan şeyler geçersiz kılınmış olur ve insanların koymuş oldukları bu kanunlar kendi yaptırım güçleri ve onları uygulayanların yetkisiyle yasallaşarak korunurlar. Dolayısıyla kanunların kendisi bizzat tağuttur, bu kanunları koyanlar ve propagandasını yapanlar tağutturlar, gerek kasıtlı gerekse kasıtsız olarak Resulullah’ın getirmiş olduğu gerçeklere uymaktan insanları alıkoymak için insan aklının icad etmiş olduğu her türlü yazılı metin ve buna benzer şeylerin tamamı tağuttur” (Fethul Mecid Şerhu Kitabit Tevhid: 287)








ebu-muhammed demişki 22 Aralık 10 18:21
TEMYİZ MAHKEMELERİNE KÜFÜR DİYENLER BU KONUYA YUSUF SURESİNİN DELİL OLMAYACAĞINI İDDİA EDEREK ŞUNLARI YAZMIŞLAR.
YAZIDA İDDİA ONLARIN CEVAP BİZİM YAZIMIZDIR.
İDDİA
Bu temyiz konusundaki meseleyi ayrı olarak yazmak istedim. Temyiz ve temyiz mahkemesinin görevlerini ve işleyişini iyice tetkik edip toparladım onları ekleyerek yazıma devam edeceğim inşallah;
Temyiz Nedir?
Temyiz; Hakkınızda verilen kararın bir kez de üst mahkeme tarafından incelenmesi demektir. Adli yargıda üst mahkeme Yargıtay, idari yargıda ise Danıştay’dır.
CEVAP:
Yusuf a.s da kendisini tutuklayan ve bir alt mahkeme olan Vezire yada onun tayin ettiği mahkemesine itiraz etti ve bu sebeble bir üst değil o ülkenin en üstü olan kırala konuyu bildirdi o kıralda kadınları toplayıp mahkeme etti.
Hükümdar dedi ki: “Onu bana getirin.” Ona elçi geldiğinde (Yusuf:) “Efendine (Rabbine) dön de ona sor: “Ellerini kesen o kadınların durumu neydi? Doğrusu benim Rabbim, onların hileli düzenlerini gerçekten bilendir.” Yusuf (50)
(Hükümdar topladığı o kadınlara:)”Yusuf’un nefsinden murad almak istediğinizde sizin durumunuz neydi?” dedi. Onlar: “Allah için, hâşâ” dediler. “Biz ondan hiç bir kötülük görmedik.” Aziz (Vezir)in de karısı dedi ki: “İşte şu anda gerçek orta yere çıktı; onun nefsinden ben murad almak istemiştim. O ise gerçekten doğruyu söyleyenlerdendir.”YUSUF (51)
İDDİA
Temyiz Nasıl Yapılır?
Yasal süresi içerisinde hakkınızda karar veren mahkemeye verilecek bir dilekçe ile yapılır.
CEVAP:
YUSUF A.S DİLEKÇE DEĞİLDE ELÇİ VASITASI İLE SÖZLÜ OLARAK BUNU YAPTI:
Ayrıca bu dilekçenin adı dava dilekçesi değil itiraz dilekçesidir yani verilen karara itirazınız varsa bu dilekçeyi vererek itirazınızı bildirirsiniz, dilekçe vermiyorsanız verilen karara itirazınız yok demektir. Artık kim tağutu tanımayıp Allah’a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır; (bakara 256)
İDDİA
Temyiz Dilekçesi Nasıl Yazılır?
Hakkınızda karar veren mahkemeye verilecek olan bu dilekçede kararı “temyiz ettiğiniz” açıkça ifade edilmelidir. Bu dilekçede, neden hükmün bozulmasını istediğinizi göstermeniz zorunludur. Yargılama esnasında oluştuğunu düşündüğünüz hukuka aykırılıkların tamamını sıra numarası vererek açıkça yazmanız gerekir. Temyiz dilekçesi taraf sayısından bir fazla nüsha halinde teslim edilir.
CEVAP
Bu mesele illada bu dediğiniz gibi yapılacak başka şekil olmaz diye bir şart yoktur. Ben bu karara itiraz ediyorum demeniz bile yeterlidir. Bunu isterseniz bir T.c. HUKUKCUSUNA SORA BİLİRSİNİZ.
İDDİA
Temyizde Ne İncelenir?
Temyiz incelemesinin amacı yargılama esnasında bir hukuka aykırılık olup olmadığını tespit etmektir.
CEVAPYusufun a.s şikayet ettiği kadınların, sorguya çekilmeside bu yüzden olmuştu zaten. Şunu bilki, Yusuf a.s da Allah katında suçlu değildi, müslüman olduğu için yargılanan, müslümanda Allah katında suçlu değil.
Yani müslüman tağutun kanununda, onun anlayış ve mantığına göre suçlu sayılıyor.
Yusuf da ozamanki kafir ve tağutların kanun ve mantığına göre, suçlu sayılıyordu “ Kadın dedi ki: «Beni hakkında kınadığınız işte budur. Andolsun onun nefsinden ben murad istedim, o ise, (kendini) korudu. Ve andolsun, eğer o kendisine emrettiğimi yapmayacak olursa, mutlaka zindana atılacak ve mutlaka küçük düşürülenlerden olacak”.Yusuf 32» .
Yusuf a.s onlar kendini tahliye edip serbes bırakmalarına rağmen suçsuzluğunun ortaya çıkması, insanların kendisini suçlu sanmamaları için, kırala baş vurdu. Şimdiki muslümanlarda aynısını yapıyor.
Ayrıca sizler, Allah katında da, tağutların kanunları karşısında da, suçsuz olan birinin, tağutların mahkemelerine, yada temyiz mahkemesine, gitmesini caizmi görüyorsunuz onu da caiz görmüyorsunuzki.
Şu iddiada bulunuyorsunuz: Yusuf ozamanki kıralın kanununa göre de, Allahın kanununa göre de, suçsuzdu, bugün müslüman olduğu için, hapse atılan kişi onların kanununa karşı suçlu, bu sebeble, hakkında herhangi bir hüküm veren, mahkemenin hükmüne itiraz etmek caiz değildir, Yusuf’un a.s. yaptığına, bu durum kıyas edilmez diyorsunuz.
Halbuki sizler bu sözünüzle tağutu reddetme emrine muhalefet ediyorsunuz, çünkü Allah, tağutu reddedin buyuruyor siz ise onların kanununa göre suçlu değilseniz itiraz edin yok böyle değilse itiraz etmeyin dinden çıkarsınız diyorsunuz.
Cevap verin Allah aşkına, siz hangi taraftasınız, tağutun tarafındamı, yoksa Allahın tarafındamısınız. Haberiniz olsunki, sizler bu tutumunuzla Allahın değil, tağutun tarafındasınız, bunu bilin ve aklınızı başınıza alın.
İDDİA
Temyiz Sonucunda Ne Olur?
Yargıtay/Danıştay, ilk derece mahkemesinin verdiği kararı inceler, hukuka aykırı bir husus saptarsa kararı bozar. Bozulan karar bir kez daha görüşülmek üzere kararı veren ilk derece mahkemesine gönderilir. Yargıtay/Danıştay hukuka aykırı bir husus olmadığı görüşüne varırsa kararı onar. Böylece karar kesinleşmiş olur.
CEVAP
Yusuf a.s zamanındada durum aynı idi, eğer kıral Yusuf’u a.s. suçlu bulsaydı durum bundan farklı olmazdı.Çünkü tağuttan adalat beklenmez, o hukuksuz davrandığı için bir bakarsın suçsuzu suçlar atar zindana (nitekim Yusufun a.s. zindana atılmasıda bu şekilde haksızca olmadımı) suçluyuda serbes bırakır. Ozaman da durum böyle, adaletsiz idi, bugünde aynı, ne farkı var?
Yani onların kanununa göre müslüman suçlu diye, bizdemi onu suçlu kabul edeceğiz, hani tağutun kanununu kabul etmiyordunuz, yoksa siz, müslümanlara onlar suçlu dedi diye, suçlu kabul edip, buna itiraz eden müslümanlarıda tekfirmi ediyosunuz?.
Ayrıca Yusufda kendisini zindana attıran bir alt mahkemenin kararına itiraz ederek daha yetkili, bir üst mahkeme olan, kırala davayı götürdü.
İDDİA
Temyiz Edersem Cezam Ağırlaşır mı?
Hayır. Halk arasında “Yargıtay’a başvurduğumda haksız çıkarsam karar daha da ağırlaşır” yönünde yanlış bir inanış vardır. Bu fikir tümüyle yanlıştır. Yargıtay temyiz edenin aleyhine karar vermez, cezayı ağırlaştırmaz. Hüküm sadece sanık tarafından temyiz edilerek bozulmuşsa yeniden yargılama sonucu verilecek ceza, önceki hükümle verilen cezadan daha ağır olamaz.
Ancak unutulmamalıdır ki; katılanın (suçtan mağdur olan ve yargılamaya katılan kişinin) ve Cumhuriyet Savcılığı nın da temyiz hakkı vardır. Bunların temyiz başvurusu sonucunda karar sanığın aleyhine bozulabilir.
CEVAP Yusufun a.s yaptığı başvuruda aleyhine değil lehine sonuçlandı zaten.
İDDİA
Karar Kendiliğinden Temyiz Olur mu?
Hayır. Temyiz için talep etmek gereklidir. Bu kuralın bir istisnası vardır. Onbeş sene ve daha fazla hapis cezası verilen kararlar temyiz talebi olmasa dahi Yargıtay tarafından incelenir. Bu durumda olanların dışında tüm dosyalarda temyiz mutlaka davanın taraflarından birisi tarafından talep edilmelidir. Eğer hükmün açıklanmasından itibaren süresi içerisinde temyiz talebinizi hükmü veren mahkemeye bildirmezseniz temyiz hakkınızdan vazgeçmiş sayılırsınız. Cumhuriyet Savcısı kararı temyiz hakkına sahiptir, sanığın lehine veya aleyhine olarak temyiz yoluna gidebilir.
Temyizde Duruşma Yapılır mı?
Temyiz incelemesi kural olarak dosya üzerinden duruşma açılmadan yapılır. Ancak bazı yasal şartların bulunduğu durumlarda tarafların talebi üzerine veya yüksek mahkeme tarafından gerek görülmesi halinde temyiz duruşmalı olarak yapılabilir. Ceza dosyaları temyiz duruşmasına sadece sanık (ve avukatı) çağrılır. Tutuklu sanık Yargıtay’da yapılan temyiz duruşmasına katılamaz. Temyiz incelemesinin duruşmalı olarak yapılmasını istiyorsanız bu talebinizi temyiz dilekçenizde belirtmeniz gerekir.
CEVAP
Yusufun a.s duruşmasınada kendisi değilde vekili yani avukatı durumunda olan elçi katıldı ve yusufu zindana attıran kadınlar katıldı.
İDDİA
Buradan anlaşıldığı üzere temyiz iddia edildiği gibi yeni bir mahkeme açma şeklinde görünmemekte ancak mesele kâfirden hüküm isteme durumu söz konusu yahut başka bir bakış açısı ile onların Müslüman üzerindeki hüküm verme yetkisini tanıma ve bir nevi de otoriteyi tanıma söz konusu.
Hâlbuki Müslüman’a düşen hiç bir surette o mahkemeyi meşru bir mahkeme gibi tanımama ki savunma bile yapma bir şekli ile yine Müslüman’ın üzerinde mahkemenin o savunmaya binaen bir hüküm vermesini gerektirecektir. Bu durumda Müslüman’a düşen kuvvetli bir sabırdan başka bir şey değildir sonucuna bizi götürüyor.
CEVAP
Tağut Allahın emir ve kanunlarına muhalif kanun koyup emir verendir. Demek ki kişi Allah’ın hükmüne muhalif hüküm koyduğu zaman tağut oluyor; o zaman bu kanuna hiçbir geçerli mazeret yokken isteyerek itaat etmek küfürdür. Ama tağut tövbe edip İslam’a girmediği halde İslam’a mutabık ya da İslam’a zıt olmayan kanun koyarsa bu o tağutu küfürden kurtarmamakla beraber o İslam’ın kanununa uyan kanuna itaat eden ve o kanundan yararlanan kişi kâfir değildir.
Buna tarihten bazı örnekler verelim. Yusuf a.s. Mısır azizinin karısının teklifini kabul etmediği zaman kadın saldırmış, Yusuf da kaçmıştı. Kapının önünde azizle karşılaştılar; kadın Yusuf’un kendisine saldırdığını, Yusuf da kadının saldırdığını iddia etti. Bunun üzerine aziz, onları mahkeme etti ya da ettirdi; sonra suçlunun kadın olduğunu anlayınca şöyle dedi: “Yusuf, sen bundan yüz çevir. Sen de (kadın) günahın dolayısıyla bağışlanma dile. Doğrusu sen günahkârlardan oldun.” (Yusuf.29)
“Yûsuf sen bundan vazgeç” sözlerini söyleyen, şahitlik eden şahıstır. Buradaki “Yûsuf” nidadır ve “yâ Yûsuf” demektir. Nida harfi hazfedilmiştir. “Bundan vazgeç” yani bunu kimseye söyleme ve bunu gizle! Demektir.
Daha sonra kadına yönelerek, şöyle dedi: “Ey kadın Sen de günahının bağışlanmasını dile” yani kocandan bu günahını affetmesini, seni cezalan¬dırmamasını iste. “Çünkü sen gerçekten günahkârlardan oldun.” (Kurtubi)
“Bu sözleri söleyen onları mahkeme eden kişidir” görüşünü alırsak Yusuf a.s. onların mahkemesine itaat etmiş oluyor, çünkü Yusuf a.s. o kadından yüz çevirdi ve aralarında geçen hadiseyi bir sır olarak sakladı, kimseye söylemedi. Bunu gizlemesini isteyen de mahkemeyi yapan şahıstı. Kurtubi bunun mahkeme olduğunu söylüyor.
Kadının yakınlarından şahitlik eden kişi:
“Kadının yakınlarından bir şahit de şöyle şahitlik etti…” buyruğundaki şahitliğin sebebi; iki tarafın söyledikleri birbiriyle çelişince, hükümdarın kimin doğru, kimin yalan söylediğini bilmek için şahide ihtiyaç duymasıydı.
O bakımdan kadınının yakınlarından birisi şahitlik etti. Yani onun yakınlarından bir hâkim hüküm verdi. Çünkü söyledikleri bir hükümdü, bir şahitlik değildi.” (Kurtubi)
*Bir örnek daha:
Resulullah (s.a.v) zamanında da sahabe Safa ile Merve arasında tavaf etmenin cahiliye hükmü olduğu ve bu sebeple caiz olmayacağı zannına kapıldılar da Allah şu ayetini indirdi:
“Şüphe yok ki Safa ile Merve Allah’ın alâmetlerindendir. Her kim Beyt’i hacceder veya umre yaparsa onlar arasında güzelce ta¬vaf etmesinde kendisi için bir vebal yoktur. Gönül isteği ile her kim bir hayır işlerse gerçekten Allah, şükredenlerin ecrini ve¬ren ve herşeyi çok iyi bilendir.” (Bakara 158)
Ayetin Anlaşılmasına ve Nuzûl Sebebine Dair Rivayetler
Buhârî Asım b. Süleyman’dan rivayetle şöyle demiştir:
Enes b. Mâ-lik’e Safa ile Merve hakkında sordum. Şöyle dedi: Biz bunların (arasında ta¬vaf etmenin) cahiliyye işlerinden olduğu görüşünde idik. İslâm gelince oralardan uzak durduk. Yüce Allah’da: “Şüphe yok ki Safa ile Merve Allah’ın alâmetlerindendir. Her kim Beyt’i hacceder veya umre yaparsa onlar arasında tavaf etmesinde kendisi için bir vebal yoktur…” buyruğunu indir¬di.”
İbn Abbas’tan şöyle dediği rivayet edilmektedir:
Cahiliyye döneminde şeytanlar bütün gece boyunca Safa ile Merve arasında sesler çıkartırlardı. Bu ikisi arasında putlar da vardı. İslâm gelince müslümanlar: Ey Allah’ın Rasûlu!dediler; biz Safa ile Merve arasında tavaf etmeyiz. Çünkü bunlar şirk (koşu¬lan) varlıklardır. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil oldu.
“Gayri İslâmi Mahkemeye -Yakalanıp Zorla Götürülse- Dahi O Mahkemeye İfade Vermek Velev Suçsuzum Dese Dahi Küfürdür” diyenler…
Bu konuya kısaca cevap verip uzatmayacağım.
Buna cevap Yusuf suresindeki şu ayetlerdir:
“Kapıya doğru ikisi de koştular. Kadın onun gömleğini arkadan çekip yırttı. (Tam) Kapının yanında kadının efendisiyle karşılaştılar. Kadın dedi ki: “Ailene kötülük isteyenin, zindana atılmaktan veya acı bir azaptan başka cezası ne olabilir?” (Yusuf 25)
(Yusuf) Dedi ki: “Onun kendisi benden murad almak istedi.” Kadının yakınlarından bir şahit şahitlik etti: “Eğer onun gömleği ön taraftan yırtılmışsa bu durumda kadın doğruyu söylemiştir, kendisi ise yalan söyleyenlerdendir.” (Yusuf 26)
Onun gömleğinin arkadan çekilip yırtıldığını gördüğü zaman (kocası): “Doğrusu, bu sizin düzeninizden (biri)dir. Gerçekten sizin düzeniniz büyüktür” dedi. (Yusuf 28)
Bu ayetlerde açıkça görülüyor ki kendisi istemediği halde içerisine düşürülmeye çalışılan bir meseleden dolayı Yûsuf a.s. mahkeme ediliyor; O da bu mahkemede savunma yapıyor. Bunun bir mahkeme olduğundan hiçbir şüphe yoktur! Bu konuda Kurtubi’den bir nakil yaparak bu konuyu bitirelim.
Kadının yakınlarından şahitlik eden kişi:
“Kadının yakınlarından bir şahit de şöyle şahitlik etti…” buyruğundaki şahitliğin sebebi; iki tarafın söyledikleri birbiriyle çelişince, hükümdarın kimin doğru, kimin yalan söylediğini bilmek için şahide ihtiyaç duymasıydı.
O bakımdan kadının yakınlarından birisi şahitlik etti. Yani onun yakınlarından bir hâkim hüküm verdi. Çünkü söyledikleri bir hükümdü, bir şahitlik değildi.” (Kurtubi)
İDDA
Hatta avukat tutmak bile, ki İslam’da avukatlık diye bir kurumun olmadığını biliyoruz ve Müslüman’ın avukattan ilgili duruşma için incelikleri sorup, öğrenip ona göre davranması yeterli olabilecekken bir de o mahkemeyi zahiren meşru görüp Müslüman’ın üzerinde tasarruf hakkının bulunduğunu gösteren bu durumu Şeriat nezdinde meşru kılacak olan hükümler hangileridir
CEVAP
“Bu Mahkemeler İçin Savunma Amaçlı Avukat Tutmak Küfürdür” diyenler…
Bu caizdir. Allah azze ve celle şöyle buyuruyor.
“İkisinden kurtulacağını sandığı kişiye dedi ki: “Efendinin katında beni hatırla.” Fakat şeytan, efendisine hatırlatmayı ona unutturdu, böylece daha nice yıllar (Yûsuf) zindanda kaldı. (Yûsuf 42)
Bu ayette Yûsuf aleyhisselam müslüman olmayan birine “efendinin yani hükümdarın yanında beni an” diyor, işte bu söz avukat tutmaya delildir.
Eğer denilirse ki “avukata vekâlet vermek caiz değildir, çünkü avukat iman etmemiştir” Biz de deriz ki “Yûsuf aleyhiselam’ın vekalet verdiği kişi de müslüman değildi”. Ayrıca bu vekâlet ve velayet konusunda daha önce resmi nikâh konusunu açıklarken delilleri yazmıştık. Oraya bakılabilir.
Eğer, “konu vekâlet değil, bu meselede tağutların kanununu ve hükmünü kabul etme vardır” denilirse, biz de “bunu iddia ederken delilin nedir, delilini getir” deriz. Çünkü gayri İslami yönetimlerde bazı kanunlardan yararlanılabilir. Mekke’deki himaye ve hilful fudul kanunları gibi. Buna rağmen bunu, küfür olan hüküm talebetme olarak iddia edip “mahkeme İslâmi değil, bu avukat sizi savunurken onların kanununa göre savunacak ve onlar da şu hükmü değil de bu hükmü talep ettiğini ifade edecektir” diyorsanız… Bilin ki Yûsuf aleyhiselam’ın zamanındaki o kral da onun kanunları da İslâm değildi. Yani bizler avukat tutmakla Yûsuf aleyhiselam ne yapmışsa onu yapıyoruz. O zaman din açısından durum ne ise bugün de odur. Hak yola ileten Allah azze ve celle ’ye hamd olsun.
ebu-muhammed demişki 22 Aralık 10 19:32
BENİM İDDİALARIMA ONLARIN CEVABI VE BENİM ONLARA REDDİYEM
Buradaki iddia ve reddiye bana aittir. Cevap onlara aittir.
Not:(Bana ait olan bölümler B onlara ait olan bölümler ise O harfi ile işaretlenmiştir)
B-İDDİA: Bu iddia sahipleri yâni“ne şekilde ve hangi şartla olursa olsun, mahkemeye gitmek küfürdür” diyenler kendi yorumlarından başka bir delil getirmez veya getiremezler. Kendileri de maalesef ilimsiz, anlayışsız harici mantıklı kimselerdir, hatta haricilerden de beter kimselerdir. Bunlar kendilerinin delil aldıkları âlimlerin yazılarını dahi anlayabilecek kapasitede değillerdir. Delil aldıkları kendi görüşlerine tıpa tıp uyduğunu zannettikleri nakillerden birine misal İbn-i Kesir rahmetullahu aleyh’dir
O-CEVAP: Getirilen tüm deliller Kur’an, Sünnet ve Âlimlere ait görüşlerdir ki bu konuda asıl sadece yorumlarla hareket eden sizsiniz. Daha önce verilen delillere ek olarak aşağıdaki sunduğumuz deliller de delilsiz veya sadece yoruma dayalı olarak ileri sürülen şeyler olmadığının örnekleridirler
B-REDDİYYE:
Gerçekten kuran sünnet ve âlimlerden delil veriyormuş gibi çok iddialı yazmışın ama verdiğin delillerin hiç biri senin görüşünü destekler nitelikten değil bilakis yaptığınız nakiller iddialarınızın doğru olmadığına delildir, dikkatle oku ve anla lütfen.
O-CEVAP:
1 – Tefsirul Münir Vehbe Zuhayli
Bu ayetler, nüzul sebebinde de zikredildiği gibi Allah Teâlâ’nın Rasul-i Ek¬rem (s.a.) Hazretlerine ve geçmişteki peygamberlere indirdiği kitaplara iman et¬tiklerini iddia eden, ama ortaya çıkan dava ve anlaşmazlıkların halledilmesi hu¬susunda Allah’ın kitabı ile Rasulünün sünneti dışındaki kaynak ve makamlara başvuran kişilere karşı Cenab-ı Hak tarafından bir red ve inkârdır. Ayetler, iniş sebebindekinden daha geniş manalar taşımaktadır. Allah’ın kitabı ile Sünnet-i seniyye’den ayrılan ve onlar dışındaki batılların -ki buradaki tağut ile kastedi¬len onlardır- hakemliğine müracaat eden herkesi yermekte, zemmetmektedir.
B-REDDİYYE:
Dikkat et verdiğin delil senin iddianı doğrulamıyor. Baksana Tefsirul Münirde Vehbe Zuhayli. Nediyor Allah’ın kitabı ile Sünnet-i seniyye’den ayrılan ve onlar dışındaki batılların -ki buradaki tağut ile kastedi¬len onlardır- hakemliğine müracaat eden herkesi yermekte, zemmetmektedir. Yermek ve zemmetmek, onu tekfir etmek değildir. Bizde zaten öylelerini yeriyoruz onların güzel bir iş yaptığını da söylemiyoruz. Diğer tarafta bakıyorum da bana delil getirirken, hep nuzul sebebinin dışına da çıkılabileceğini söylüyorsun evet bunda bir sakınca yoktur fakat sen konuyu yanlış anlayıp başka bir yöne çekiyorsun. O da şöyle oluyor, misal ayet Yahudiler hakkında dır, ama Müslüman olduğunu söyleyen biride çıkıp o Yahudi’nin yaptığı küfrü yada günahı işledi, işte buda onun aynıdır, isyan bakımından. Yoksa sizin anladığınız gibi, ayetin inişine sebep olan kişi, misal sahabe, bir iş yaptı diyelim, bunun üzerine ayet indi ve o sahabenin kâfir olmadığını açıkladı, ya da buna binaen, Rasulullah o sahabeye kâfir muamelesi yapmadı, sonrada bizim dönemimizde biri kalkıp o sahabenin fiilinin aynını yaptı işte bu durumda bu kişiye, sahabe senin yaptığını yaptı, kâfir olmadı ama sen kâfirsin mi diyeceğiz? Hayır, bu doğru olmaz, bu olsa, olsa, çifte sıtandart ve sapıklık olur. İşte bizim konumuz budur Nisa 60 ve 65. ayetlerinin nuzül sebebi içerisinde bunu yapanların Müslüman hatta bedir ashabı olduğu rivayeti de vardır. Haydi diyelim bu rivayetler yanlıştır o rivayetleri almayalım. Biz tekfir edebilecek rivayeti alalım. Bu durumdada bazı sorunlar vardır şöyleki:
1-Bu rivayeti yapanları hiçbir âlim tekfir etmemiş bu rivayeti nakledenler çok kıymetli âlimlerimizdir. Yaptıkları bu rivayeti de doğru kabul etmişlerdir.
2-Biz bu durumda tekfir etmeyenleri tekfir etmekle önce bu nakilleri yapan sonrada bunları tekfir etmeyen âlimleri tekfir etmiş oluruz.
3- Bizler de bu âlimleri tekfir etmediğimiz için bu durumda biz kendimizi tekfir etmiş oluruz.
4_ İbn Abbas dedi ki: Bişr diye anılan münafıklardan bir kimse ile Yahudi birisi arasında bir anlaşmazlık vardı.
Yahudi: Haydi gel seninle Muhammed’e gidelim dediği halde, münafık olan da: Hayır, Kâ’b b. el-Eşref e gidelim, dedi.
İşte yüce Allah’ın “tağut” yani tuğyan eden kimse adını verdiği kişi budur.
Ancak Yahudi, Rasûlullah’dan başkasının hükmüne başvurmayı kabul etmedi. Münafık durumu görünce, onunla beraber Rasûlullah’ın yanına vardı. Hz. Peygamber de Yahudicin lehine hüküm verdi
Hz. Peygamberin yanından çıktıkları vakit münafık “ben bu hükme razı değilim,” dedi.
“Haydi, seninle Ebû Bekr’e gidelim.” Hz. Ebû Bekir de Yahudi lehine hüküm verdi.
Yine münafık buna da razı gelmedi. Bunu da ez-Zeccâc zikretmiştir.
Bu sefer dedi ki:“Haydi seninle Ömer’e gidelim.” Bunun üzerine Ömer’e gittiler. Yahudi dedi ki: “Biz önce Rasûlullah’a gittik, sonra Ebû Bekir’e gittik. Fakat bu bir türlü razı olmadı.” Hz. Ömer, münafık olana: Bu durum dediği gibi midir? Diye sordu. Münafık: Evet deyince
Hz. Ömer: “Ben yanınıza çıkıp gelinceye kadar burada durunuz” dedi, içeri girdi; kılıcını alıp çıktıktan sonra ölünceye kadar kılıcıyla münafığa vurmaya devam etti ve dedi ki:
“İşte ben Allah’ın ve Rasûlu’nün hükmüne razı olmayan kimsenin aleyhine bu şekilde hüküm veririm.” dedi.
Yahudi ise kaçıp gitti ve bu ayet-i kerime nazil oldu. (Kurtubi)
Dikkat edelim Ömer (r.a) o münafığı niçin öldürdüğünü açıklıyor.
“İşte ben Allah’ın ve Rasûlu’nün hükmüne razı olmayan kimsenin aleyhine bu şekilde hüküm veririm.” diyor.
Yani Ömer (r.a): “tağuta gidene hükmüm budur” demiyor. O ne diyor; “Allah’ın ve Rasûlu’nün hükmüne razı olmayan kimsenin aleyhine bu şekilde hüküm veririm.” diyor.
Eğerki biz bu meselrye kıyas ederek bir neticeye varacaksak önce bu var olan hükmün illetini tesbit etmeliyiz. Bu meselenin iletide bu konoda doğru karar verdiği için Faruk ünvanını alan ömer r.a trafında şu şekilde belirtilmişti
“İşte ben Allah’ın ve Rasûlu’nün hükmüne razı olmayan kimsenin aleyhine bu şekilde hüküm veririm.”
Dolayısı ile bizler illeti tespit için uğraşmamıza lüzum yoktur. Bu meselede küfür olan husus Allah’ın ve Rasûlu’nün hükmüne razı olmamaktır.
Kişi Allah’ın ve Rasûlu’nün hükmüne razı olmakla beraber tağutun hükmünün batıl ve yanlış olduğunu bilerek nefsine uyduğu için gitmişse Allah’ın ve Rasûlu’nün hükmüne razı olmadığını nasıl iddia edersiniz.
Ayrıca temyize başvurmak tağuta itiraz etmektir ondan hüküm talep etmek değildir.
5-Eğer biz bu meselelerde titiz davranalım deniliyor ve onun için tekfir yönüne gidiliyor ise buda el, kesesinden cömertlik yapmak olur, çünkü burada bir şüphe vardır, madem bizde takvalı isek, şunu yapmamız gerekir.
Biz bu şüpheli meseleden şiddetle kaçarız, bunu yapanı da var olan şüpheden dolayı tekfir etmeyiz çünkü bu takvaya daha uygundur. Yani meselede bir şüphe var, bize Resulullah’ın tavsiyesi de, şüphelerle hadleri düşürmektir.
Yine bir Müslüman’a kâfir diyen de kendi kâfir olur, bu sebeple biz şüpheden kaçar, o fili işlemeyiz, yine şüpheden kaçar, o şüpheli fiili işleyeni tekfir etmeyiz.
İşte bu hem akla, hem mantığa ve asıl olan İslam ahlakına ve Rasulün sünnetine daha uygundur.
O-CEVAP:
2 – İbni Kayyım el-Cevzi Tariku’l Hicreteyn – Münafıkların Sıfatları Babı
Onların en bârîz özelliklerinden biri de tartışma ve çekişme esnasında sen onları Kur’ân ve sünnete başvurmaya davet ettiğin zaman, onlar bunu kabul etmez ve tâğutlarına gidip olmak için seni davet ederler.
Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
” (Ey Muhammed), sana indirilen (Kur’ân)’a ve senden önce indirilen (kitaplar)a inandıklarını (sözde) iddia edenleri görmedin mi? Kendilerine inkâr (ve red) etmeleri emredildiği halde yine de tağutta (Allah’ın hükümleriyle hükmetmeyenlerde) mahkeme olmak isterler. Şeytan da onları (böylece hidâyetten) uzak bir sapıklıkla büsbütün saptırmak ister. Onlara: “Haydi (hakem olarak) Allah’ın indirdiği (Kur’ân-ı Kerimi) ne ve Rasûlü’ne gelin” dendiği zaman, münafıkların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün. Elleriyle yaptıkları (kötülükler) yüzünden kendilerine bir felâket geldiği vakit: “Biz iyilik etmek ve uzlaştırmaktan başka (bir şey) istemedik” diye nasıl da Allah’a yemin ederek sana gelirler. Onlar, kalplerinde olan (yalan) ı Allah’ın bildiği kimselerdir. Onlara aldırma, yine de onlara öğüt ver ve kendileri hakkında tesirli söz söyle.” (Nisa, 60–63)
B-REDDİYYE:
Bizim konumuz İslam mahkemeleri yokken tağutun tağutluğunu bilip onun adaletli olmadığına da iman ettiği halde başka bir çare bulamadığı için ondan adalet beklemeden tağutun mahkemesine giden kişinin durumudur. Hatta temyiz’e, baş vuranın durumudur.
Senin naklin deki ifade İslam mahkemesine davet edildiği halde onu istemeyerek tağuta giden kişinin durumu ile alakalıdır.
Hatta islamın değil de tağutun mahkemesini istemekle kalmayıp biz Müslümanları da ona davet eden bir kâfiri anlatıyor.
Diğer taraftan, İbn-i Kayyım, şöyle der:
“Günah olan bir işte amirlere itaat eden kişi günahkâr olur. O işi emir üzerine yapmış olması Allah yanında ona mazeret oluşturmaz. Fakat sadece itaat etmekle kişi kâfir olmaz; kâfirlik itaatin yanında itaat ettiği yanlışın doğru olduğuna inanmak halinde vücut bulur. İbnul Kayyim ş.3/429
O-CEVAP:
3 – İbni Kayyim el-Cevzi Tariku’l Hicreteyn – Yüce ve Değerli Olan Zenginlik Babı
Artık bu kul, mevlasının hiçbir hükmüne karşı içinde bir kızgınlık hissetmeyip mevlasının hakları haricinde halklarda münakaşa etmez. Böylece bütün münakaşaları ve çekişmeleri Allah için olup sadece Allah’ın hükümlerine başvurup olur.
Nitekim peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) gece namazının iftitah duasında şöyle derlerdi:
“Allahım! Sadece sana teslim olur ve sana iman ederim. Sana tevekkül eder ve sana dönerim. Senin (adınla) münakaşa eder ve senin (hükümlerinle) muhakeme olurum.” (el-Buhari – el-feth, 6,566; Müslim, 2327.)
B-REDDİYYE:
Bunun cevabı da yukarda verildi. Biz İslam mahkemesi varken bunu terk edip tağuta gideni tartışmıyoruz biz tağutu istemediği halde başka bir çare bulamadığı için ona gidenin durumunu ve bunu tekfir etmeyenlerin durumunu tartışıyoruz.
Hatta tağuta itaat etmiş olmamak için ona itiraz ederek itiraz dilekçesi veren kişinin durumunu tartışıyoruz.
Ve siz bunu yaparsa bunu yapan da, onu tekfir etmeyende ve onları tekfir etmeyende tekfir edilir diyorsunuz. Bizde sizin bu iddianızla tağutun hükmünü itiraz bile edilemeyecek kadar üstün görerek kutsadığınızı söylüyoruz.
O-CEVAP:
4 – İbni Teymiyye -Muvaffakat-u Şârihi’l-Ma’kul li-Sahihi’l Menkul – Kur’an İle Amel Edenler Ne Dünyada Yolunu Şaşırır Ne de Ahirette Mutsuz Olurlar Babı
Allah Teala, münafıkların sıfatı hakkında şöyle buyuruyor:
“Sana indirilen Kur’an’a ve senden önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tağutun huzurunda olunmalarını isterler. Oysa onları tanımamakla emrolunmuşlardı. Şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak ister. Onlara, “Allah’ın indirdiğine ve Peygamber’e gelin” dendiği zaman, münafıkların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün. Başlarına kendi işlediklerinden ötürü bir musibet çattığında sana gelip: “Biz iyilik etmek ve uzlaştırmaktan başka bir şey istemedik” diye nasıl da Allah’a yemin ederler! İşte bunların kalplerinde olanı Allah bilir, onlardan yüz-çevirir, onlara öğüt ver, kendilerine tesirli sözler söyle…” (Nisa: 4/60–63)
Bu ayetlerde Kitap ve Sünnetten başka bir şeyle olunmak isteyen kişinin sapıklığına, münafıklığına delalet eden çeşitli ibretler vardır.
İsterse o kişi, şer’i delillerle, müşriklerin ve ehl-i kitabın tağutlarından alınmış olan, onun “akliyat” olarak isimlendirdiği şeyler arasında uygunluk kurmak istesin, sonuç değişmez. Bu ayetlerde daha pek çok ibretler vardır.
B-REDDİYE:
Buda konumuza tam ışık tutmuyor, İslam mahkemesi varken ona gitmemek bu sözlerin kapsamına girer ama öyle bir mahkeme yokken durum nedir?
İşte bu anlaşılmıyor.
Ama İbni Teymiyye’nin şu fetvaları açıktır.
Necaşi’ye Kur’an hükmü ile hükmetmek mümkün değildi. Kavmi onu bu şey üzere kabullenmezdi. Müslümanlar ve tatarlar arasında kadı veya imam olan birçok kişinin nefsinin derinliklerinde adaletle amel etme ( arzusu) vardır ki, bunu yapmak onun için imkânsız idi, bilakis onu bu şeyden men edecek kimseler vardı.
Allah da nefse yüklenemeyeceği bir yükü yüklemez.
Yine İbn Teymiyye (661–728 h/ 1263–1328 m) “Mecmuatul Fetava” isimli eserinde şunları söylüyor:
“Ahbar ve Ruhbanlarına, Allahın haram kıldığını helal, helal kıldığını da haram saymada itaat ederek, onları kendilerine rabler edinenler iki hâlde olur:
1. Hâl: Ahbar ve Ruhbanların Allahın dinini değiştirdiklerini bilmeleri ve bu tebdile / değiştirmeye rağmen onlara tabi olmaları, onların Rasullerin dinine muhalif olduklarını bildikleri hâlde, önderlerine tabi olarak (uyarak) Allah’ın haram kıldığının helâl, helâl kıldığının haram olduğuna itikad etmeleri hâli. Bu küfürdür. Ruhbanlara namaz kılmamaları, secde etmemelerine bakmayarak, Allah ve Rasulü bunu şirk saymıştır.
Böylelikle, kim, dinin hilafına olduğunu bildiği ve dediğinin Allah ve Rasulünün dediğinden farklı olduğuna inandığı halde, dinin aksine başka birine (sadece amelde değil aynı zamanda itikatta da) tabi olursa (itaat edip uyarsa) diğerleri gibi müşriktir.
2. Hâl: Helâlin haramlığı, haramın helâlliği mevzusunda itikad ve imanlarının sabit olması (yani birinci hâlden farklı olarak Allah katında olduğu şekilde kabul etmeleri).
Lâkin günah olduğuna itikad ederek bunu yapan Müslümanın fili gibi, Allaha isyanda onlara itaat etmeleri hali. Bu durumdaki insanların hükmü, günahkârların hükmü gibidir (yani müşrik değil, sadece fasıktırlar).” (Mecmuatul Feteva: 7/49(70) Darul Vefa: 1426/2005)
Bu fetvalarda sizin gibi tekfir etme yerine bizim gibi tekfir etmemeyi tercih ediyor. Okuyun ve anlayamıyorsanız bile bari anlamaya çalışın yinede anlayamıyorsanız işi ehline bırakın ona sorun sizin anlayacağınız şekilde anlatsın sizde ilimsiz âlimliği bırakarak ilim ehlini dinleyin, sizin yapmanız gereken budur.
O-CEVAP:
Yine İbn-i Kesir (rahimehullah), tarihinde şöyle demektedir: “Her kim mensuh (hükmü kaldırılmış) şeriatlara muha¬keme olur, nebilerin sonuncusu Muhammed (s.a.s)’e inen şeriata muhakeme olmazsa, muhakkak kâfir olur. Durum böyleyken acaba İslam şeriatını terk ederek Yesak’a muhakeme olan, Yesak’ın kanunlarını İslam kanunlarından daha önde tutan kişinin durumu nasıl olur acaba? Bilinsin ki, böyle yapan kimse Müslümanların icmasıyla kâfirdir.”
B-REDDİYYE:
Bunlar kendilerinin delil aldıkları âlimlerin yazılarını dahi anlayabilecek kapasitede değillerdir.
Delil aldıkları, kendi görüşlerine tıpa tıp uyduğunu zannettikleri nakillere bir bakın gerçekten bunlar okuduğunu anlayamayacak kadar ilim ve anlayıştan yoksun kimselerdir.
Dikkat edilirse İbn-i Kesir’in tekfir ettiği kişiler “… İslâm şeriatini terk ederek Yes’ak’a muhakeme olan, Yes’ak’ın kanunlarını İslâm kanunlarından daha önde tutan…” kişilerdir.
İşte onların kendilerine delil olacağını sandıkları nakillerin en neti budur. Bu da onların anladığı gibi “yani ne şekilde ve hangi şartla olursa olsun mahkemeye gitmek hatta temyize bile gitmek, küfürdür” diyenlerin anladığı gibi değildir.
Çünkü Cengiz Han denen mel’un Âlem-i İslâm’ı istila ettiği zaman, müslümanların kendi aralarında Vali ve Kadı seçmelerine müsaade etmişti. Yani o dönemde tağutun mahkemesinin yanı sıra İslâm mahkemesi de mevcuttu.
Dolayısıyla o zamanda Yes’ak’a muhakeme olanlar açıkça İslâm hükmünü beğenmedikleri için gidiyorlardı.
İbn-i Kesir’in bu fetvasının, iddia sahiplerinin iddialarına delil olacak bir tarafı yoktur.
O-CEVAP:
5 – İmam Maturidi – Tevhid – İman Hakkında Kısmı
«Sana indirilen Kur’ân’a ve senden önce indirilen Kitaplara iman ettik diye boş iddiada bulunanlara bakmayınız. O, azgın şeytana muhakeme olmak istiyorlar. Hâlbuki onu (Şeytanı) tanımamakla emrolunnıuşlardır. Şeytan ise, onları çok uzak bir sapıklığa düşürmek ister Böylece meyletmek ve muha¬keme olmak, her ne kadar imanın kendisi ile bulunduğu şeye iman etti¬ğini boş olarak iddia edip dili ile haber veriyorsa da küfür için terkolur. Tevfik Allah’tandır.
B-REDDİYYE:
Tamam, doğru eğer kişi iman etmediği halde boş olarak böyle bir şey iddia ediyorsa o zaten kâfirdir. Lütfen konuyu anlayarak delil getirmeye çalışın alakasız laf kalabalığı ile ya da süslü sözlerle beni etkileyeceğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Be delile bakarım sıloganik sözlere değil.
O-CEVAP:
6 – Fethu’l-Mecid Şerhu’l-Kitâbi’t-Tevhîd. Yazar, Şeyh Abdurrahman B. Hasan – Allah (c.c.)’tan Başkasının Kanunlarına Başvurmak Babı
İbnul Kayyım (r.a.) da şöyle diyor:
“Tefsir âlimlerinin çoğu diyor ki:
Yeryüzünde Allah’a (c.c.) karşı masiyet işleyerek fesat çıkarmayın, Allah (c.c.) Rasuller göndermek suretiyle onları ıslah ile düzelttikten sonra Allah’tan (c.c.) başkasına itaate çağırmayın.
Göreviniz şeriata çağırmak ve Allah’a (c.c.) itaate davet etmektir. Allah’tan (c.c.) başkasına ibadet etmek ve O’ndan başkasına davet etmek Allah’a (c.c.) şirk koşmak ve emrine karşı gelmektir.
Ayrıca Allah’a (c.c.) ortak koşmak, Allah’tan (c.c.) başkasına ibadette bulunarak Allah’tan (c.c.) başkasına çağırmak suretiyle şirk koşmak, yeryüzünde en büyük fesadı çıkarmaktır.
Bu şekilde yeryüzünde fesad çıkarmak bizzat şirkin kendisi ve Allah’ın emrine muhalefettir. Allah’tan (c.c.) başkasına davet, Allah’tan (c.c.) başka bir mabud edinmek, Rasulullah’tan (s.a.v.) başka itaat olunacak, uyulacak birini aramak, yeryüzünde en büyük fesattır.
Dolayısıyla bunlarda salah söz konusu olmadığı gibi, bunların ardından gidenler için de salah söz konusu değildir. Zira itaat olunacak tek ve yegâne mabud sadece ve sadece yüce Allah’tır.
Bu itibarla yalnız O’na davet edilir. Taat ve tabi oluş ancak Rasulullah’adır (s.a.v). Şayet bir kimse, Rasulullah’a (s.a.v.) itaati emrediyorsa, kendisine uyulur, eğer Rasulullah’a (s.a.v.) masiyeti, şeriatın aksine hareket etmeyi emrediyorsa, bu takdirde itaat edilmez ve emirlerine uyulmaz.
Dolayısıyla âlemin durumunu gereğince düşünen bir kimse, şu gerçeği kesinlikle görür ki, yeryüzündeki her salahın tek bir sebebi vardır; o da Tevhid inancı, Allah’ı (c.c.) bir tek olarak tanımak, O’na ibadet etmek ve Rasulüne itaat etmektir.
Dünyadaki her kötülüğün, kıtlık, düşman baskını, fitne, bela vb. şeylerin tümü Allah’ın Rasulüne muhalefetten, Allah (c.c.) ve Rasulünden (s.a.v.) başkasına davet etmekten kaynaklanmaktadır.”
Ayetin konu başlığıyla olan münasebetine gelince, bilindiği gibi Allah ve Rasulü dışında birine muhakeme olmak yeryüzündeki masiyetlerin en büyüğü ve fesadın da en kötüsüdür. Bunlar için salah ancak Allah’ın Kitabı ile Rasulünün Sünnetini hakem kabul etmekten geçer. Çünkü müminlerin yolu ancak bu yoldur.
B-REDDİYYE:
Öncelikle şunu iyice öğrenin ve anlayın ki ibni kayyumda senin ismini zikrettiğn Şeyh Abdurrahman B. Hasanda İslam mahkemelerinin olduğu yerlerde yaşayan insanlardır, bu bir.
İkincisi onlar böylelerini tekfir etmeyenleri tekfir etmiyor ki olsa olsa onlar o tağuta gideni ve bunun da caiz olduğuna tauğutun hükmünün doğru olduğuna inanan kimseleri tekfir ediyorlar, buda iki Şunuda aklınızdan çıkarmayın ki bizde zaten o mahkemelere gitmedik ve kimseye de gidebilirsiniz diye bir şey demedik demiyoruz da.
Ayrıca ibn kayyım, itaatın yanı sıra bu yapılan itaatin caiz ve doğru olduğuna inanan kimseyi tekfir ediyor. Bunu caiz ve doğru kabul etmeden yapanı günahkâr mümin kabul ediyor.
O şöyle der:
“Günah olan bir işte amirlere itaat eden kişi günahkâr olur. O işi emir üzerine yapmış olması Allah yanında ona mazeret oluşturmaz.
Fakat sadece itaat etmekle kişi kâfir olmaz; kâfirlik itaatın yanında itaat ettiği yanlışın doğru olduğuna inanmak halinde vücud bulur. İbnul Kayyim ş.3/429
O-CEVAP:
7 – Şeyh Hamed b. Atik Sebiylu’n Necati ve’l Fekaki Min Muvalati’l-Mürteddiyn ve Eh-li’l İşrak – İnsanı İslam’dan Çıkaran Şeyler Babı Allah-u Teâlâ’nın Kitabından ve Rasulü’nün Sünnetinden Başka Bir Şeyle Muhakeme Olmak, Tartışma ve Anlaşmazlıklarını Şeriate Göre Değil de, Mevcut Sistemlerin Hukukuna Göre Çözmeye Çalışmak
İbni Kesir şöyle diyor: “Bilindiği gibi cahiliye halkı, inandıkları cehalet ve sapıklık sistemiyle hüküm verirler, yargılamalarını cahiliye sistemine göre yürütürlerdi. Tatarlar da, Cengiz Han’ın koyduğu kanunlara göre hüküm verirlerdi. Cengiz Han onlar için bir anayasa hazırlamış ve bunda farklı şeriatlerdeki hükümleri bir araya getirmişti. Tatarlar bunu evlerinde bulundururlar ve bir konuda hüküm vermek istediklerinde bunu esas alırlardı. Kim böyle birşey yaparsa kâfirdir, Allah-u Teâlâ ve Rasulü’nün sallallahu aleyhi ve sellem hükmüne dönünceye kadar kendileriyle cihad etmek farzdır. Çünkü hiçbir hüküm, Allah-u Teâlâ ve Rasulü’nün sallallahu aleyhi ve sellem hükmünün üzerine çıkarılamaz.
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Yoksa onlar cahiliye hükmünü mü arıyorlar? İyi anlayan bir toplum için, Allah’tan daha güzel hüküm veren kimdir?” (Maide: 5/50)
B-REDDİYYE:
Biz buna daha önce cevap verdik ama bir daha verelim. Belki bu sefer anlaşılır.
Bakın, o tatarlar Cengiz hanın kanunlarına o kadar iman etmişler ki evlerinde bu kitabı bulunduruyorlar ve her hangi bir meselede ihtilaf ederlerse ya da başka bir ifade ile doğrunun yanlışın, hakkın batılın, tespiti için ona başvuruyorlar o kitabın doğru dediğinin doğru yanlış dediğinin yanlış olduğuna inanıyorlardı.
İşte ibn kesir bunları tekfir ediyor. Unutma ki bizim konumuz tağuta itiraz ederek itiraz dilekçesi ile temyize başvuranların hükmünün ne olduğudur.
O-CEVAP:
8 – Tevhid – Abdullah b. Abdurrahman – TAĞUT Babı
İbni Kesir: “…tağuta muhakeme olmak istiyorlar…” (Nisa: 4/60) ayetiyle ilgili olarak:
“Bu ayet Ka’b b. Eşrefi hakem kabul etmek ya da cahiliye düzeninin mahkemelerine gitmek isteyenler hakkında nazil olmuştur.” der. Benzeri şeyleri açıklarken de der ki:
“Ayet, hüküm bakımından geneldir. Bütün bunları kapsar. Çünkü Kitap ve Sünnetten yan çizen herkesi yermektedir. İşte bunun için tağuttan maksat Kitap ve Sünnet dışındaki mahkemelerdir.”
B-REDDİYYE:
Ayetin genelliği doğru bizim buna ihtirazımız yoktur. Ama bunu, sizin anlayış biçiminize ihtirazımız vardır bunuda konunun girişinde yazmıştım.
Bu nuzul sebebi olarak nakledilen kab bin el eşref olayını iyi incelersek şunları görürüz.
1) O munafık ilk olarak Rasulullah (sas)’a gitmek istemedi. Bu bir.
Yahudinin ısrarı ile Rasulullah (sas) ‘a gittiler. Bu iki.
Rasulullah (sas’)ın hükmünü beğenmedi. Bu üç
Daha sonra Ebu Bekr (ra)’e gittiler. Onun hükmünü’de beğenmedi. Buda dört
Ve Ömer (ra)’a gittiler. Buda beş
Nihayet Ömer (ra) munafığın boynunu vurdu. Ve onu öldürme sebebini şöyle açıkladı:
“İşte ben Allah’ın ve Rasûlu’nün hükmüne razı olmayan kimsenin aleyhine bu şekilde hüküm veririm.” dedi.
Sizin gibi neden tağuta itiraz ettin bu yapığınla bir üst tağutu kabul etmiş oldun demedi.
Aksine o munafığa önce yahudinin söylediği gibi gerçekten Rasulullahın hükmüne razı olmadın mı? diye sordu. Sonra hüküm verdi.
Bu hükmü de niçin verdiğini yukarıdaki gibi açıkladı.
2) O vakit de iki muhakeme vardı. Biri hak olan Rasulullah (sas)’ın muhakemesi, diğeride batıl mafyavari Ka’ab bin Eşref’in muhakemesi. Yani vakıalar birbirine kıyas edilecekse illetler birbirinin aynı olmalıdır. Kıyas yapan kişi önce bu işe ehil olmalı sonrada hüküm lerin illetlerini iyi tesbit etmelidir. Yoksa önüne gen kıyas yaparsa işte böyl islam mahkemesini istemeyan ve islam mahkamasine gitmemek için bütüm imkanlarını kullandığı halde başka çare bulamadığı içiç islam mahlemelerine giden ve sonra du bunu beğenmeyip başka çareler aramaya çalışan biri ile, islamı çoksevdiği ve islam mahkamelerini çok istediği halde bunu bulamadığı için, başına gelen bir belayıda başka türlü savamadığı için, tağuta buğuz ederek ve onu istemediği halde mecbur kalarsak giden insanı birbirine kıyas etme hatasına düşer.
O-CEVAP:
9 – Seyyid Kutub – Kur’anın Gölgesinden Mesajlar
Birde gözle görülür apaçık bir şirk vardır ki; O, hayatla ilgili herhangi bir konuda Allah’ın dışında veya Allah ile beraber herhangi bir mercie boyun eğmektir.
Allah’ın hükümlerinin dışında başka bir hükümle muhakeme olmayı kabul etmektir.
Allah’ın belirlemediği, tamamen insanların çıkarmış oldukları örf, gelenek, bayram, tören gibi özel günleri kutlamak, Allah’ın emrine muhalif kıyafetleri giymek, dinin örtülmesini istediği yerleri açmaktır.
Tüm bunların büyük şirk olduğu o kadar açıktır ki, tartışmak mevzu bahis bile değildir.
B-REDDİYYE:
Bu naklinde konumuzla alakası yoktur. Ayrıca Seyyid Kutup, kardeşi Muhammed kutup için mahkemeye başvurduğunu Muhammed Münir gatman kitabında naklediyor. Yine Seyyid Kutup Yusuf a.s suresi 50. ayetinin tefsirinde şöyle der.
Fi Zilali’l Kur’an – Seyyid Kutub
Hz. Yûsuf, kralın kendisini huzura çağıran buyruğunu reddetmişti! Reddetmişti, çünkü bir şartı vardı! Öncelikle kral, meselesini gerçek yüzüyle bilmeli; kadınların ellerini neden kestiklerini soruşturup öğrenmeliydi……
Dolayısıyla bu davanın soruşturulması, Hz. Yûsuf’un bulunmadığı ve tartışmalara girişmediği bir ortamda yapılmalıydı ki, gerçek tüm çıplaklığıyla ortaya çıksın!… Zira Yûsuf kendine güveniyordu, suçsuzluğundan emindi. Gerçeğin ve hakkın uzun süre örtbas edilemeyeceğinden, gerçeğin ve hakkın uzun süre çarpıtılamayacağından kesinkes emindi o!
Elçi dönüp gitti ve durumu krala aktardı. Kral da bunun üzerine kadınları huzuruna çağırarak sorguya çeker. Bunlardan söz edilmemesine karşın, olayların bu şekilde geliştiğini bir sonraki ayetten anlıyoruz;
Ayetteki özgün sözcüğüyle “el-hatb”, Başa gelen önemli bir iş demektir. Bu sözüne bakılırsa kral, kadınlarla yüz yüze konuşmazdan önce gerekli tahkikatı yapmış ve onların ne yapmış olduklarını anlamış durumdadır. Böylesi durumlarda bu, son derece olağandır. Bunun sonucunda kral, olaya ilişkin ipuçlarını toplamış ve olayı suçlularla tartışmazdan önce bunun hangi koşullar altında yaşandığını anlamış bulunmaktadır. Bu sebeple onların önemli ve etkili bir durumla karşı karşıya geldiklerini işaret ediyor.
Kralın huzurunda böylesi bir suçlamayla yüz yüze gelme karşısında anlaşılan o ki, bunu inkâr etmek olanaksızdır.
B-İDDİA:
İbn-i Kesir ise şöyle demektedir; “Her kim mensuh (hükmü kaldırılmış) şeriatlara muhakeme olur, nebilerin sonuncusu Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’e inen şeriate muhakeme olmazsa, muhakkak kâfir olur.
Durum böyleyken İslâm şeriatini terk ederek Yes’ak’a muhakeme olan, Yes’ak’ın kanunlarını İslâm kanunlarından daha önde tutan kişinin durumu nasıl olur acaba? Bilinsin ki böyle yapan kişi müslümanların icmasıyla kâfirdir.”
Dikkat edilirse İbn-i Kesir’in tekfir ettiği kişiler “… İslâm şeriatini terk ederek Yes’ak’a muhakeme olan, Yes’ak’ın kanunlarını İslâm kanunlarından daha önde tutan…” kişilerdir. İşte en net ve sert açıklama budur. Bu da onların anladığı gibi “yani ne şekilde ve hangi şartla olursa olsun, mahkemeye gitmek küfürdür”diyenlerin anladığı gibi değildir.
Çünkü Cengiz Han denen mel’un Âlem-i İslâm’ı istila ettiği zaman, müslümanların kendi aralarında Vali ve Kadı seçmelerine müsaade etmişti. Yani o dönemde tağutun mahkemesinin yanı sıra İslam mahkemesi de mevcuttu. Dolayısıyla o zamanda Yes’ak’a muhakeme olanlar açıkça İslâm hükmünü beğenmedikleri için gidiyorlardı. İbn-i Kesir’in bu fetvasının iddia sahiplerinin iddialarına delil olacak bir tarafı yoktur.
O-CEVAP:
Yorumla derken işte sizin yorumlar ile durumunuzu caiz gösterecek olan konuların hatalı yorumlarına bir örnek. Hâlbuki baştan “İbn-i Kesir ise şöyle demektedir; “Her kim mensuh (hükmü kaldırılmış) şeriatlara muhakeme olur, nebilerin sonuncusu Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’e inen şeriate muhakeme olmazsa, muhakkak kâfir olur.” Şeklindeki izahat durumu açıkça ifade ediyor. Sonuçta hükmü kaldırılmış olan bir mahkemeye muhakeme olmak İslam şeriatını terk etme sonucunu insanı götürür yoksa iki mahkemeden birini tercih değildir ki yorumla siz buna zorluyorsunuz.
B-REDDİYYE:
Ben yorum yapmıyorum ifadelerdeki bilinmeyen ve gözden kaçırılan yönleri hatırlatıp öğretiyorum. Misal, senin şu ifadeleri gözden kaçırdığın gibi.
… İslâm şeriatini terk ederek Yes’ak’a muhakeme olan, Yes’ak’ın kanunlarını İslâm kanunlarından daha önde tutan… İşte siz bunu anlayamıyor ya da anlamak istemiyorsunuz. Halbuki ibn kesir açık açık … İslâm şeriatini terk ederek Yes’ak’a muhakeme olan diyor ve yine,
Yes’ak’ın kanunlarını İslâm kanunlarından daha önde tutan… Diyor. Şimdi bizim konumuz İslam şeriatını terk edenler değildir Yes’ak’ın kanunlarını İslâm kanunlarından daha önde tutan da değildir bizim konumuz İslam kanununu her şeyden üstün tuttuğu halde İslam mahkemeleri olmadığı ve başına gelen musibetide başka türlü savamadığı için istemeyerek tağuta giden insanın ve bunu tekfir etmeyen kimsenin durumu ile ilgilidir.
Sen, yapılan nakildeki şu cümleye dikkat çekerek: “Her kim mensuh (hükmü kaldırılmış) şeriatlara muhakeme olur, nebilerin sonuncusu Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’e inen şeriate muhakeme olmazsa, muhakkak kâfir olur.” benim yanlış yorum yaptığımı söylüyorsun, hâlbuki bu konuda da isabet edememişsin. Şunu bil ki, burada Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’e inen şeriate muhakeme olmazsa, deniliyor yani muhakeme oluna bilecek bir mahkeme ortada olduğu halde bunu terk eden kimselerden bahsediyor. Şunu söylüyorsanız, İslam şeriatı her ne kadar uygulanmıyorsa da kitaplarda mevcuttur. Tağuta başvuran İslam mahkemesini terk etmiştir diyorsanız. Bizde deriz ki:
Hükümlerin kitaplarda varlığı bu hükümlerle hükmeden bir mahkeme olmadığı sürece bu hükümlerle muhakeme olma imkânı sağlamaz, olmayan mahkemeyi terk etmek diye bir şeyde olmaz. Yâda uygulayıcısı bulunmayan hüküm verecek hâkimi olmayan bir mahkemenin olduğu iddiası da batıldır. Onu terk etmek ya da tağutun hükmünü ona tercih edildiği iddiası da batıldır.
B-İDDİA: Yusuf (a.s) ve onunla getirilen iddialar.
O-CEVAP:
Bu konu daha önce defalarca tartışıldı ve delilleri ile birlikte verildi, Yusuf (a.s)’ın durumu hiçbir şekilde mahkeme değildir. Kaldı ki kendisinin kralın yanında anılması istediği eski kralın öldüğü ve yeni kralın da aradan geçen zaman ile birlikte diğerlerinin unutmasını hatırlatması şeklinde gelişmiş olup kralın huzuruna alıp durumunu da sorması bir mahkemeden ibaret değildir. Konu hakkında sitede ayrıca risaleler olduğundan bunu kısaca bu şekilde geçiyorum.
B-REDDİYYE:
Yusuf a.s suresindeki getirilen delillere cevap delilleri ile verildi demişin ama ben bir delil görmedim. O vakıanın mahkeme olmadığını söylemişin ama kendi yorumundan başka bir delilde yok yaptığın yorum da farklı ayetle alakalı. Şöyle Diyorsun. Kaldı ki kendisinin kralın yanında anılması istediği eski kralın öldüğü ve yeni kralın da aradan geçen zaman ile birlikte diğerlerinin unutmasını hatırlatması şeklinde gelişmiş..diyorsun halbuki bu konu zindan da çıkan arkadaşına tembihidir. Oda senin yorumun gibi değil Yusuf a.s arkadaşına kendisinin suçsuz olarak zindanda kaldığını krala söylemesini istedi. Diğer ayette yani Yusuf 50. ayetinde ise elçiye kendini zindana attıran kadınların kral tarafında çağrılarak sorguya çekilip mahkeme edilmesini ve suçlunun suçsuzun ortaya çıkmasını istedi. Sorarım sana bir insanı birileri çeşitli hile ve iftiralarla zindana attırırda. o insan bir süre sonra o olayla alakası olan tarafları, o ülkenin tek söz sahibi olan, yani her emri yarine getirilen, en buyük tağutana şikayet ederse bundan ne anlaşılır. Tabiî ki onları mahkeme etmesini istediği ve kendi suçsuzluğunu iddia ettiği anlaşılır. Ayetlerin mali
Allah Teala Yûsuf Aleyhisselam hakkında şöyle buyuruyor:
(Adam bu yorumu getirince) kral dedi ki: “Onu bana getirin!” Elçi, Yûsuf’a geldiği zaman, (Yûsuf) dedi ki: “Efendine dön de ona: Ellerini kesen o kadınların zoru neydi? diye sor. Süphesiz benim Rabbim onların hilesini çok iyi bilir.” (Yûsuf 50)
(Kral kadınlara) dedi ki: Yûsufun nefsinden murat almak istediğiniz zaman durumunuz neydi? Kadınlar, Hâşâ! Allah için, biz ondan hiçbir kötülük görmedik, dediler. Azizin karısı da dedi ki: “Şimdi gerçek ortaya çıktı. Ben onun nefsinden murat almak istemiştim. Şüphesiz ki o doğru söyleyenlerdendir.” (Yûsuf 51)
(Yûsuf dedi ki): Bu, azizin yokluğunda ona hainlik etmediğimi ve Allah’ın hainlerin hilesini başarıya ulaştırmayacağını (herkesin) bilmesi içindir. (Yûsuf 52)
Bu ifadelerde anlayışı olan herkes şunu açıkça görür ve anlar. Yusuf kırala o kadınları şikâyet etmiştir, kıralda kadınları toplayıp mahkeme etmiştir, kadınlarda yusufun suçsuzluğunu ikrar etmiş ve vezirin karısıda suçunu itiraf etmiştir. Bunun üzerine Yusuf da bunu niçin yaptığını açıklamıştır. Alsana bununla ilgili 12 tefsirden nakiller:
TEFSİRLERDEN NAKİLLER:
1) KURTUBİ:
Yûsuf aleyhiselam temizliğini açıkça ortaya çıkarmak, iffet ve hayır noktasındaki mevkiini gerçek yerine oturtmak istiyordu.
İşte ancak o vakit yerini bulmak, mevkiine gelmek için çıkabilirdi. Bundan dolayı yanına gelen elçiye: “Efendinin yanına dön ve ona o kadınların halinin ne olduğunu bir sor” demişti.
Hz. Yûsuf’un aleyhiselam maksadı ise ancak “söyle ona benim günahımı iyice araştırıp tesbitetsin ve işimi gözden geçirsin, tetkik etsin. Haklıyeremi zindana atıldım, yoksa zulmen mi zindana atıldım”demekti. (Kurtubi)
Rasûlullah s.a.v. efendimiz Yûsuf aleyhiselam’ın bu yüce tavrını değerlendirirken buyurur ki: “Ben O’nun gibi senelerce zindanda kalmış ve bana böyle bir haber gelmiş olsaydı hemen çıkardım, beklemezdim.” Şeklinde ifade kullanmıştır.
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, Hz. Yûsf’u sabır ve tahammülkârlıkla, ağırbaşlılıkla ve hapisten çıkmakta acele etmemekle övdüğü halde, “bizzat kendisi için başkasını övdüğü halden başka bir hali nasıl uygun gördü?” denilecek olursa, bunun açıklaması şöyle olur:
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem kendi adına bir başka görüşü tercih etmiştir ki; bu görüşün de kendi açısından güzel bir tarafı vardır. O diyor ki: Ben olsaydım, çıkmakta elimi çabuk tutardım. Sonra çıkmanın akabinde suçsuz olduğumu ortaya koymaya çalışırdım. Çünkü bu kıssalar bu gibi olaylar kıyamet gününe kadar insanlar bunlara uysunlar diye sunulmuşlardır. Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve selem de insanların bu işler arasında daha azimetli olan yolu seçmelerini istedi. Çünkü böyle bir olayda daha azimetli olanı terkeden bir kimse, böyle bir zindandan çıkma fırsatını kullanmayan bir kişi, zindanda kaldığından dolayı zindanda kalma sonucu ile karşı karşıya kalabilir, onu zindandan çıkarmak isteyen, bu isteğinden vazgeçebilir. Yûsuf aleyhiselam, Allah’tan aldıgı bilgi sayesinde böyle bir şey olmayacagından emin olsa bile, onun dışındaki diger insanlar bu konuda emin olamazlar. Buna göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’in bizzat izlemeyi uygun gördüğü yol, azimet yoludur. Hz. Yûsuf aleyhiselam’ın izlediği yol ise, büyük bir sabır ve büyük bir tahammül yoludur.
İbn Abbas der ki: Bunun üzerine hükümdar da kadınlara ve bu arada Aziz’in de karısına -Aziz de o sırada ölmüş bulunuyordu- haber göndererek hepsini çağırdı ve: “Yusuf’tan murad almak istediğiniz zaman durumunuz” haliniz “ne idi?” diye sordu. Çünkü onların herbirisi -önceden de geçtiği üzere- kendisi için Yûsuf aleyhiselam’la özel olarak konuşmuştu. Yahut o, bununla herbirisinin (Hz. Yûsuf’a): Sen Aziz’in karısına zulmediyorsun, demesini kastetmişti. İşte bu da Yûsuf aleyhiselam’ı kandırarak murad almak yoluna gitmeleri demekti.
“Hâşâ! Allah için” Allah’a sıgınırız “biz onun hiçbir kötülügünü” yani zina ettiğini “bilmiyoruz” dediler. Aziz’in karısı da şöyle dedi: “Şimdi gerçek ortaya çıktı.” Onların Hz. Yûsuf aleyhiselam’ın temiz olduğunu ikrâr ettiklerini görüp de eğer inkâr edecek olursa, bu kadınların kendi aleyhine şahitlik edeceğinden korkunca, o da aynı şekilde ikrârda bulundu. Bu da yüce Allah’ın Hz. Yûsuf aleyhiselam’a bir lûtfu idi.
Böylelikle yüce Allah, Hz. Yûsuf aleyhiselam’ın doğruluğunu ortaya koymak için hem şahitliği, hem ikrârı bir arada toplamış bulunmaktadır. Öyle ki hiçbir kimsenin hatırına kötü bir zan gelmesin ve en ufak bir şüpheye kapılmasın… (Kurtubi)
2-Besairu’l Kur’an – Ali Küçük
“Ellerini kesen o kadınların durumları neydi? O kadınların maksatları neymiş? sor bakalım. Hiç süphesiz benim Rabbim onların keydlerini, hilelerini, tuzaklarını çok iyi bilendir. Benim Rabbim onların bana nasıl dolaplar çevirdiklerini çok iyi bilir. Söyle efendine Rabbimin bildiği bilgiyi o da bir araştırıp soruştursun. Kim suçluydu? Kim suçsuzdu? Araştırsın bakalım. Araştırsın da haksız yere, suçsuz yere yıllarca bu zindanda kaldığımı herkes bilsin. Bu açıklığa kavuşmadan buradan çıkmam”der.
3-Büyük Kur’an Tefsiri – Ali Arslan
Hz. Yûsuf, kralın nezdinde kendisine nispet edilen suçtan uzak ve beri olduğunu tesbit ettirdikten ve kralın kendisinin suçsuz yere hapse atıldığını öğrendikten sonra, ancak hapishaneden çıkacağını söylemek istemişti.
Tirmizi, Ebu Hureyre’den Hz. Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurduğunu nakletmektedir:
“Bilin ki, Yûsuf kerim oğlu kerim, Yakub’un oğlu, İshak’ın oğlu, İbrahim’in oğlu olan bir peygamberdir. Eğer ben Yûsuf’un kaldığı kadar hapiste kalsaydım, ondan sonra da kralın elçisi bana gelseydi, hemen elçinin davetine icabet eder ve hapisten çıkardım” diye buyurduktan sonra Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem sözkonusu ayet-i kerimeyi okudu. Bu hadiste Hz. Yûsuf’un aleyhiselam sabrının kuvveti, fazileti ve sebatinin yüceliği vurgulanmaktadır.
Bu hadis, Taberi’nin rivayetinde şu şekildedir; “Allah azze ve celle Yûsuf aleyhiselam’dan razı olsun! Eğer ben onun yerinde olsaydım ve hapisten çıkacağım haberi bana gelseydi, hemen oradan çıkardım. Durum o ki Yûsuf kesinlikle hâlim ve sabır sahibidir”
Yine aynı şekilde bu hadis şöyle de rivayet edilmiştir: “Ben Yûsuf’un sabır ve keremine şaşıyorum. Allah onu affeylesin! Ona ineklerin hadisesi sorulduğunda, eğer ben onun yerinde olsaydım, beni hapishaneden çıkarmaları şartını ileri sürmeden, onlara bunun yorumunu söylemezdim. Yine ona şaşıyorum ki elçi ona geldiğinde eğer ben onun yerinde olsaydım, kapıya elçiden önce koşardım”
Yani Hz. Yusuf’un amacı, kralın inceleyip kendisinin günahını araştırması, hapishaneye haklı mı, haksız mı konduğu hakkında bilgi edinmesiydi.
4-Fi Zilali’l Kur’an – Seyyid Kutub
Hz. Yûsuf, kralın kendisini huzura çağıran buyruğunu reddetmişti! Reddetmişti, çünkü bir şartı vardı! Öncelikle kral, meselesini gerçek yüzüyle bilmeli; kadınların ellerini neden kestiklerini soruşturup öğrenmeliydi…… Dolayısıyla bu davanın soruşturulması, Hz. Yûsuf’un bulunmadıığı ve tartışmalara girişmediği bir ortamda yapılmalıydı ki, gerçek tüm çıplaklığıyla ortaya çıksın!… Zira Yûsuf kendine güveniyordu, suçsuzluğundan emindi. Gerçeğin ve hakkın uzun süre örtbas edilemeyeceğinden, gerçeğin ve hakkın uzun süre çarpıtılamayacağından kesinkes emindi o! Elçi dönüp gitti ve durumu krala aktardı. Kral da bunun üzerine kadınları huzuruna çağırarak sorguya çeker. Bunlardan söz edilmemesine karşın, olayların bu şekilde geliştiğini bir sonraki ayetten anlıyoruz;
Ayetteki özgün sözcügüyle “el-hatb”, Başa gelen önemli bir iş demektir. Bu sözüne bakılırsa kral, kadınlarla yüzyüze konuşmazdan önce gerekli tahkikatı yapmış ve onların ne yapmış olduklarını anlamış durumdadır. Böylesi durumlarda bu, son derece olağandır. Bunun sonucunda kral, olaya ilişkin ipuçlarını toplamış ve olayı suçlularla tartışmazdan önce bunun hangi koşullar altında yaşandığını anlamış bulunmaktadır. Bu sebeple onların önemli ve etkili bir durumla karşı karşıya geldiklerini işaret ediyor.
Kralın huzurunda böylesi bir suçlamayla yüzyüze gelme karşısında anlaşılan o ki, bunu inkâr etmek olanaksızdır.
5-Furkan Tefsiri – Mahmud Hicaz
“Kurdun kanımdan uzak oluşu gibi ben şahsıma yaraşmayan bir ithamla lekelenmiş olarak, zindandan çıkıp kralın huzuruna nasıl gidebilirim? Aslında ben suçsuzum. Ama en iyisi sen, sahibin ve efendin olan krala git ve ondan, ellerini kesen kadınların durumunun ne olduğunu araştırmasını iste. Ben, huzuruna çıkmazdan önce bu meseleyi araştırmasını kendisinden iste. Doğrusu, benim Rabbim, görüleni de görülmeyeni de bilir. O, kadınların bana yapmış oldukları düzeni bilir.”
Herhangi bir şahsı açıkça suçlamadan, kralın araştırma yapmasını istiyor. Sırrı güzelce koruyor. Başına gelen belanın asıl nedeni Züleyha olduğu halde adını bildirmiyor. Kral, kadınlara sordu: Yûsuf’dan murad almak istediğinizde durumunuz neydi? Bu duruma düşmenizde tahrik edici söz ve davranışların bir etkisi oldu mu?
Vezirin karısı Züleyha dedi ki: Yûsuf lehinde yapılan bu tanıklıklar, O’nun suçsuzluğunu ispatlayan tanıklıklardan. Gören gözleri olan kimseler için şu anda gerçek ortaya çıktı ve karanlıklar aydınlandı. Ben O’ndan murad almak istedim.
6-Kur’an Yolu – Diyanet Vakfı Elemanları
Kral bu isteği yerine getirmede tereddüt göstermedi. Muhtemelen olayı o da biliyor ve Yûsuf’un suçsuz olduğuna inanıyordu. Ancak devlet ileri gelenlerinin itibarını koruma uğruna zulme göz yummuştu. Zamanı gelince ilgili kadınınları toplayıp onları sorguya çekti. kadınınlar Hz. Yûsuf’un günâhsız olduğunu itiraf ettiler. Bu durum karşısında Aziz’in karısı da gerçeği itiraf etmekten başka bir yol olmadığını anladı.
7-Şifa Tefsiri – Mahmut Toptaş
“O kadınları kral çağırsın; senin rabbin o kadınınlara desin ki “siz bundan 8-10 sene önce bir ellerinizi topluca kesmiştiniz, niye kesmiştiniz”.
Kral kadınları topluyor; “Yahu sizin durumunuz nedir? Yûsuf’dan murad almak istediğinizde, yani Yusuf’la birleşmek istediğinizde ne olmuştu, olay nasıl olmuştu, nasıl cereyan etmişti?”diye kadınlara soruyor.
8-Tefhimu’l-Kur’an – Mevdudi
“Fakat sizin rabbiniz (efendiniz) beni niye zindana gönderdiğini araştırmak zorundadır. Zira artık halkın önüne herhangi bir suçlama veya kötü şöhretle çıkmak istemiyorum. Dolayısıyla genel bir soruşturma, benim, zulmün masum bir kurbanı olduğumu ispat edecektir. Bu zulmü işleyenler kendi hanımlarının işlediği günahı örtbas etmek için beni hapse tıkan soylular ve liderlerdir.”
Soruşturmanın yürütülüş biçimine bakarak kralın kadınları huzuruna çağırtarak sarayındaki güvenilir kimseleri şahid getirmelerini istemiş olduğu söylenebilir.
Soruşturma ve delillerin ortaya çıkışı, özellikle soruşturma talebinin Hz. Yûsuf’tan aleyhiselam gelmesi halkın dikkatini onun üzerine yoğunlaştırmış, bu da Hz. Yûsuf’un aleyhiselam ülke çapında isim yapmasına yol açmıştır.
Tüm bilginlerin, kâhinlerin ve sihirbazların başarısızlığa ugradığı, aciz kaldığı bir zamanda kralın rüyasını yorumlamıştır. Kralın bizzat kendi huzuruna getirilmesini emretmesine rağmen (yani bu denli ciddi bir durumda) hapse atılmasını protesto etmiş ve hapse atılmasına neden olan hadisenin soruşturulmasını istemiştir. Tabiatıyla bu istek halkı meraka boğmuş ve öfkeyle soruşturmanın sonucunu beklemeye sevketmiştir. Böyle bir durumda tahkik ve araştırma sonuçlarının, Hz. Yûsuf’un aleyhiselam itibarını nasıl yükselttiği tahmin edilebilir.
9-Tefsiri Kebir – Faruddin Er-Razi
Ama Hz. Yûsuf, padişahtan o hadisenin hakikatini araştırmasını taleb edince, bu onun o töhmetten uzak ve temiz olduğuna delâlet etmiştir. Binâenaleyh hapisten çıktıktan sonra, hiç kimse o rezilliği ona bulaştıramaz ve bunu kullanarak Yûsuf’u aleyhiselam tenkid edemez.
Ayetin manası şöyledir: “Benim o töhmetten uzak olduğumu anlayabilmesi için, padişahtan, o Mısırlı kadınların durumunu araştırmasını iste” dedi.
Bil ki vezirin karısı da, orada bulunan kadınlardan idi ve o bütün bu münakaşaların ve soruşturmaların kendisi yüzünden olduğunu biliyordu. Artık sır perdesini kaldırarak doğruyu açıkça ifâde edip “şimdi hak meydana çıktı! Ben, onun nefsinden murad almak istedim. O, hiç süphesiz doğruyu söyleyenlerdendir” dedi. Bu ifade ile ilgili birkaç mesele vardır:
O kadının Hz. Yûsuf aleyhiselam’ın her türlü günahtan ve kusurdan uzak olduğu hususunda kesin ve açık bir şahidliğidir.
10-Tefsiru’l-Münir – Vehbe Zuhaylı
“Efendine dön ve ona” Zihinleri meşgul olup “ellerini kesen kadınların durumu neydi? Diye sor”. Bunu sormasini ondan talep et.
Elçi dönmüş, krala bunu bildirmiş, kral da şehrin kadınlarını toplamıştı. Hz. Yûsuf aleyhiselam suçsuzluğunu ortaya çıkarmak ve haksız yere hapsedildiğini duyurmak için, zindandan çıkmakta ağır davranmış, kadınlara bu durumun sorulması talebinde bulunmuştu.
Hz. Yûsuf aleyhiselam’ın elçiye “Kraldan o kadınların durumunu araştırmasını iste, demeyip “O kadınların durumu neydi? Diye sor” demesi, kralı araştırmaya ve durumu tahkik etmeye teşvik etmek içindir.
Kral “dedi ki: Yûsuf’u baştan çıkarmak istediğinizde durumunuz, meseleniz, tavrınız neydi?” onda size karşı bir arzu hissettiniz mi? kadınlar “Hâşâ! Allah için” Allah’ı tenzih ederiz. O’nun gibi iffetli birini yaratma kudreti sebebiyle hayrette kaldık. “Biz onda, hiçbir kötülük, günah görmedik, dediler.”
“Vezirin hanımı da dedi ki: Şimdi hak meydana çıktı.” Hak ortaya çıktı, sabit oldu ve iyice belli oldu. “Onu ben baştan çıkarmak istemiştim. Süphesiz ki 0, “Beni o hanım baştan çıkarmak istedi sözünde” doğru söyleyenlerdendir.”
Hz. Yusuf aleyhiselam bunu bildirdi ve şöyle dedi: Onların bu itiraflarının ortaya çıkmasına lûzum görmem ve suçsuzluğumun belli olmasını istemem, “benim kendisine” yani vezire “gıyabında” yani o yokken “hainlik etmediğimi” bilmesi için ve “Allah’ın hainlerin hilesini başarıya vardırmayacağını” geçerli kılmayacağını ve hedefine ulaştırmayacağını yahut Allah’ın, hileleri sebebiyle hainlere hidayet nasip etmeyeceğini “bilmesi içindir.”
Bunun için Hz. Yûsuf aleyhiselam, Vezirin hanımının kendisine yaptığı meşhur ithamının tahkik edilmesini talep etti.
Elçi Hz. Yûsuf aleyhiselam’a gelince O, Vezirin hanımı tarafından kendisine yakıştırılan iftira ile şerefinin lekelenemeyeceğini ve masum olduğunu, bu zindanın zulüm ve haksızlık olduğunu kral ve etrafındakilerin tahkik etmeden önce zindandan çıkmak istemedi.
Kral, Vezirin hanımının yanında ellerini kesen kadınları topladı, bütün kadınlara hitaben ama Vezirin hanımını kastederek şöyle dedi: Davet günü Hz. Yûsuf aleyhiselam’ı baştan çıkarmak istediğinizde durumunuz, derdiniz, meseleniz ne idi? Hz. Yûsuf’u fuhuş irtikap etmeye davet ettiğinizde durum nasıl oldu?
Kadınlar krala cevap verdiler: Yûsuf’un kötülük murad etmiş olmasından Allah’a sığınırız!
11-SEMER KANDİ
Yûsuf (a.s.), elçiye hiç iltifat etmez ve ona şöyle der: «Efendine git, Züleyha’nın yanına gelen kadınların neden ellerini kestiklerini sor, benim zindana suçlu olduğum için mi, yoksa suçsuz olduğum için mi? ^girdiğimi bilsin. Rabbim, o kadınların bana nasıl tuzak kurduklarını biliyor. O’nun bilgisinden hiçbir şey gizli kalmaz.»
ibn Abbas (r.a.) da, Yûsuf (a.s.) hakkında şöyle demiştir: «Yûsuf zindandan hemen çıksaydı kralın kalbine şüphe düşebilirdi. Elçiyi geri çevirmesi haklı olduğunu isbat içindir.» Elçi, Yûsuf (a.s.) ‘-dan bu sözleri işitince kralın yanına döner, durumu arzeder. Bunun üzerine kral, Züleyha’nın evine Yûsuf’u görmeye giden kadınları. Toplar, onlara Yûsuf (a.s.) hakkında sorular sorar.
Yûsuf (a.s.), gelen elçiye gerçekleri söyleyip geri çevirince, bunun üzerine kral, kadınları toplar, Yûsuf (a.s.) hakkında kendilerinden bilgi ister. Kadınlar da şöyle derler: «Hâşâ, onun bir fenalığını görmedik, o suçsuz yere zindanda yattı, Züleyha ona iftira etti.» Kadınların, bu itirafları karşısında Züleyha da şöyle der: «Şimdi gerçek ortaya çıktı, ben onun nefsinden murad almak istedim, suç bendedir. O benim isteklerimin hiçbirini yerine getirmediği için iftira ettim. Suçsuz yere zindanda yattı. O hiç şüphesiz doğru söyleyenlerdendir.» Kadınlar ve Züleyha gerçekleri itiraf ettikten sonra Yûsuf (a.s.)’un suçsuz olduğuna kanaat getirirler ve zindandan çıkartırlar. Yûsuf (a.s.) cezaevinden çıkartılır, kralın huzuruna getirilir, ilk önce elçi kendisine geldiği zaman cezaevinden neden çıkmadığı sorulur. O da, Mısır Azizi’ne ihanet etmediğinin herkes tarafından bilinmesi için çıkmadığını söyler.
Allahü Teâlâ bunu şöyle beyan ediyor:
«Gıyabında kendisine hıyanet etmediğimi hükümdarın bilmesi içindi. Allah hainlerin düzenini başarıya erdirmez.»
Yûsuf (a.s.)’a ilk önce elçi geldiği zaman hemen cezaevinden çıkmamıştır. Bunun sebebi Mısır Azizi’nin ve diğerlerinin kendisinin suçsuz olduğunu bilmesi içindir. Eğer Yûsuf (a.s.) o, elçi kendisine geldiği zaman hemen cezaevinden çıksaydı, belki de suçlu olduğuna dair kralda bir şüphe uyanırdı. Yûsuf (a.s.)’un gelen elçiyi geri çevirmesi, hakkındaki bütün şüpheleri ortadan kaldırmıştır.
12.EBU BEKİR CABİR EL-CEZÂİRİ, EN KOLAY TEFSİR:
Yusuf ise, krala “dön ve O’na sor, ellerini kesen o ka¬dınların durumu neydi?” Ellerini kesen kadınların ve beni suçlayarak zindana atılmama neden olan kadını konuya ilişkin görüşlerini alsın.
“Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü gerçekten nefs, Rabbimin kendi¬sini esirgediği dışında var gücüyle kötülüğü emredendir.”Bu sözler Hz. Yusufa aittir. Kraldan olayı tahkik etmesini, o günkü olaya tanık olan kadınları sorgulamasını isteyip de, hem kadınlar, hem de vezirin karısı Onun suçsuzluğunu itiraf edince, Hz. Yusuf bu sözleri sarfet-mİştir. Yani, ben böyle yaptım ki, vezir arkasında kendisine ihanet etme¬diğimi ve Allah’ın hainlerin düzenlerini sonuçsuz bıraktığını bilsin.
Tefsirlerden yapmış olduğumuz nakiller bize açıkça şunu gösteriyor; âlimler bu ayetlerin yani Yûsuf 50 ve 53. ayetlerinin tefsirinde hep şu meseleler üzerinde durmuşlardır, yani şu mânâda açıklamalar yapmışlardır:
Yûsuf aleyhiselam uğramış olduğu haksızlıktan dolayı kadınları krala şikayet etmiştir. Kral da bu şikayet üzerine Yûsuf’un aleyhiselam şikayetçi olduğu kadınlar hakkında ve o dava hakkında soruşturma başlatıp meseleyi iyice araştırıp soruşturup ve tahkik ettikten sonra kadınları huzuruna getirtip onların ifadesini almıştır. Bunun üzerine o kadınlar Aziz’in karısının aleyhine Yûsuf aleyhiselam’ın lehine şahitlik yapmışlardır. Böylece de suçlu ortaya çıkmıştır. Bu mesele anlattığımız gibidir, aksini iddâ eden delilini ortaya koymak zorundadır. Çünkü iddâ isbat ister. İsbatta öyle bence ve bana görelerle de olmaz.
“Mahkemeye başvurmak hangi durum ve şartta olursa olsun küfürdür” diyenler.
Yine “davayı temyiz etmek ve avukat tutmak” küfürdür diyenler, konuşmalarında ya da, yazılarında özellikle Yusuf suresinin delil olmayacağını idda ederler. Bu sureyi delil olarak gösterenleri, bilgisizce alaya alıp kınarlar. Aslında bunlar, kendilerine verilecek cevabın ne olduğunu bilirler, bu delillere verebilecek ilmi bir cevapları da olmadığından, çareyi konuyu sulandırıp kendileri gibi düşünmeyenlere çamur atmakta bulurlar. Bunlar yazılarında bilgisiz insanları kandırmak için, ilimden uzak ama sloganik, duygusal, cazibeli sözler sarf aderler. Eğer onların bu sloganik sözlerine kanmayanlar olursa, onları etkilemek için iddialarını güya ilmi imiş gibi süslemeye çalışırlar. Ama bunu yaparken de battıkça batarlar.
Yusuf suresinin kıssa olduğunu Nisa 60. ayetinin ise kat’i olduğunu, bu sebeble Yusuf suresinin delil olmayacağını iddia ederler. Hâlbuki nisa 60 da kıssa ve bu ayetin sözkonusu hükme delaleti kat’i değildir. Bunları daha önce yazmış olduğum “Temyiz Etrafındaki Şüpheler” adlı risalede izah etmiştim.
Bu taife kendi tezleri ile daima çelişirler. Bu çelişkilerinden biride şudur: Yusuf’un a.s. kadınları krala şikâyet etmesine “bu bir şikâyet değildir” derler. “Şikayet değilse nedir” dersin, tutarlı bir cevap veremezler. “Kralın o kadınları toplatıp huzuruna çağırıp sorguya çekmesi mahkeme değil midir?”dersin; “Hayır, bu mahkeme değildir” derler. “Ya nedir” dersin; yine tutarlı bir cevap veremezler.
“Kralın mahkeme yetkisi yoktu, kral o kadınları mahkeme için değil öylesine çağırdı” gibi delilsiz, mesnetsiz hatta akıl ve mantıktan çok uzak iddialarla bu Yusuf a.s. kıssasını delil olarak kabul etmezler.
Buna sebeb de şudur: Onlar Nisa 60 ı kat’i delil olarak alıp bu konuda tekfire gitmişler ya, bir daha bundan dönemezler; birbirilerine şöyle derler; “Bizim akidemiz eskiden beri böyle idi, şimdi dönecek miyiz? Mekke müşrikleri de böyle söylüyordu. “Biz atalarımızı bu din üzere bulduk şimdi dönecekmiyiz?” diyorlardı.
Ne zaman onlara: “Allah’ın indirdiklerine uyun” denilse, onlar: “Hayır, biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” derler. (Peki) Ya atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru
darulerkam demişki 16 Ocak 11 14:59
Esselamunaleyküm tartışmaları dikkatlice takip ediyorum Allah (cc) hakkı arıyan ve hakka tabi olanlardan razı olsun. Konuda reddiyeler yazan arkadaşa sorun şudurki devamlı suretle İslam mahkemesinin olmadığı yer ile olanı karıştırmayın diyor. Delillerede böyle yaklaşıyor o delil islam mahkemesi varken… şeklinde yazıyor. Bu mantık ile veya bu şekilde bir delil değerlendirmesi ölçüsüyle islamın askerliği şu anda yok, islamın okulu yok, islamın diğer müesseseleri yok o zaman herkes bu müesseselerden faydalanır yeterki bunların tağutun müessesesi olduğunun farkında ve bilincinde olunsun diyorsunuz sanırım. Demiyorsanız o zaman tc okuluna sakındırmak sureti ile çocuğunu göndereni, askere tağutun zulmunden kurtulmak için iddia edeni vs. bunları tekfir ediyormusunuz teşekkürler
darulerkam demişki 16 Ocak 11 15:20
Müslümanın malını bir kafir gaspetse ve o müslüman tağutun mahkemesine başvurmak suretiyle malını almak için mahkeme açsa ve bilseki bu Allahın hükmü olmayacak tağutun hükmü olacak ama onların kanununa görede malını geri alacağını düşünse ve kalbindende tağuta küfretse gerçek hüküm kaynağının Allahuteala olduğunu bilse bunun hükmü ne olacak bu yazdıklarınızdan ve itiraz edenden bunun cevabını istiyorum bu kişi fasıkmıdır yoksa kafirmidir
ebu-muhammed demişki 17 Ocak 11 15:03
esselamu aleykum, darul erkam kardeş, bana sorduğun sorunun cevabını bu sitedeki diğer yazılara yazdığım yorumlarda verdim, ama yine kısaca cevaplayayım, geniş bilgi için, sitedeki diğer yorumlara ve yine, o yazılardan biri içerisinde verdiğim, site adresine başvurabilirsin. bu mahkeme konusunda, yazdıklarım benim fikrim değil. ben alimlerden nakiller yaptım. size tavsiyem, bir şeylere önce inanıp, sonrada bunun doğruluğunu isbata çalışmayın. yada önce bir şeylere iman, küfür, deyip sonrada onun delilini aramaya çalışmayın. bu durum sizi kör bir taassuba sürükler. yine size tavsiyem ilim ehli iseniz, yani kuran ve sünnetten delil çıkara bilecek ilme sahip seniz ilimle konuşun, ilmi fetvalar verin, hata yapmamak için de tüm gayretlerinizi seferber edin. ilim ehli değilseniz bilmediğiniz meseleleri ilim ehline sorunç, ilim ehlinin fetvasına, bir başka konuyu kıyas ederek bu böyleyse, şuda böyledir demeyin. önce kıyas yapa bilecek ilmi tahsil edin, sonrada meselelerin illetlerini tesbit edin. bir başka tavsiyemde şudur. eger karşınıza sizin bilemediğiniz bir mesele çıkarsa. bunu bu işin ehli olan ilim ehline sorun sormadan önce kendiniz bir kanaat belirleyip, belirlediğiniz kanaat doğrultusunda fetva verecek alim aramayın. malesef günümüz insanlarının bir çoğunun hastalığı budur. bu hastalık sebebiyle ihtilaf ettikleri bir meselede, bir birlerine haydı falan alime gidelim diyorlar, tabi bu alim tarafların her birinin kendi kanaatını doğrulayacağını sandıkları, alim oluyor genellikle. alimin huzuruna varıp soru soruyorlar, o alimde meseleyi, bildiğini şeri delillerle anlatıp izah ediyor, ama fetva soranların, kendi görüşlerine ters cevap vermişse, hemen alimide tekfir ediyorlar. Alimin ne anlattığına, negibi delilinin olduğuna bakmadan hemen tekfir silahına sarılıyorlar. kendi görüşleri doğrultusunda fetva veren olursa, bu fetvayıda anlamadan, delillerinin delil olup olmadığına bakmadan, hemen kabul ediyorlar ve o fetva sahibini överek adeta göğe yükseltiyorlar. bu duruma düşmekten senide benide Allh korusun. önce okul ve askerlik konusuna açıklık getirelim. sonrada mahkeme meselesini açıklayalım inşallah. okulda ve askerlikte elfazı ve efali küfürler vardır, bu küfürlerden kurtulmak şu an, buzamanda, imkansız yada çok zordur, bu yüzden bunlar küfürdür eğer mahkemeye giden kimsede elfaz yada efali küfür işlerse oda hiç şüpesiz dinden çıkar. ama bu küfürleri işlememişse bunun durumu nedir? ben buna bir hüküm vermeye korkuyorum. çünkü araştırdığım kadarıyla, islam alim leri, islam mahkemelerinin olduğu zamanlarda bile, bu konunun tekfirinden ihtilaf etmişlerdir. tekfir eden alimlerde, ya islam devletinde yaşayan alimler, yada isilam hükümlerinden yüz çevürenleri tekfir ettiklerini belirtmişlerdir. ayrıca bu konu ile alakalı ayetlerin siyakı ve sibakında anlaşılanda, nuzul sebebi olarak nakledilenlerde, Allahın ve resulünün hükmünu kabuletmeyenleri, islam hükümlerine çağrıldıkları halde bunu kabul etmeyip, tağuta gidenleri tekfir ediyor. ayrıca ben yazılarımla reddiye verdiğim kimseler temyiz mahkemelerine gidenleri tekfir ediyorlar. hatta bununlada yetinmeyip, onları tekfir etmeyeni, onuda tekfir etmeyeni tekfir ediyorlar. işte ben bunlara karşı çıkıp bu yazıları kaleme aldim. bu tekfirci zihniyet gibi inanırsak, yeryüzünde tekfir edilmedik kimse kalmaz. niçinmi? şu sebeble. bizim nakiller yaptığımız alimler, bırakın temyizi, onun batıl olduğunu kabul etmesi şartı ile, tağuta mahkeme olanları bile tekfir etmemişler. bu alimleride hiç bir islam alim, tekfir etmamiş, topluca islam alimlerinide, hiç bir müslüman tekfir etmemiştir. dolayısı ile onların görüşlerine göre kendileride dahil olmak üzere, yer yüzündeki bütün insanlar kafirdir. bu görüşün batıl ve sapıklık olduğu güngibi ortadadır. şimdi belirttiğimiz şartla tağuta gidenleri tekfir etmeyen, alimlerin fetvalarını nakledelim.
1-imam muhammed siyeri kebir adlı eserinde şunları söylüyor:
2675- Bir müslüman başka bir müslümana bir şey emanet bıraksa ve kendisi hazır olmadığı zaman onu beraberinde çıkarmasına müsaade etse, daha sonra adam irtidat edip darulharbe gitse, arkasından arkadaşı yetişip emanetini ondan istese ve o da vermeyi red etse, onun hakkında ikisi darulharbin hükümdarı yanında muhakeme olsa, o da onu müslümana vermemesini söylese,
Sonra darulharp halkı müslüman olsa, emanet onu emanet veren kişinin olup o anda elinde bulunduranın onun üzerinde bir hakkı olmaz.
2679- İki adam darulharpte müslüman olsa, sonra biri diğerinden birşey gaspedip inkâr etse ve ikisi o ülkenin hükümdarına şikayet etse, hükümdar elinde bulunduğu için o malı gaspeden kişiye teslim etse, iki adam müslüman olarak devam ederken ülke halkı müslüman olsa, gaspedilen şey kendisinden gaspedilmiş olan kişiye geri verilir.Malzemeler :
(Dikkat edin darul harb’in hükümdarına gidildikten sonraki süreçte imam hala müslüman diye tanıttığını müslüman olarak tarif etmeye devam ettiği gibi küfrü veya hatasına yönelik birtek söz etmiyor. Aynı durum diğer fetvalarda da geçerli lütfen fetvaların bu boyutuna dikkat edin..)
2- İbni Teymiyye şöyle der:
Necaşi kral olmasına rağmen Allah’ın hükmünü Hristiyan olan halkına tatbik edememiştir.Ömer ibni Abdul aziz (r.a) Allahın (c.c) hükümleri ile hükmetmek için yoğun çaba sarfetmiş, fakat büyük zorluklarla karşılaşmış ve bir görüşe göre bu yüzden zehirlenerek öldürülmüştür.
Zamanımızda Moğolların ele geçirdikleri İslam ülkelerinde görev yapan Müslüman hakimler, istemelerine rağmen her zaman Allahın emirleri ile hükmedemiyorlar. Onun için bu konuda sorumluluğun ölçüsü, güç ve kudretin yetmesidir. Cenab-ı hak ‘Allah bir kimseye ancak gücü nisbetinde mükellefiyet verir’ buyurmuştur.
3- Şeyh Muhammed İbni İbrahim de şunları söyler:
Amel ile ilgili küfre gelince bu küfür dinden çıkarmaz ancak en büyük günahı oluşturur. Çünkü Allah (c.c) diğer günahlara küfür ismini koymadığı halde buna küfür ismini koymuştur. Bu küfür kişinin Allah ve Rasulünün hükümlerine hak , gerçek ve doğru bildirdiği, öyle inandığı halde beşeri zaaflara veya baskılara yenik düşerek başka hükümler ile hükmetmesidir.
Allah rasulu (s.a.v) şöyle buyurmuştur: itaat ancak doğru olan iştedir.(Buharı ahkam.)
Müslüman olan kişi hem hoşlandığı hemde hoşlanmadığı işlerde yönetenleri dinlemek ve onlara itaat etmek durumundadır.Ancak günah olan birşey emredildiği zaman,ne dinlemek, ne de itaat etmek vardır (Buhari cihat, nesai bey)
4- İbnu Kayyım şöyle der:
Bu hadiseler gösteriyor ki günah olan bir işte amirlere itaat eden kişi günahkar olur.O işi emir üzerine yapmış olması Allah yanında ona mazeret oluşturmaz. Fakat sadece itaat etmekle kişi kafir olmaz;kafirlik itaatın yanında itaat ettiği yanlışın doğru olduğuna inanmak halinde vücud bulur. İbnul Kayyim ş.3/429
5- İbnu ebul İzz şöyle der:
Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen kimse,eğer bunun(Allahın indirdiğiyle hükmetmenin) farz olmadığına inanır veye kendisini bu konuda muhayyer (serbest) bilir ya da Allah’ın hükmünü hafife alırsa kelimenin asıl manasıyla kafir olur.Fakat, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmenin farz olduğuna, ondan sapmanın haram ve günah olduguna iman ettiği halde bu sapmayı gösterirse günahkar olur.Ona kafir dense bile bu kafirlik, nankörlük anlamındadır.(Ebul izz ş,tahavi 302)
6- Fahruddin er-Razi’nin (rahmetullahi aleyh) açıklaması;
المسألة الثالثة : مقصود الكلام ان بعض الناس أراد أن يتحاكم إلى بعض أهل الطغيان ولم يرد التحاكم إلى محمد صلى الله عليه وسلم . قال القاضي : ويجب أن يكون التحاكم إلى هذا الطاغوت كالكفر ، وعدم الرضا بحكم محمد عليه الصلاة والسلام كفر
(fahruddin er razi c 5. s 159. darulfikir.)
“Hz. Peygamber’in hükmünden kaçıp tağuta başvuranların kâfirliği”
Bu ifadeden murad şudur: Bazı kimseler, ehl-i tuğyandan (azgın kimselerden) ba-zısı huzurunda muhakeme olmayı istemiş, Hz. Muhammed’in huzurunda muhakeme olmayı istememişlerdir.
Kâdı şöyle demiştir: “Tâğutların huzurunda muhakeme olmanın bir küfür gibi; Hz. Muhammed’in s.a.v. hükmüne razı olmamanın ise bir küfür olması gerekir.” (Tefsir’i kebir c.8.s.121)
Öncelikle konu başlığına dikkat edelim. “Hz. Peygamber’in hükmünden kaçıp Tağut’a başvuranların kâfirliği”. Ne diyor “Rasûlullah’ın s.a.v. hükümünden kaçıp…”
Kâdı şöyle demiştir: “Tâğutların huzurunda muhakeme olmanın bir küfür gi-bi…;” burada gibi ifadesi ile bir benzetme vardır.
Bilindiği üzere benzetme bizzat benzetilen değil benzerliklerinin olduğunu ifade etmek için kullanılır.
Misal, “Ali arslan gibidir”. Bu teşbihte Ali’nin dört ayaklı bir hayvan olduğu mu ifade edilmektedir, yoksa arslana bazı yönlerden benzediği mi anlatılmak istenmek-tedir? Tabii ki benzerliği anlatılmaktadır. Arslan güçlüdür, Ali’de güçlüdür; arslan cesurdur, Ali de cesurdur gibi. Aynen bu durum gibi Kâdı’da bir benzetme yapmakta-dır.
“Tâğutların huzurunda muhakeme olmanın bir küfür gibi…;” olduğunu belirtmiştir.
Ayrıca benzetme bizzat benzetilen değil benzerliklerinin olduğunu ifade et-mek için kullanıldığına dair örnek olması bakımında şunu da yazalım:
“İslâm Hukuku Açısından Cehalet” isimli kitabın 405 nolu sayfasındaki satır-lara bir göz attığımızda da yazarın, Muvafakat yazarı İmam Şatibi’nin eseri olan İtisam (c.2 s.245-246)’dan yaptığı alıntıyı aktararak şöyle dediğini görürüz
“Şüphesiz zatı envad edinmek, Allah’tan başka ilahlar edinmeğe benzer. Fakat bu bizzat edinmek demek değildir. Bu nedenle açıklanana itibar etmek gerekmez. Ta benzeri birşey, her yönüyle onu göstermedikçe.Vallahu âlem.” bu nakili yapma sebebimiz, gibidir ifadesinin bir benzetme olduğunu anlatmak içindir; yani bir şey, bir başka şeye, bazı yönleri ile benzerse, buna bu da onun gibidir denir, “Şüphesiz zatı envad edinmek, Allah’tan başka ilahlar edinmeğe benzer.” Bu söz taleb edilen zatı envad ın Allahtan başka ilah edinmeye benzediğini ama bizzat ilah edinmek anlamında olmadığını bildiriyor.Bunun konumuzla alakası şudur;o da bir benzetme, bizim sözünü naklettiğimiz Kadı Hüseyin’in yaptığı da bir benzetmedir.
Yani benzetilen şey o benzediği şeyin birebir aynısı olması için birkaç yönden benziyor olması yeterli değildir;her yönü ile aynı olması şarttır.
Hele ki sözkonusu iman ve küfür meselesi ise…
Bir şey ile o şeye benzeyen şeyin birebir aynısı olmadığını anlamak isteyen için bu izahın yeterli olacağı kanaatindeyiz.
7- imamı İbn Hazm rahmetullahi aleyh’in konu ile ilgili fetvasına:
بيان من المنافقين والمرتدين وهل عرفهم النبي صلى الله عليه وسلم بأشخاصهم أم بأوصافهم
وقال تعالى: {أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ} إلى قوله تعالى: {حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ}. وصح عن رسول الله صلى الله عليه وسلم: “ثلاث من كن فيه كان منافقا خالصا” في كتاب مسلم وغيره “إذا حدث كذب وإذا وعد أخلف وإذا اؤتمن خان وإن صام وصلى وزعم أنه مسلم”. ومن طريق مسلم أيضا – نا أبو بكر بن أبي شيبة , ومحمد بن عبد الله بن نمير قالا جميعا : نا عبد الله بن نمير نا الأعمش عن عبد الله بن مرة عن مسروق عن عبد الله بن عمرو بن العاص قال : قال رسول الله صلى الله عليه وسلم: “أربع من كن فيه كان منافقا خالصا ومن كانت فيه خلة منهن كانت فيه خلة من نفاق حتى يدعها : إذا حدث كذب , إذا وعد أخلف , إذا عاهد غدر , وإذا خاصم فجر”. فقد صح أن هاهنا نفاقا لا يكون صاحبه كافرا , ونفاقا يكون صاحبه كافرا , فيمكن أن يكون هؤلاء الذين أرادوا التحاكم إلى الطاغوت لا إلى النبي صلى الله عليه وسلم مظهرين لطاعة رسول الله صلى الله عليه وسلم عصاة بطلب الرجوع في الحكم إلى غيره معتقدين لصحة ذلك , لكن رغبة في اتباع الهوى , فلم يكونوا بذلك كفارا بل عصاة
Münafık ve mürtedler hakkında Peygamber’in onları şahıs ve sıfat olarak anlatıp anlatmamasına dair bir açıklama:
Allah (c.c) buyurdu: “Sana indirilene ve senden önce indirilmiş olanlara imân ettiklerini iddia edenleri görmez misin? Kendisini inkâr etmekle emrolundukları halde, tâgut’un hükmüne başvurmak istiyorlar. Şeytan da onları uzak bir sapıklıkla büsbütün saptırmak ister.” (Nisa 60)
“Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duyma-dan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça imân etmiş olmazlar.” (Nisa 65)
Müslim ve diğerleri Peygamber’in şöyle dediğini rivayet ediyor:
“Üç şey kimde varsa o kimse namaz kılsa,oruç tutsa,müslümanım dese bile halis münafıkdır;konuştuğu zaman yalan söyler,vaad ettiği zaman vaadine hilaf davranır, emanete hıyanet eder.”
Yine Müslim’den şöyle rivayet olunur:
Ebu Bekr ibn Ebu Şeybe ve Muhammed ibn Abdullah ibn Nemir şöyle dediler:
Abdullah ibn Nemir dedi: Ameş Abdullah ibn Murra’dan, o Mesruk’dan, o da Abdullah ibn Amr ibn As’dan rivayet etti: Allah’ın elçisi buyurdu:
“Dört şey kimde varsa o halis münafıkdır. Kimde de bunlardan bir hususiyyet olursa, onu terk edene kadar onda nifakdan bir hususiyyet vardır: konuştuğu zaman yalan söyler , vaad ettiği zaman vaadine hilaf davranır, sözleşdiği zaman hıyanet eder (sözünde durmaz), tartışdığı zaman haddini aşar.”
Doğru olan şudur ki nifak, sahibi kâfir olan nifak (sahibini küfre düşüren nifak) ve sahibi kafir olmayan nifak olmak üzere ikiye ayrılır.
“Mümkündür ki, Nebi’ye değil, tağuta muhakeme olmak isteyenler Rasulullah’a itaatlerini izhar etmekle beraber, bunun (rasule itaatin) doğru olduğuna inanarak, hükümde ona değil, başkasına müracaat etmeği taleb etmekle asi olurlar.
Lâkin bunu hevalarına tabii olarak heveslerine göre yapmışlardır. Bununla kâfir değil, asi oldular.”
Kaynak: İbn Hazm: El Muhalla bil Asar: 11/202
Tahkik: Ahmed Şakir (1352 h)
Sadece bu nakil dahi anlamak isteyen ve hakkı arayan için yeterli delildir.
Aksi takdirde bu tekfirci zihniyetin önce imam İbn-i Hazm’ı tekfir etmeleri gerekir.
Biz ise haddimizi bilmekle mükellefiz…
Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur:
“Üzerine Allah’ın adı anılmayanlardan yemeyin. Çünkü o, el¬bette bir fısktır. Gerçekten şeytanlar sizinle mücadele etmele¬ri İçin kendi dostlarına vahiyde bulunurlar. Eğer onlara itaât ederseniz, elbette siz de müşrikler olursunuz.” (Ena’m 121)
Âyetin Nuzûl Sebebi:
Ebû Dâvûd rivayetle der ki: Yahudiler, Peygamber’e gelip şöyle de¬diler: Biz kendi öl-dürdüklerimizden yiyoruz da Allah’ın öldürdüğünden yemiyoruz (neden)? Bunun üzeri-ne aziz ve celil olan Allah: “Üzerine Allah’ın adı anılmayanlardan yemeyin” âyetini sonuna kadar indirdi.
Nesâî’nin de İbn Abbas’tan rivayetine göre o, yüce Allah’ın: “Üzerine Allah’ın adı anılmayanlardan yemeyin” buyruğu hakkında şöyle demiştir: Müşrikler, onlarla (yani müslümanlarla) tartışarak şöyle dediler: Allah’ın kestiğini yemiyorsunuz, fakat kendini-zin kestiklerini yiyorsunuz. Bunun üzerine yüce Allah onlara şöyle buyurdu: Yemeyiniz, çünkü siz on¬lar üzerine Allah’ın adını anmış değilsiniz. (Kurtubi)
Müşriklere İtaat:
“Eğer onlara itaat ederseniz.” yani, meyteyi helâl kabul etmek hususun¬da onlara uyarsa-nız, “elbette siz de müşrikler olursunuz.” Âyet-i kerime şu¬na delildir: Kim Allah’ın haram kıldığı herhangi bir şeyi helâl kabul edecek olursa, bununla müşrik olur. Şanı yüce Allah ise meyteyi açık nass ile haram kılmıştır. Başka herhangi bir kimsenin koy-duğu bir hüküm ile meyte helâl ka¬bul edilecek olursa, kabul eden şirk koşmuş olur.
İbnü’l-Arabî der ki: Mü’min bir kimse itikadı ilgilendiren hususlarda müş¬rik bir kimse-ye itaat edecek olursa bu itaati sebebiyle o da müşrik olur. Fa¬kat fiilen ona itaat etmekle birlikte onun inancı tevhid üzere sağlıklı bir şe¬kilde devam ediyor ve tasdikini sürdürü-yorsa asi olur. Bunu böylece belle¬yiniz. .. (Kurtubi)
Malikilerden ebu Bekr İbnul Arabi (468-543 h/1076-1148 m) “Ahkamul Kuran” adlı tefsirinde mezkur ayeti açıklarken diyorki:
“Mü’min, müşriğe itaâtle sadece ona akidesinde itaât ettiği zaman müşrik olur. Çünkü akide küfrün ve imânın yeridir. Müşriğe amelde itaât eder lâkin, akidesi ise sağlam, tevhid ve tasdik üzre devam ederse o zaman bu adam asidir (müşrik değildir). Bu pren-sibi her meselede böyle bilin!”
ebu Hayyan en Nahavi (654-745 h/1256-1344 m) “el Behrul Muhit” isimli tefsirinde diyorki: “Yani: eğer şeytanın dostlarına itaât ederseniz şüphesiz ki, siz de müşrik olur-sunuz. Çünkü, onlara itaât etmek şeytana itaât etmektir. Bu da şirktir. Lâkin, şeytana itikatta itaât etmedikçe hakiki müşrik olmaz. İtikadı sağlam olduğu hâlde ona itaat eder-se o fasıktır/günahkârdır (kâfir değildir).”
Hanbeli alimlerinden İbn Teymiyye (661-728 h/ 1263-1328 m) “Mecmuatul Fetava” isimli eserinde şunları söylüyor:
“Ahbar ve Ruhbanlarına, Allahın haram kıldığını helal, helal kıldığınıda haram saymada itaât ederek, onları kendilerine rablar edinenler iki hâlde olur:
1. Hâl: Ahbar ve Ruhbanların Allahın dinini değiştirdiklerini bilmeleri ve bu tebdile / değiştirmeye rağmen onlara tabi olmaları, onların rasûllerin dinine mühalif olduklarını bildikleri hâlde, önderlerine tabi olarak (uyarak) Allah’ın haram kıldığının helâl, helâl kıldığının haram olduğuna itikad etmeleri hâli. Bu küfrdür. Ruhbanlara namaz kılmama-ları, secde etmemelerine bakmayarak, Allah ve Rasûlu bunu şirk saymıştır.
Böylelikle, kim, Dinin hilafına olduğunu bildiği ve dediğinin Allah ve Rasûlunun dedi-ğinden farklı olduğuna inandığı halde, Dinin aksine başka birine (sadece amelde değil aynı zamanda itikatta da) tabi olursa (itaat edip uyarsa) diğerleri gibi müşriktir.
2. Hâl: Helâlin haramlığı, haramın helâlliği mevzusunda itikad ve imanlarının sabit olması (yani birinci hâlden farklı olarak Allah katında olduğu şekilde kabul etmeleri), lâkin günah olduğuna itikad ederek bunu yapan müslümanın fili gibi, Allaha isyanda onlara itaat etmeleri hali. Bu durumdaki insanların hükmü, günahkârların hükmü gibidir (yani müşrik değil, sadece fasıktırlar).” (Mecmuatul Feteva: 7/49(70) Darul Vefa: 1426/2005)
Alimlerin görüşlerinin daha da açık ve anlaşılır olması için meseleyi sistemleştirmeye çalışalım. Sözü geçen meselede 4 unsur vardır:
1. İtaât eden. İtaât edenden kastımız mükellef müslümandır. Biz onun hükmünü araştı-rıyoruz.
2. İtaât edilen. Bu kâfir olduğu gibi, müslüman da olabilir. Çünkü, teorik olarak müslümanın Allah’a isyan olan bir şeyi emretmesi mümkündür. Hatta pratikte de buna şahid olabiliyoruz.
3. İtaât edilen mevzu. Bu Allah’a isyan olan mevzulardan biridir ki putlara ibadet gibi ya özünde yani bizatihi aslı küfürdür, yahut da içki içmek gibi küfür olmayıp haram olan bir şeydir.
4. İtaât edilme niyeti. İtaât eden ya itaât edilende teşri hakkı görerek veya görmeyerek itaât etmiştir.
Netice olarak şunu diyoruz itaât edilen mevzu ya küfür olan bir amel ya da haram bir ameldir veya helâlolan bir ameldir. İtaât eden kimse küfür olan bir ameli işlemekle itaât ediyorsa bu her hallükârda küfürdür. Mesela her hangi biri birine, puta ibadeti emr eder ve diğeri de ona itaât ederse bu ameli hayata geçiren âmirde kâfir olur memurda. Yani itaât edende kâfir olur bunu helal sayıp saymadığına bakılmaz bunu kim emreder yada o emre itat ederse kâfir olur çünkü bu bizati küfürdür.
Lâkin, itaat edilen mevzu helâl ve haram mevzusunda ise burada tafsil vardır. İtaât edenin niyet ve itikadına bakılır. Eğer sözügeçen haramı helâl saymadan emr edende teşri hakkı görmeden sadece amelde yani helâl saymadan haramlığını bilerek itaât eder-se itikadında bunu haram sayarsa o küfürden kurtulmuş, lâkin fasık olmuştur. Yok, eğer itikadı da ameline uygunsa veya emr edende teşri hakkı görüyorsa bu, şirk ve küfür olan bir itaâttir…
ebu-muhammed demişki 17 Ocak 11 15:23
Allah rızası için ön yargısız ve anlayarak okuyun delillerin kim tarafında getirildiğine değil, delillerin gerçekten delil olup olmamasına bakın. karşı çıkarken de ilmi cevaplarla karşı çıkın ilimsiz mesnetsiz vede alakasız yorumlar yaparak karşılık vermeyin. bazıları da yaptığımız nakillerin eksik yada cımbızlama nakiller olduğunu iddia ediyor onlara insaflı olmayı Allah tan korkmayı ve iddia ettiklerini isbat etmeyi tavsiye ederim. öyle çamur at izi kalsın mantığı ile cevap verilmez, bu yahudi mantığıdır. varsa dinde samimiyetiniz ilmi delillerle cevap verin. eğerki hata yaptığımı ilimle isbat ederseniz hatamdan döner sizlere müteşekir olurum. selam ve dua ile
cendel demişki 30 Ocak 11 13:01
ALLAH svt.nın selamı şeksiz şüpesiz şirksiz küfürsüz iman eden tevhidehlinin üzerine olsun.amin.malum olduğu gibi herkesce bilinen ayetin iniş sebebi alimlerce bir kaç sebebe binaen anlatılmış fakat yazılan risalelere cevap veren taraf öyle anlaşılıyorki tağuttan hüküm istemenin ibadet değilde yani şirke ve küfre düşürücü bir sebep değilde sıradan bir harammış gibi algılanmış.Bu mesele yani TAĞUTA MUHAKEME ki akaidin temellidir bunun önünün açılması diğer meselelerdede kendisini muvahhid ZAN eden bir kimseye şu küfürdür bu şirktir diye iddia hakkı veremez ve adeta tağut kavramı ortadan silinir.onun içindirki kimki muhkemi müteşabihleştirmeye kalkışırsa veya kendi çıkarları için olsun veya meseleleri anlayamadığından dolayı olsun veya hırs ve kibrinden dolayı anlamak istemesin. ALLAH svt nın biricik ve şirkten ve küfür ve haramlardan koruduğu rasullerine kendi itikadını uydurmaya niyet ederse veya itikad ederse büyük bir sapıklıkla sapmış olur ve tevbe etmeden ölürse iftiraya uğrayan rasuller o iftiracının yakasından yapışır ve hakkını isterki rasullere ve muvahhidlere iftira atanların durumlarıda yüce kitabımız kuranı kerimde bellidir…
(Yusuf) Dedi ki: \”Beni (bu) yerin (ülkenin) hazineleri üzerinde (bir yönetici) kıl. Çünkü ben, (bunları iyi) bir koruyucuyum, (yönetim işlerini de) bilenim.\”İşte böylece biz yeryüzünde Yusuf\’a güç ve imkan (iktidar) verdik. Öyle ki, orada (Mısır\’da) dilediği yerde konakladı Biz kime dilersek rahmetimizi nasib ederiz ve iyilik yapanların ecrini kayba uğratmayız. (Yusuf Suresi, 55-56)
işte yusuf as. böyle hükümranlık verilmiştir o bütün iftiralardan beridir.
iftirada çok büyük bir günahtır.
Mümin erkeklere ve mümin kadınlara irtikab etmedikleri (bir suç) sebebiyle eziyet edenler ise, gerçekten bir iftira ve açık bir günah yüklenmişlerdir. (Ahzab Suresi, 58)
fakat rasullerin gönderiliş gayeleride bellidir.
“And olsun biz her millet içinde: Allah’a kulluk edin, tagut (a tapmak) tan kaçının diye rasul gönderdik…”
Nahl: 36
ebu-muhammed demişki 03 Şubat 11 04:59
selam hakka tabi olup kör taassuptan urtularal hakka ve hakikata gönül veran müminlerin üzerine olsun. hakkı kabul etmeyip getirilen, delilleri anlamak istemeyen vede bu delillerin asıl kaynağına bir söz söyleme cesareti olmadığı halde, sanki yapılan nakiller benim sözummüş gibi hucumlar edenler benim yusuf a.s. iftira ettiğimi söleyenler. bilinki ben bu nakilleri alimlerden yaptım eğerki bir iftira varsa bu benim değil nakiller yaptığım alimlerindir. söz konusu nisa 60. ayetin ayetin diğer nakillerini almadığımı iddia edenler, şunu bilinki ben o nuzul sebeblerinin tamamın okudum hemde sizin gibi alal ade birilerine cevap vermek için değil. defalarca okuyup tefekkür ettim ondan sonrada yazılarımı yazmaya başladım. eğer diğer nuzul sebeblerini yazarsam yine sizin için bir delil yoktur çünü o nuzul sebebi olarak anlatılanlar bu ayetin nuzulüne sebeb olduğu halde yani tağut ebu burdeye muhakeme olduğu halde onlar tekfir edilmediler. şimsi soruyorum size sizce tağut ebu burdeye bidenler kafir olmadı ve ona ibadet etmiş olmadıda, onlardan başkaları niçin kafir ve tağuta ibadet etmiş oluyor. yine sorarım size. adem a.s. tağutun en büyüğü olan şeytana ittat etmekle ona ibadet etmiş olmadıda şeytandan daha küçük tağutlara itaat edenler niçin tağuta ibadet etmiş oluyor. yine sorarım size yusuf a.s. kendisini haksız yere zindana attıran kadın yada kadınları o ülkenin en büyük tağutu olan melike şikayet etti, bu yaptığı ile yusuf a.s. o melike ibadet etmiş olmadıda, niçin o melikten daha küçük tahut olan hatta büyük tağutun koymuş olduğu kanunları uygulayan hakimlere istemeyerek mecbur kaldığı için şikayetci olanlar onlara ibadet etmiş oluyorlar.
Hükümdar dedi ki: “Onu bana getirin.” Ona elçi geldiğinde (Yusuf:) “Efendine (Rabbine) dön de ona sor: “Ellerini kesen o kadınların durumu neydi? Doğrusu benim Rabbim, onların hileli düzenlerini gerçekten bilendir.” (yusuf 50)
(Hükümdar topladığı o kadınlara:) “Yusuf’un nefsinden murad almak istediğinizde sizin durumunuz neydi?” dedi. Onlar: “Allah için, haşa” dediler. “Biz ondan hiç bir kötülük görmedik.” Aziz (Vezir)in de karısı dedi ki: “İşte şu anda gerçek orta yere çıktı; onun nefsinden ben murad almak istemiştim. O ise gerçekten doğruyu söylenlerdendir.” (yusuf 51)
İkisinden kurtulacağını sandığı kişiye dedi ki: “Efendinin katında beni hatırla.” Fakat şeytan, efendisine hatırlatmayı ona unutturdu, böylece daha nice yıllar (Yusuf) zindanda kaldı. (42)
cendel demişki 05 Şubat 11 13:35
ALLAH svt.nın selamı şeksiz şüpesiz şirksiz küfürsüz iman eden tevhidehlinin üzerine olsun.amin.bakın arkadaşım siz kimsiniz necisiniz nesiniz bilmem fakat ben yukarıdaki risaleleride sizin yazmış olduklarınızıda okuduğum kadarıyla.ben kendi görüşümü açıklıyorum fakat ………………………………….söz:.hakkı kabul etmeyip getirilen, delilleri anlamak istemeyen vede bu delillerin asıl kaynağına bir söz söyleme cesareti olmadığı halde, sanki yapılan nakiller benim sözummüş gibi hucumlar edenler benim yusuf a.s. iftira ettiğimi söleyenler. bilinki ben bu nakilleri alimlerden yaptım eğerki bir iftira varsa bu benim değil nakiller yaptığım alimlerindir………………
:.hakkı kabul etmemekte ne oluyor onu anlamadım karşımızda muhkem bir ayet var herşey alanel açık işte hak bu. fakat kapalılık atfedipte kendimize veya itikadımıza yoracaksak işte buda sapıklık.ben şu anda sadece okuyorum fakat yazıda söz gibi olduğu için sizi bağlıyor ve bir takım alimlerden farklı görüşler getirerek kendi fikrinizi açıklamış oluyorsunuz.yusuf as. olayına gelirsek bu gün meclislerde görev alma savdası ve aşkıyla yanıp tutuşanlarda yine yusuf as.ı hedef göstererek kendi yapmış oldukları habis işlerini din adına meşrulaştırabilmek için güya kurandan delil getirme telaşesi içerisine düşmüşlerdir.hiç bir nebi rasul tağutlaardan hüküm talep edin veya dinin aslı olan meselerede onlarla yardımlaşın diye kendi nefsinden bir şeyler söylemesi düşünülemez.ki sizin misalini vermiş olduğunuz yusuf.50. ayeti kerimesi sizin dediğiniz gibi olmuş olsa idi bu seferde yusuf as. 40. ayetin hükmünü yalanlamış olurduki buda düşünülemez zaten.
…”Sizin O’nu bırakıp da taptıklarınız, kendinizin ve bahalarınızın adlandırdığı bîr takım isimlerden başkası değildir. Allah bunlara dair hiçbir delil İndirmemiştir. Hüküm ancak Allah’ındır. O kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru din İşte budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.”yusuf:40
yusuf as. bu ayeti kerimede hüküm ALLAH ın derken.
Hükümdar dedi ki: “Onu bana getirin.” Bunun üzerine elçi yanına gelince, dedi ki: “Efendine dön de o ellerini kesen kadınların hali ne idi? diye sor. Şüphe yok ki benim Rabbim onların hilelerini çok iyi bilendir.”yusuf:50
buradada sizin görüşlerinize göre muhakeme olacak peki böyle olunca ayetler arasında bir çelişki omuyormu? kısaca bir olayı anlatayım .bir gün bir sahabe topluluğu rasulullah sav. evinin yakınında oturmuşlar tartışıyorlardı idialarını ıspat için bir gurup farklı bir ayet getiriyor diğer gurupta farklı bir ayet getiriyorlardı. gürültüyü duyan rasululah sav.dışarı çıktı ve durumu öğrenince yerden bir avuç toprak aldı ve onların suratlarına serpti siz ne yapıyorsunuz kuaranın ayetlerini çarpıştırarak helakmı olmak istiyorsunuz oysaki kuranın ayetlerinde birbiri arasında kesinlikle çelişki yoktur buyurdu.işte böyle 40. ayette rabbımız hükmünde kimseyi denk kabul etmezken 50. ayette hükümü başkasından(yaratılmıştan)istedecek öylemi?:D……..
……………………………………………..
söz:
söz konusu nisa 60. ayetin ayetin diğer nakillerini almadığımı iddia edenler, şunu bilinki ben o nuzul sebeblerinin tamamın okudum hemde sizin gibi alal ade birilerine cevap vermek için değil. defalarca okuyup tefekkür ettim ondan sonrada yazılarımı yazmaya başladım. eğer diğer nuzul sebeblerini yazarsam yine sizin için bir delil yoktur çünü o nuzul sebebi olarak anlatılanlar bu ayetin nuzulüne sebeb olduğu halde yani tağut ebu burdeye muhakeme olduğu halde onlar tekfir edilmediler. şimsi soruyorum size sizce tağut ebu burdeye bidenler kafir olmadı ve ona ibadet etmiş olmadıda, onlardan başkaları niçin kafir ve tağuta ibadet etmiş oluyor.
………………………………………………..
evet nisa 60 ayetin bütün nuzul sebeblerini okuduğunuzu söylüyorsunuz fakat bende diyorumki bizde okuduk fakat sadece okumak ve bilmekte yeterli olmuyor şeytan aleyhillanede bulunmuş olduğu yerde ilim sahibi varlıklardandı fakat bir yerde hevası zannı ve kibri galip gelince ALLAH swt ona şu cevabı verdi:
Allah: Öyle ise, “İn oradan!” Orada büyüklük taslamak senin haddin değildir. Çık! çünkü sen aşağılıklardansın! buyurdu.
araf:13
………………………………………………….
söz:
yine sorarım size. adem a.s. tağutun en büyüğü olan şeytana ittat etmekle ona ibadet etmiş olmadıda şeytandan daha küçük tağutlara itaat edenler niçin tağuta ibadet etmiş oluyor. yine sorarım size yusuf a.s. kendisini haksız yere zindana attıran kadın yada kadınları o ülkenin en büyük tağutu olan melike şikayet etti, bu yaptığı ile yusuf a.s. o melike ibadet etmiş olmadıda, niçin o melikten daha küçük tahut olan hatta büyük tağutun koymuş olduğu kanunları uygulayan hakimlere istemeyerek mecbur kaldığı için şikayetci olanlar onlara ibadet etmiş oluyorlar.
…………………………………………….
ben vahyi zedeleyici fikir beyan etmekten alemlerin rabbı olan ALLAH a sığınırım.işte şeytanın kıyasıda böyle idi ve ALLAH swt şöyle buyuruyor:
Ben sana emretmişken seni secde etmekten alıkoyan nedir? (İblis): Ben ondan daha üstünüm. Çünkü beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın, dedi. araf:12
işte böylece batıl bir kıyas yapmış oldu.
adem as. şeytana itaatının cezasını cennetten atılmakla çekmiştir.ve sonra nasuh bir tevbe gerçekleşrmiştir.
ebu-muhammed demişki 05 Şubat 11 16:10
selam aklını kiraya vermeden delileleri önyargısız tahkik eden ve karşılaştığı şerii delillere nefsin hoşgelsede gelmesede teslim olan mumahhidlerin üzerine olsun evvelen nisa 60. ayertinin muhkem olduğunu söylemişiniz, bu ayet muhkem değil eğerki biraz usul okursanız göreceksiniz. muhkemin tarifini okumanızı tavsiye ederim. biz bunun muhkem olmadığını daha önce yazdık, buna itiraz edenler bize bu sözü yani nisa 60. ayetin muhkem olmadığını sizden başka söyleyen bir alim varmı diye itiraz ettiler. bunada şu üç şekilde cevep verilir
bir alimler bütün ayetleri tek tek bu muhkem, şu müteşabih, bu mubhem, şu mücmel, bu zahir, şu nas, bu hafa gibi. açıklama yerine bu konuları ele alan usul kitapları yazarak. bir ayatin hangi özelliği taşıdığı zama, muhkem, müteşabih ve sair olduğunu açıklamışlardır bize düşende bu kitapları okuyarak bu usulü öğrenmektir.
iki. nisa 60. ayetin muhkem olmadığını imam suitii el itkan adlı eserinde yazmıştır yani bu ayet muhkem değil demiştir.
üç. madem siz bana bu soruyu soruyorsunuz bende aynı soruyu size soruyorum. bu nisa 60. ayetin muhkem olduğunu hiç bir alim söylemişmidir bana bir alimin bu ayet muhkemdir tefsir ve tevile ihtiyacı yoktur dediğini ispat edebilirmisiniz.
yusuf 40. ayetle 50 ayetin çelişeceğini yazmışınız nedersin 40 ayeti alalım 50. ayeti bırakalımmı yani mademki bu konu benin dediğim gibideğil doğrusu nedir yazın da bizde sizin o engil ilminizde faydalanalım!!!! bakın usul ilminde zahiren çelişkili gibi görülen nasları uzlaştırma metodu vardır eğer okumuş olsaydınız bu şekilde bir gaflete düşmezdiniz………..
meclis lerde görev almak isteyenler hiç bir delile dayanmadan kendilerine göre teviller getirerek bunu yapıyorlar onların sapma noktaları birçok delille isbat edildi edile bilrde.
…..
bir takım alimlerden farklı görüşler getirerek kendi fikrinizi açıklamış oluyorsunuz.. demişiniz
hayır ben bu delilleri görünce o alimlere saygımdan dolayı bu hususta tekfir yoluna gitmekten kaçınıyorum çünü eğerki biz mahkemeye gideni tekfir etmeyeni tekfir edersek bu söz konusu alimleri tekfir etmiş oluruz birde bu alimler gibi düşüneni tekfir etmeyenide tekfir edersek bizzat kendimizi tekfir etmiş oluruz , neden çünkü bizlar bu alimleri tekfir etmiyoruz.
şu anlattığınız olayı birde kendi açınızda düşünün acaba siz ayetleri bir biri ile çelişecek şekilde tefsir etmiyormusunuz?…………………
kısaca bir olayı anlatayım .bir gün bir sahabe topluluğu rasulullah sav. evinin yakınında oturmuşlar tartışıyorlardı idialarını ıspat için bir gurup farklı bir ayet getiriyor diğer gurupta farklı bir ayet getiriyorlardı. gürültüyü duyan rasululah sav.dışarı çıktı ve durumu öğrenince yerden bir avuç toprak aldı ve onların suratlarına serpti siz ne yapıyorsunuz kuaranın ayetlerini çarpıştırarak helakmı olmak istiyorsunuz oysaki kuranın ayetlerinde birbiri arasında kesinlikle çelişki yoktur buyurdu.işte böyle 40. ayette rabbımız hükmünde kimseyi denk kabul etmezken 50. ayette hükümü başkasından(yaratılmıştan)istedecek öylemi?:…..
düşün ve bu iki ayetin nasıl anlaşılacağını bize sen açıkla..
bu şeytan benzetmesine gelince: şeytanda hiçbir delile dayanmadan dahaönceki kendi batıl görüşüne dayanarak kendi üstünlüğnu kabul edip buhususun böyle olmadığı kendine açıklandığı halde inatlaştı kibirlendi bu gerçeği kabul etmedi. şimdide sizler aynısını yapıyorsunuz daha önce bir şeyleri iman küfür meselesi olarak kabul etmişiniz bu sebeble size kuranda ve alimlerin görüşlerinde delil getiriyoruz ama anlamak istemiyor ve kabul etmiyorsunuz. israil oğulları gibi kabul etmemek için soru üstüne soru, itiraz ardına itirazlarla işi zorlaştırmaya çalışıyorsunuz. bu durumda birdaha düşünün acaba kim daha çok şeytana benziyor?..
batıl kıyas derken bunu gerçekten bilerekmi yazdınız merak ediyorum doğrusu. kıyasın şartların okuyun ozaman göreceksinizki sizin kıyasınız batıl ve şeytani kıyastır Allah tan korkun, yazılarımı sadece saldırmak maksatı ile okumayın daha önce yazmış olduğum yazıların tamamını dikkatle okursanız sizin itirazlarınıza orada cevap vardır. bu son yazım birdahada bu kısır döngü içerisinde dolaşıp duranlara cevap vererek kıymetli vaktimi boşa harcamayacağım inşallah. Allah hakkı kak olarak bilip hakka teslim olmayı batılıda batıl bilip batıldan uzaklaşmayı nasip etsin amin..
cendel demişki 06 Şubat 11 13:48
ALLAH svt.nın selamı şeksiz şüpesiz şirksiz küfürsüz iman eden tevhidehlinin ve heva ve hevesini taklit etmeden ve ALLAH swt nın açık olan ayetlerine kapalılık izafe etmeden kendi gözündeki hezeni görmeyipte başkasının gözündeki saman çöpüne takılmadan hatasını görüp hatasından dönen tevhid e şek ve şüphe karıştırmayanların üzerine olsun.amin
rasulullah sav. şöyle buyurdu:
Kur’anda yedi şey bildirilir: Yasak, emir, helal, haram, muhkem, müteşabih ve misaller. Helali helal, haramı haram bilin, emredilenleri yapın! Yasak edilenlerden sakının! Misal ve hikâye olanlardan ibret alın! Muhkem olanlara uyun! Müteşabih olanlara inanın!) [Hakim]
……………………………………………………
bir alimler bütün ayetleri tek tek bu muhkem, şu müteşabih, bu mubhem, şu mücmel, bu zahir, şu nas, bu hafa gibi. açıklama yerine bu konuları ele alan usul kitapları yazarak. bir ayatin hangi özelliği taşıdığı zama, muhkem, müteşabih ve sair olduğunu açıklamışlardır bize düşende bu kitapları okuyarak bu usulü öğrenmektir.
…………………………………………………….
bu hangi usulki ALLAH swt nın ayetini ters düz eden?
veya sen birilerine islamı anlatırken ya işte ayettede böyle diyor fakat işin usulüne geldimi şirki ve küfrü iman haramı helal fıskıda takvaya dönüşebilir diye mi anlatıyorsun?
böyle bir usulü kim koymuş?
…………………………………………………….
iki. nisa 60. ayetin muhkem olmadığını imam suitii el itkan adlı eserinde yazmıştır yani bu ayet muhkem değil demiştir.
üç. madem siz bana bu soruyu soruyorsunuz bende aynı soruyu size soruyorum. bu nisa 60. ayetin muhkem olduğunu hiç bir alim söylemişmidir bana bir alimin bu ayet muhkemdir tefsir ve tevile ihtiyacı yoktur dediğini ispat edebilirmisiniz.
yusuf 40. ayetle 50 ayetin çelişeceğini yazmışınız nedersin 40 ayeti alalım 50. ayeti bırakalımmı yani mademki bu konu benin dediğim gibideğil doğrusu nedir yazın da bizde sizin o engil ilminizde faydalanalım!!!! bakın usul ilminde zahiren çelişkili gibi görülen nasları uzlaştırma metodu vardır eğer okumuş olsaydınız bu şekilde bir gaflete düşmezdiniz
……………………………………………………
işte senin anlayamadığın yada anlamak istemediğin kısımda şudur.40. ayeti almayıpta 50. ayetle amel etmeye kalkışmandırki buda hem yusuf as. ayetteki sözünü yalana çıkarmandır hemde ayetler arası çelişkileri meydana getirmendir.şöylede diyebiliriz sizin mantığınıza göre.nisa.60. ayette muhakemeye başvurmak caiz fakat 65. ayettede kesin ve kesin olarak aralardaki anlaşmazlıklardan dolayı ALLAH ve rasulünü kabul etmeyenlerin iman etmemiş ve kafir olduğunu buyuruyor ALLAHcc. hal böyle olunca siz ayetlerle çelişiyorsunuz ve idiadan başka ZAN ınızda olmamış oluyor.yukarıdan bir kısım alıntıda bulundum ALLAH swt hakka tabi olanların zihinlerini açsın.amin
ALINTI:
İbn Kesir ve İbn Kayyım’ın da ifade ettikleri üzere Allah Subhanehu ve Teala, ayet-i kerimesinde ‘hayır’ ve ‘iman etmiş olmazlar’ nefy (olumsuzluk edatlarını tekrar ederek ve yine aynı şekilde ‘rabbine yemin olsun ki’ diye kendi, mukaddes nefsine yemin ederek ihtilaf halinde Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’ı hakem yapmayanların imanlarının olmadığını kesin bir dille vurgulamaştır. ‘Hayır’ anlamına gelen ‘La’nın yeminden önce gelmesi, onların imanlarını yok saymaya ve onun oldukça güçlü bir nefy olduğunu açıklamak içindir. Ve yine kasem, yani yeminden sonra nefy edatı olan ‘La’nın tekrar zikredilmesi, onların imanlarının olmadığını tekrarlamak ve manayı daha da kuvvetlendirmek içindir. Yani o kimseler “kesinlikle ve kesinlikle kendilerini küfürden kurtarıcı bir şekilde iman etmiş olmazlar” demektir. Bu sebeple ifade de mutlak iman yani imanın hakikati nefyedilmektedir. Bu ifadeyi kemali iman olarak tefsir etmek caiz değildir. Nitekim İbn Hazm (rahimehulah) bu ayeti zikrettikten sonra şöyle demektedir: “Bu ayet zahir (açık) bir nasstır. Tevil ve tahsis edilemez. Bunu açık manasından başka manaya çeken bir başka ayet veya ‘tam iman etmiş olmaz’ şeklinde tahsis edilecek her hangi bir destek veya delil yoktur.” (İbn Hazm, el-Milal-ven-Nihal: 3/138-139, Kahire, Mektebetu’l-Hancı, ts.)
İbn Kayyım ve Muhammed b. İbrahim Ale’şşeyh’in söylediği üzere “aralarında çıkan çekişmeli işlerde” buyruğu ile murad olunan şudur: Büyük küçük, önemli önemsiz, tüm ihtilaflarda çözüm için Allah (azze ve celle) ve Resul (sallallahu aleyhi ve sellem)’ünün hükmüne başvurmak, ondan razı olmak ve sıkıntı duymadan ona teslim olmak imanın şartıdır. Bunu yerine getirenler mümin olabilirler veya mümin kalabilirler.
Nitekim İbn Teymiyye (rahimehullah) şöyle demektedir: “Müslüman olmanın zımnında, yalnızca Allah (azze ve celle)’a teslim olmak vardır. (İslam dini sadece Allah’a teslim olmayı içerir) Hem Allah (azze ve celle)’a hem de O’ndan bir başkasına teslim olan kimse müşriktir. O’na (ve hükümlerine) teslim olmayan kimse ise O’na ibadet hususunda tekebbür gösteren (kibirlenip ibadetten yüz çeviren) kimse kafirdir. Yalnızca O’na teslim olmak, yalnızca O’na ibadet ve itaat etmeyi de içinde barındırır.
İşte Allah (azze ve celle)’ın başka bir dini kabul etmediği İslam Dini budur. Teslim olup Müslüman olma, Allah (azze ve celle)’ın emrettiği her şeyi emrettiği zaman zarfında (diliminde emrettiği şekilde) yapmak suretiyle itaat etmekle gerçekleşir.” (İbn Teymiyye, Mecmuu’l-Fetava: 3/91)
“Onlar, hala cahiliye devrinin (şirk olan) hükmünü mü istiyorlar? Yakinen (şüphesiz bir şekilde) bilen bir kavim (topluluk) için Allah’tan daha güzel hüküm veren kim vardır?” (Maide Suresi: 50. Ayet Meali)
İbn Kesir (rahimehullah), ayetin tefsirinde şöyle der; “Allah’u Teala, muhkem ve her hayrı ihtiva eden, her şerri yasaklayıcı olan hükümlerinden yüz çevirip, bunun yerine cahiliyede olduğu gibi kişilerin görüşlerine, dalalet ve sapıklığı ihtiva eden değer yargılarına ya da çeşitli dinlerin karışımı ve beşeri görüşlerden meydana gelen Cengizhan’ın vaaz ettiği Yes’ak gibi İslam dışı hükümlere yönelenin imanını kabul etmiyor. Yes’ak; Cengizhan’ın Kur’an, Tevrat, İncil ve kendi görüşlerine dayanarak ortaya koymuş olduğu kanunları ihtiva eden bir kitaptır. Cengizhan öldükten sonra yerine geçen çocukları, İslam’a girdiklerini söyledikleri halde bu kitabı anayasa kitabı olarak görmeye devam ettiler. Allah (azze ve celle)’ın kitabı ve Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’ın sünnetini bir kenara atarak bu kitaptaki hükümlerle Tatarlar’a hükmettiler. İşte böyle davranan kimseler kafirdir. Bunlarla büyk küçük her meselede yalnız Allah (azze ve celle)’ın ve Resul (sallallahu aleyhi ve sellem)’ünün hükmüne dönünceye kadar savaşmak farzdır.” (İbn Kesir, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim,: 3/131)
Şeyh Şankıti ise ayetin tefsirinde şöyle der: “Adiy b. Hatim, Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’a Allah’u Teala’nın ‘Onlar Allah’ı bırakıp haham ve rahiplerini rabler edindiler…’ (Tevbe Suresi: 31. Ayet Meali) ayetinin manasını sordu. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ‘O kimseler Allah’ın haram kıldığını helal, helal kıldığını da haram kıldıkları zaman haham ve rahiplerine itaat edince onları Rabb edinmiş oldular.’ Şeklinde açıkladı. Allah (azze ve celle)’ın kanunlarından başka kanunlarla muhakeme olmayı isteyenlerin şirke girdiklerini Nisa Suresi’nin 60. Ayeti apaçık bir şekilde bildiriyor. Ve böylelerinin Müslümanlık iddiasını hayretle karşılıyor. Çünkü hem iman ettiklerini iddia ediyorlar, hemd e Allah (aze ve celle)’ın kanunlarından başka kanunlarla muhakeme olmayı istiyorlar. Oysa aynı kalpte Allah (azze ve celle)’a iman ile tağuta muhakemeye rıza gösterme bir arada bulunamaz. İşte bu onların iman iddialarında yalancı olduklarını ortaya koymaktadır. Allah’u Teala şöyle buyuruyor: “Sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten iman ettiklerini iddia edenleri görmüyor musun? Bunlar, tağuta muhakeme olmayı istiyorlar. Oysa onlar onu reddetmekle emrolunmuşlardı. Şeytan da onları uzak bir sapıklıkla saptırtmak istiyor.” (Şankıti, Edvau’l-Beyan: 3/259)
Ayetin tefsirinde İbn Kesir ve Şankıti, kim olursa olsun Allah (azze ve celle)’ın hükümlerini terk ederek başka şeylerle hükmedenlerin kafir olduğunu ve bu kafirlerden hüküm isteyenlerin kalplerinde iman olmadığını beyan etmektedir. Zira hükmü başkalarından talep etmek, Allah Subhanehu ve Teala’ya ortak koşmaktır. Nitekim O, hiçbir kimseyi hükmüne ortak etmeyeceği hakkında şöyle buyuruyor:
“O, hükmüne hiçbir kimseyi ortak etmez.” (Kehf Suresi: 26. Ayet Meali)
Allah Subhanehu ve Teala, bu ayet-i kerimesinde açık olarak kendi hükmüne kimseyi karıştırmayacağını, ortak kılmayacağını beyan etmektedir. Ve bu beyan hem kevni hem de şer’i hüküm hakkında geçerlidir. Zira O, her şeyin maliki olarak dilediğini dilediği şekilde yapan ve kulları için en güzel kanun ve yasaları nebileri vasıtasıyla kullarına ulaştırandır. O, hükmünde kimseyi kendine ortak kılmadığı gibi iman edenlerde O’ndan başkasından hüküm alarak kimseyi Alemlerin Rabbi olan Allah’a ortak edemezler. Beşeri kanunlara tabi olamazlar. Nitekim Şeyh Şankıti, bu ayeti zikrettikten sonra şöyle der: “Kur’an-ı Kerim’in nasslarından açıkça anlaşılmaktadır ki, şeytanın dostları vasıtasıyla koydurduğu, İslam şeriatına muhalif beşeri kanunlara tabi olanların kafir ve müşrik olduklarında, ancak onlar gibi Allah (azze ve celle)’ın basiretlerini kör ettiği, vahyin nuruna kör olan kafir ve müşrik kimseler şüphe ederler.”
Yukarıdaki ayet-i kerimeler ve benzerleri Kur’an-ı Kerim’de saymakta bile zorlanacağımız kadar çoktur. Ve hepsi de Allah 8azze ve celle)’ın Rububiyyetini ve Uluhiyyetini haykırmaktadır.
Zikrettiğimiz ayetlerden Nisa Suresi’nin 59. Ayet-i kerimesinde “her hangi bir şeyde ayrılığa düşerseniz.” Buyrulmuş “şey” kelimesi nekira (belirsizlik yani elif-lam’sız) gelmiştir ki, Arapça da şart cümlesindeki nekira ifadesi, umum anlamındadır. İtikad, ibadet, mülkiyet, cinayet, kan davaları, hadler, din ve dünya işlerinin hepsinde ortaya çıkan ihtilafların tümünü kapsamaktadır. Kısacası büyük veya küçük, önemli veya önemsiz her türlü ihtilafı içine almaktadır. Zira aksi de düşünelemez. Allah (azze ve celle) Hakimler’in Hakim’i olup, kendi mülkünde hiçbir kimseyi hükmedici yani şeriat vazedici olarak kılmamıştır.
Ayet-i kerime de “Allah’a ve ahirete gerçekten iman ediyorsanız onu Allah’a ve Resule götürün” buyrularak ihtilaflı meselerde hükmün Kur’an ve sünnet’te aranması imanın şartı olarak, Allah (azze ve celle) tarafından beyan edilmektedir.
Nisa Suresi’nin 60. Ayet-i kerimesinde “tağuta muhakeme olmayı istiyorlar.” Buyrularak, tağuttan hüküm almak isteyenlerden “sana indirilene ve senden önce indirilene gerçekten iman ettiklerini iddia edenleri görmedin mi?” şeklinde bahsedilerek Allah (azze ve celle)’ın kanunları dışında bir kurum veya kuruluştan veyahut da otoriteden hüküm almak isteyenlerin, imanlarının ancak bir iddiadan ve zandan ibaret olduğu beyan edilmektedir.
Nisa Suresi’nin 65. Ayet-i kerimesinde yine Allah (azze ve celle)’ın kanunlarından hüküm almak iman, O’nun kanunları dışındaki bir merciye hüküm için müracaat etmek “Hayır, Senin Rabbine andolsun ki, onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapmadıkça iman etmiş olmazlar.” Buyrularak böyle bir tavrı imansızlık olarak beyan etmektedir. Allah Subhanehu ve Teala, ayette nehiy edatından sonra kendi mukaddes zatına yemin ederek ifadeyi son derece kuvvetlendirmekte, Allah (azze ve celle)’ın kanunları dışında herhangi bir merciden hüküm alınmasının kesinlikle kişiyi İslam milletinden çıkaran küfür olacağı bildirilmektedir. Ve Allah’u Teala, ayeti bu kadar ile bırakmamış, iman şartlarınaşartlar ekleyerek şöyle buyurmuştur: “Sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı (ve tereddüt) duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Nisa Suresi: 65. Ayet Meali)
Ayet-i kerime de, “verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın” buyrulmuştur ki bu iman şartı olarak zikredilmiştir. Ve yine “tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe” buyrulmuştur ki bu da iman şartı olarak özellikle zikredilmektedir. Öyleyse bu ayette iman şartı olarak üç şart zikredilmektedir. Bu şartlar; İhtilaf halinde Allah (azze ve celle)’ın kanunlarına muhakeme olmak, verilen hükümden dolayı kalpte hiçbir sıkıntı duymamak ve verilen hükme teslim olmaktır.
Anlaşıldığı üzere tağutların lanetli kanunlarından hüküm istemenin tevhidi bozmadığına inanmakla, Allah (azze ve celle)’a iman iddiasının aynı kalpte birlikte bulunması imkansızdır. Ancak bugün tevhidi anlamamış kimseler “Allah’ın kanunlarıyla hükmedecek bir mahkeme olmayan beldelerde tağutlardan hüküm istemek caizdir” şeklinde fetva vermekteler.
Ehl-i Sünnet’in bu konu hakkındaki görüşü ise tağutlardan hüküm istemek zaman veya mekan mefhumu gözetmeksizin caiz değildir. Bu fiil büyük küfürdür. Bunun sebebi şöyledir:
Birinci sebep: Tağutlardan hüküm istemek zaman veya mekan mefhumu gözetmeksizin tağutları red ilkesiyle çelişmektedir.
İkinci sebep: Tağutlardan hüküm istemek zaman veya mekan mefhumu gözetmeksizin tağutlara ibadet etmektir.
Üçüncü sebep: Tağutlardan hüküm istemek zaman veya mekan mefhumu gözetmeksizin tağutlara velayet vermektir.
Dördüncü sebep: Tağutlardan hüküm istemek zaman veya mekan mefhumu gözetmeksizin tağutlara şer’i olarak itaat etmektir.
Beşinci sebep: Tağutlardan hüküm istemek zaman veya mekan mefhumu gözetmeksizin Allah’u Teala’nın Mekke’de indirdiği muhkem ayetleri görmezlikten gelerek hükümlerini reddetmektir.
Altıncı sebep: Tağutlardan hüküm istemek zaman veya mekan mefhumu gözetmeksizin Allah’u Teala’nın Medine’de indirdiği muhkem ayetlerin hükmünü nuzül ortamlarına hapsederek ayet-i kerimelerin hükmünü iptal etmektir.
Yedinci sebep: Tağutlardan hüküm istemek zaman veya mekan mefhumu gözetmeksizin tağutların küfür kanunlarıyla hükmetmelerini istemek olup, onların küfür olan bu fiillerine rıza göstermektir.
Bu sayılan yedi sebepten her biri başlı başına kişiyi İslam Din’inden çıkaran bir küfür olup, Müslüman olduğunu iddia eden bir kimsenin iman iddiası ile temelden çelişerek kişinin iman iddiasında zan sahibi olması için yeterlidir.
Sorulan soruya ilişkin olarak bu yedinci sebepten beşinci sebebi açıklayalım. Zira tümünü açıklamak bu risalenin hacmini hayli aşar.
Beşinci sebep: Tağutlardan hüküm istemek zaman veya mekan mefhumu gözetmeksizin Allah’u Teala’nın Mekke’de indirdiği muhkem ayetleri görmezlikten gelerek hükümlerini reddetmek olup, bunun delilleri şöyledir;
“Tağuta ibadet etmekten kaçınan (onun düzenini reddeden, hükmünü ve hakimiyetini kabul etmeyen, sistemini ve otoritesini tanımayan) ve Allah’a içten (samimi olarak) yönelenler (tevhid edenler) ise; onlar için bir müjde (rahmet-ilahi ile cennet) vardır, öyleyse (tağutu reddeden, onun sistemini benimsemeyen ve ona düşman olan tevhid ehli) kullarıma müjde ver.” (Zümer Suresi: 17. Ayet Meali)
“Andolsun ki biz her ümmete (her bir kavme) Allah’a kulluk edin (O’na ibadet ederek tevhid edin) ve tağuttan (ona kulluk etmekten, onun yasalarını benimsemekten, ondan hüküm almaktan) kaçının (diye tebliğ etmesi için) bir resul gönderdik. Böylelikle onlardan kimine Allah hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine sapıklık (hükmü) hak oldu. Artık, yeryüzünde dolaşın da (tevhidi) yalanlayanların sonunun ne olduğunu görün” (Nahl Suresi: 36. Ayet Meali)
Mekke’de inen bu ayetlerde ifade olunduğu üzere tağutlar reddedilerek Allah (azze ve celle)’a iman edilebilmesi için Resuller gönderilmiş ve tağutları reddederek Allah (azze ve celle)’ı tevhid edenler müjdelenmiştir. Tağutları reddetmek, onları tüm cüzleriyle reddetmekle mümkündür. Yani tağutları reddederek Allah (azze ve celle)’a iman ettiği iddia eden bir kimse tağutu reddettim fakat onun velayetini reddetmiyorum diyemez. Yine tağutu tüm cüzleriyle reddettim fakat onun mahkemelerini reddetmiyorum diyemez. Böyle bir iman makbul olan, sahibini urvetu’l-vuska’ya ulaştıran bir iman değildir. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmaktadır:
“O halde her kim tağutu reddederek (onu tekfir ederek) Allah’a iman ederse, kopması mümkün olmayan (urvetu’l-vuska) sapasağlam bir kulba yapışmıştır.” (Bakara Suresi: 256. Ayet Meali)
Allah’u Teala zaman veya mekan gözetmeksizin tağutların reddini emrederken Müslümanların hakim olmadığı Mekke yıllarında dahi şu ayet-i kerimeleri indirerek ihtilafların çözüm kaynağının sadece kendisi olduğunu açıkça beyan etmektedir:
“Hüküm vermek (karar vermek, kanun ve yasa belirlemek) yalnızca Allah’a aittir. O doğru haberi verir ve O, (hakkı batıldan, iyiyi kötüden, doğruyu eğriden) ayırt edenlerin en hayırlısıdır.” (En’am Suresi: 57. Ayet Meali)
“Hüküm veren Allah’tır, O’nun hükmünü gözden geçirecek (bozup, değiştirecek) hiç kimse yoktur. O’nun hesaplaşması pek çabuktur.” (Rad Suresi: 41. Ayet Meali)
“Sen Allah ile beraber başka (hiç) bir ilaha ibadet etme. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. O’nun vechinden başka her şey yok olacaktır. Hüküm yalnızca O’nundur ve kesinlikle O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas Suresi: 88. Ayet Meali)
“O, hükmünde hiçbir kimseyi ortak etmez.” (Kehf Suresi: 26. Ayet Meali)
Kevni, şer’i ve uhrevi hakimiyetin yani, mahlukat için tüm hüküm verme yetkisinin sadece Allah (azze ve celle)’a ait olduğunu ifade eden bu ayet-i kerimeler Mekke’de nazil olmuşlardır. Bu da açık olarak ifade etmektedir ki, mahlukat için hüküm verme yetkisi zaman veya mekan mefhumu gözetmeksizin sadece Allah Tebareke ve Teala’ya ait olup, çıkan tüm ihtilafların çözüm kaynağı O’nun şeriatıdır. O, şöyle buyurmaktadır:
“Hakkında ihtilafa (ayrılığa) düştüğünüz (büyük, küçük, önemli, önemsiz) herhangi bir şeyin hükmü Allah’a aittir. İşte bu, Rabbim olan Allah’tır. Yalnız O’na tevekkül ettim ve ancak O’na yönelirim.” (Şura Suresi: 10. Ayet Meali).
……………………………………………………..
meclis lerde görev almak isteyenler hiç bir delile dayanmadan kendilerine göre teviller getirerek bunu yapıyorlar onların sapma noktaları birçok delille isbat edildi edile bilrde.
………………………………………………………
siz (GİBİ)lerden akaide delil çıkarttığınız için bende size karşı bu (GİBİ)misalini verdim sadece.
………………………………………………………
hayır ben bu delilleri görünce o alimlere saygımdan dolayı bu hususta tekfir yoluna gitmekten kaçınıyorum çünü eğerki biz mahkemeye gideni tekfir etmeyeni tekfir edersek bu söz konusu alimleri tekfir etmiş oluruz birde bu alimler gibi düşüneni tekfir etmeyenide tekfir edersek bizzat kendimizi tekfir etmiş oluruz , neden çünkü bizlar bu alimleri tekfir etmiyoruz.
şu anlattığınız olayı birde kendi açınızda düşünün acaba siz ayetleri bir biri ile çelişecek şekilde tefsir etmiyormusunuz?…
………………………………………………………
ALLAH a hamd ve rasulünede salat ve selam olsunki.ben ve bütün dünyadaki muvahhid kardeşlerim açık olan ayetler hakkında şürhe götürmez ve öylece amel ederiz .müteşabihlere ise geldiği gibi iman ederiz.hiç bir hakiki islam alimi tağuta muhakemeye şüpheye bile mahal bırakmayacak açıklamalar yaparken siz hayır onlar anlayamamışlar bu ayet kapalıdırdiyerek yoruma açık bir hale getirip itikada kılıf çıkarmakmı istiyorsunuz.haşavekella.ben ayetleri çelişecek şekilde tefsir etmeye kalkışsam bende sizin gibi düşünür ve yapacağım veya yapmış olduğum amellere mekan hazırlığı içerisine düşerdim.
………………………………………………………
bu şeytan benzetmesine gelince: şeytanda hiçbir delile dayanmadan dahaönceki kendi batıl görüşüne dayanarak kendi üstünlüğnu kabul edip buhususun böyle olmadığı kendine açıklandığı halde inatlaştı kibirlendi bu gerçeği kabul etmedi. şimdide sizler aynısını yapıyorsunuz daha önce bir şeyleri iman küfür meselesi olarak kabul etmişiniz bu sebeble size kuranda ve alimlerin görüşlerinde delil getiriyoruz ama anlamak istemiyor ve kabul etmiyorsunuz. israil oğulları gibi kabul etmemek için soru üstüne soru, itiraz ardına itirazlarla işi zorlaştırmaya çalışıyorsunuz. bu durumda birdaha düşünün acaba kim daha çok şeytana benziyor?..
………………………………………………………
şeytan ile adem as. ın kıyasını sen getirdin bende sana kısaca düşüncemi açıkladım usulden bahsediyorsun fakat usulsüzlüğede bir fiil parmak basıyorsun.işte senin usulden bahsederek yapmış olduğun hem komik hemde batıl olan usulsüz kıyasın:size. adem a.s. tağutun en büyüğü olan şeytana ittat etmekle ona ibadet etmiş olmadıda şeytandan daha küçük tağutlara itaat edenler niçin tağuta ibadet etmiş oluyor. yine sorarım size yusuf a.s. kendisini haksız yere zindana attıran kadın yada kadınları o ülkenin en büyük tağutu olan melike şikayet etti, bu yaptığı ile yusuf a.s. o melike ibadet etmiş olmadıda, niçin o melikten daha küçük tahut olan hatta büyük tağutun koymuş olduğu kanunları uygulayan hakimlere istemeyerek mecbur kaldığı için şikayetci olanlar onlara ibadet etmiş oluyorlar…………….böyle bir inanışın ve kıyasın üzerine söylenecek bir şey olmasa gerek yada sadece ilim ehli kendinizi görüp diğer insanları sizin ilminize muhtaç hissediyorsunuz.
………………………………………………………
batıl kıyas derken bunu gerçekten bilerekmi yazdınız merak ediyorum doğrusu. kıyasın şartların okuyun ozaman göreceksinizki sizin kıyasınız batıl ve şeytani kıyastır Allah tan korkun, yazılarımı sadece saldırmak maksatı ile okumayın daha önce yazmış olduğum yazıların tamamını dikkatle okursanız sizin itirazlarınıza orada cevap vardır. bu son yazım birdahada bu kısır döngü içerisinde dolaşıp duranlara cevap vererek kıymetli vaktimi boşa harcamayacağım.
………………………………………………………şunu bilesinki bu kıyas nasıl bir kıyassa tağuta ibadete çağıran veya peygamberin şeytana itaat ve ibadet ettiğini meşru gösteren kıyas ben böyle bir kıyası Asla kabul etmiyorum.
ve yazdıklarımıda yukarıdaki risaleleride reddiyeleride ve sizinkileride okudum ondan sonra ben kendi inandığım itikadımı açıkladım yoksa sizi ZAN ettiğiniz gibi taasup ehlide değilim elhadulillah.fakat size tavsiyem birilerine bir şey anlatmak istiyorsan ve ilim dağıtacağına inanıyorsan sokak ağzını bırak .bir söz vardırki:ÇOKŞEY BİLMEK NEYE YARAR?HADDİNİ BİLMEDİKTEN SONRA gibi.tekrardan selam hakkı hak bilip tabi olup batılıda batıl bilip uzaklaşanların üzerine olsun .
birgun demişki 09 Şubat 11 18:18
Birgun Rabbimin dini hakim olacak tüm dünya ya
selam hidayete tabi olanlar için olsun
hz adem a.s ancak nefsine uymuşdur o asla şeytana ibadet etmemişdir
ve o tevbe edenlerdendir günahla küfürü karıştırmak ne acınacak bir durum bu ya Rabbim
dini nefislerine uyduranların vay haline
ebu-muhammed demişki 10 Şubat 11 00:50
insan iyi niyetli olmayinca, yada on yargili olunca, yazilani, okunani anlamiyor herralde. bakin ben adem a.s. seytana ittat etti bu sebeble ona ibadet etti falan demedim yaziyi biraz iyi niyetle okumanizi tavsiye ederim bu sizin dunya ve ahiretiniz icin daha hayirli olacaktir. bakin aden a.s. yaratildi ve cennete kondu ona su agactan yeme bu sana yasaktir dendi yani Allah c.c. ademe o agaci yasakladi o agac haric diger her sey ademe serbes idi. iste bu agaca yaklasma emri ve kanunu Allahin emri ve kanunu idi seytan ise gelerek ademe ve havvaya o yasak agaci isaret ederek bundan yiyin dedi. aden ve havvada o agactan yediler. bu yaptiklari ile kime itaat ettiler tabi seytana itaat ettiler. kime isyan ettiler tabiki Allaha isyan ettiler. iste ben buna isaret ettim. yani her itaat ibadet degildir eger her itaat ibadet olsaydi ozaman hasa adem seytana ibadet etmis olurdu buda sirk olurdu halbuki peygamberler peygamberlik oncesindede peygamberkende sirk islemezler. bu bilinen bir seydir madem adem seytana itaat etti buda sirk olarak kabuledilmedi oyleyse kafire taguta ki seytan taguttur itaat eden kisi o itaaini dogru kabul etmiyorsa bu yaptiginin hata gunah haram olduguna iman ediyorsa bu itaati ona ibadet degildir bu durumdada kisi kafir degildir gunahkardir. yani tagutlarin en ilki ve enbuyugu olan seytana adem itaat etti ama hasa bu fiili ile sirke dusmusolmadi, diger tagutlarda hatti asma bakiminda seytanla aynidir belkide seytan diger tagutlardan daha azgin ve dahada taguttur. iste bu buyuk taguta itaat eden adem kufre dusmedi diger tagutlara itaat eden eger onun hak olmadigina iman ediyorsa tipki adem gibi, bu kisiyi neye gore tekfir edecegiz. eger bu taguta itaat etti yani bu adamin itaat ettigi kisi taguttu derseniz. bende derimki ademin itaat ettigi seytanda taguttu. yok bu adam Allaha isyanetti bu yaptigini mesru gormedi ama yinede Allaha isyan ettiginden dolayi kafirdir derseniz. bende derimki ademde Allahin emrine asi oldu ama bu yaptigini dogru kabuletmedi hata ettigini itiraf etti. yok eger ademin yaptigi hasa kufurdu ama o tovbe etti derseniz. bende derimki bu iddianiz ehli sunnetin gorusune terstir cunku peygamberler hic bir zaman sirk islemezler.
cendel demişki 10 Şubat 11 11:55
EBU MUHAMMED İN GÖRÜŞÜ:yani her itaat ibadet degildir eger her itaat ibadet olsaydi ozaman hasa adem seytana ibadet etmis olurdu buda sirk olurdu halbuki peygamberler peygamberlik oncesindede peygamberkende sirk islemezler. bu bilinen bir seydir madem adem seytana itaat etti buda sirk olarak kabuledilmedi oyleyse kafire taguta ki seytan taguttur itaat eden kisi o itaaini dogru kabul etmiyorsa bu yaptiginin hata gunah haram olduguna iman ediyorsa bu itaati ona ibadet degildir bu durumdada kisi kafir degildir gunahkardir. yani tagutlarin en ilki ve enbuyugu olan seytana adem itaat etti ama hasa bu fiili ile sirke dusmusolmadi, diger tagutlarda hatti asma bakiminda seytanla aynidir belkide seytan diger tagutlardan daha azgin ve dahada taguttur. iste bu buyuk taguta itaat eden adem kufre dusmedi diger tagutlara itaat eden eger onun hak olmadigina iman ediyorsa tipki adem gibi, bu kisiyi neye gore tekfir edecegiz.
………………………………………………………
Âdem ve zevcesi rablerine şöyle yalvardılar: “Ey rabbîmiz, biz kendimize zulmettik. Eğer sen bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, şüphesiz hüsrana uğrayanlardan oluruz.”
ARAF:23
Allah Teâlâ bu ayet-i Kerimede, Hz. Âdem ve Havva’nın uyarılmalarından sonra ne cevap verdiklerini beyan eliyor, onların, günah işlediklerini itiraf ederek kendisinden, affedilmelerini dilediklerini haber veriyor. Halbuki mel’un İblis, bunlar gibi yapmamış, hatasını itiraf ederek bağışlanmasını dileme yerine, kendisine mühlet verilmesini istemiştir. Allah Teâlâ’da onların her ikisine de.istediklerini vermiştir.
Âdamin bu yalvarması, rabbinden almış olduğu kelimelerledir. “Âdem rabbinden kelimeler aldı. Günahının bağışlanmasını istedi. Allah da tevbesini kabul etti. Şüphesiz Allah, tevbeleri çokça kabul edendir,
işte burada adem as. ın daha nasıl dua edebileceğini bile bilmediğinden söz ediliyor taki rabbi ona kelimeleri belletene kadarki önceki yani araf 21. ayettede iblis lain onlara şöyle demşişti.
Ayrıca onlara: Şüphesiz ki ben, size, nasihat edenlerdenim.” diye yemin etti.ARAF.21
bu ayettede adem as. ve havva annemiz.
Şeytan, Adem ile Havva’ya: “Ben sizden önce yaratıldım. Bu işleri sizden daha iyi bilirim. Bana tâbi olun size doğru yolu göstereyim.” diye vesvese verdi. Ve bu hususta doğru söylediğine dair de Allah’a yemin ederek aldanmalarına vesile oldu. Zira onlar, herhangi bir kimsenin, yalan yere Allah adına yemin edebileceğini tahmin etmiyorlardı.
yine farklı bir rivayettede şöyle deniyor:
Abdürrezzâk’m Ma’mer’den, onun Katâde’den rivayetine göre; o, şöyle demiştir: Âdem : Ey Rabbım; tevbe edip bağışlanma dilesem ne buyurursun? demiş, O da: «O halde seni cennete koyarım.» buyurmuştu. İblîs ise tevbe etmemiş mehil istemişti. İkisinden her birerine istedikleri verilmiştir.
düşünki bir yerden bir yere giderken etrafı duvarlarla çevrili olan bir meyve bahçesinin yanından geçerken şeytan aleyhillanenin sana o meyvaları çekici gösteripte sahibinin izni olmadan senin hakkın olmayan meyvalardan alman gibi buradada şeytana itaat ettin küfremi düştün?
fakat bize bir anayasa indirtilmiştir bunun içindeki muhkemi ie müteşebihi haramı helalı vs vs ile kıyamete dek bakidir bizler buna eksiklikte fazlalıkta düşünemeyiz.çünkü ALLAH svt dininizi kemale erdirdim diyor.
şimdi şöyle bir iddiada bulunmuşsun:oyleyse kafire taguta ki seytan taguttur itaat eden kisi o itaaini dogru kabul etmiyorsa bu yaptiginin hata gunah haram olduguna iman ediyorsa bu itaati ona ibadet degildir bu durumdada kisi kafir degildir gunahkardir………….şimdi sana soruyorum askerlik ti okuldu vs vs gibi ayetlerden ve hadislerden hüküm çıkarılarak küfür kabul edilen yani küfür olan fiiliyatlara bakış açınız nedir?şayet küfürdür derseniz küfürle itham ettiğiniz kişide ben bunu razılığımla yani isteyerek gitmiyorum kalbimden buğz ediyorum ve haram kabul ediyorum derse tepkiniz ne olur?
not:bir önceki yazınızda imam suyutinin el itisam demişsiniz bunu asıl adı el itikan dır el itisam şatibinin kitabıdır.
orada imam suyutinin nisa 60 kapalı müphem dediğini idia etmiştiniz orada imam suyutinin ayetin nüzul sebebinin kapalı olduğunu yani asıl olarak kab ibn eşremi ebu bürdemi vs vs olduğunun kapalılığını belirtmiştir yoksa bütün alimlerin bu ayet hakkında görüş birliği vardır açık olduğuna dair.
cendel demişki 10 Şubat 11 18:23
şeytan olayında küdür olan itaat hatram olan itaatı ayırt etmemiz gerekir yoksa nisa 60 meselesi işin hüküm tevhid boyutuna girer ve böyle bir itaat insanı küfre düşürür sizin anlamak istemediğiniz de bu siz haram ile küfür meselesini ayırt etmiyorsunuz bilerek yada bilmeyerek.ama gayet iyi bildiğinizi düşünüyorum.
ebu-muhammed demişki 12 Şubat 11 01:32
selam hakka tabi olanlarin uzerine olsun. oncelikle cendelin benim hatani duzeltme gayretine hayran kaldigimi bildirmek istiyorum. ama diger leri gibi yine hata etmis amaci hata bulmak karsi cikmak ya hemen alel acele yaziya bakmis verilen delilleri anlamadigi gibi kaynak olarak yazdigim imam suyutinin kitabinin ismini yanlis yazdigimi sanmis. bunu goruncede hemen mal bulmus magribi gibi atlamis ve demiski……..not:bir önceki yazınızda imam suyutinin el itisam demişsiniz bunu asıl adı el itikan dır el itisam şatibinin kitabıdır…….
halbuki ben kitabin ismini aynen su sekil yazdim, yukarda kopyalayip buraya koyuyorum…..nisa 60. ayetin muhkem olmadığını imam suitii el itkan adlı eserinde yazmıştır yani bu ayet muhkem değil demiştir…. arkadaslar birilerine karsi cikarken biraz insafli olun muhatabinizi iyi niyetle dinleyin belki dogru soz soyluyordur. onu anlamak icin var gucunuzu sarf edin. gercekten muhatabiniz acik delillere muhalefet ediyorsa ozaman ilmi olarak onun cevabini verin. bu daha hayirli olacaktir. bu seytana itaat ve taguta itaat konusuna gelince bakin sozu yuvarlayarak yada siloganik sozlerle bir sonuca varilmaz. alimler boyle dedi yada bu konuda ehli sunnetin gorusu budur gibi kelimelerle kimseyi ikna edemezsiniz. ben size hangi alim dedi diye soru soruyorum siz cevabi soz kalabaligi ile gecistirmeye calisiyorsunuz. bakin ben size mahkeme konusunda buna kufur demeyen enaz on alimin ismini ve yazisini nakllettim. ama siz bunu anlamak yerine bana saldirmaya devam ediyorsunuz. ben size birdaha aciklayayim belki busefer beni anlarsiniz. bakin arkadaslar seytan taguttur bu tagut olan seytanin her sozune uymak bir baska ifadeyle ona her uyan herzaman kafir olmayip. bazen fasik yani gunahkar bazende kafir oldugu gibi diger tagutlara her uyanda herzaman kafir degildir buda bazen haram bazende kufur olur. misal seytan tagutuna adem a.s. yasak agaca yaklasma konusunda itaat etti ama bunun hata oldugunu anladi ve Allahtan af diledi bu fiili ile adem a.s. kafir olmadi yine diger insan larda bazi gunahi seytana uydugu icin isler ama bunun hata olduguna imani tam ise o kafir degildir. ama bazi isler varki onu yapanin onun hukmunu kabul edip etmedigine bakilmadan bunun kufrune hukmolunur. bu kisi seytana uydugu icinde ona ibadet yapmis ve musrik olmus olur. tipki bunun gibi seytan disindaki tagutada her itaat eden herzaman kafir degil bazen yaptiginin haramligini bilerek bu harama haramdir deyip bunun dogru olmadigina iman ederek yapar bu kisi fasik olur ama bazi meselede varki o taguta itaat eden bunun batil oldugunu kabul etsede yinede ona itaat etmis ve ona ibadet etmis olur bu kisi kafirdir. yani yapilan isin yada itaatin niceligi ve niteligi onemlidir.
not tekrar tekrar benim tagutun mahkemesine gitmeyi cayiz gordugumu yaziyorsunuz. bu bana iftiradir ben bunu hic birzaman caiz gormedim. bunu yapanin herzaman tekfir edilmeyecegini savundum ama taguta giden bazen kufurden kurtulsada gunahtan kurtulamaz. benim caiz gordugum temyiz mahkemesidir, yusuf suresini delil vermekteki maksadimda temyizin caiz oldugunu anlatmak icindir. bunu boyle bilin ve anlayin bana iftira etmektende uzak durun bu konuda Allahtan korkun.
cendel demişki 13 Şubat 11 15:08
ALLAH svt.nın selamı şeksiz şüpesiz şirksiz küfürsüz iman eden tevhidehlinin üzerine olsun.amin
işte sninde nefisin ve aslına bakılırsa insanların niyetlerinin amaçlarının ne olduğunu anlamak için bir kelime bile etmeden hemen ön yargıyla hereket etmen senin nefsinin küfür ve şirki bırak işte senin hata hata dediğin olay burada tezahhur ediyor.
(senin nasıl tepki vereceğini anlamak için yazmış olduğum bir eşleştirme idi)ama sende buna düştüğüyün bilincinde olmadan oradaki değersiz bir kaç kelimeyi alıp hemen saldırıya geçmişsin.))))))
………………………………………………………
gercekten muhatabiniz acik delillere muhalefet ediyorsa ozaman ilmi olarak onun cevabini verin.
………………………………………………………
Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğut’a inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, Tâğut’un önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.nisa:60
Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar. nisa:65
öyle anlaşılıyorki sana ayetlerde yeterli gelmiyor ki bu ayetler bu konuyla birebir bağlantılı zifiri karanlıkta dolunay gibi apaçık. orada( Tâğut’un önünde muhakemeleşmek istiyorlar.)ayetin bu kısmına göre fiiliyat kalpte başlıyorki buda istemekle irade etmekle gerçekleşir.sen yusuf as. kıssasından temyiz için kendine göre delil getirmişsin yusuf as oradaki konumunu bildiğin halde nasıl hüküm veriyorsun şaşıyorum birdefa eşleştirmek bile hata çünkü yusuf as.git karalına o bıçakla ellerini kesen kadınların bu kesmedeki kasıtları halleri ne idi diye hallerini bildirmelerini istiyor fakat sizin kıyaslamalarınızda düşünki sen düştün zındana tağut gelipte sana diyecekmiki yahu ebu muhammed senin derdin nedir niye düştün buralara?hıı böyle demeyi bırak düşünmez bile ve senin neslini ve senin gibi düşünenlerin neslini kesmek için elinden geldiği gibi çaba sarfeder.bu gün günümüzde görüyoruz boş sebeplerden dolayı defalarca mahkemeye çıkarılmalar ve bu çıkarılmalar karşısında defalarca ertelemeler şimdi kıyasla yusuf as. ile arandaki farkı oradan kurtulmak için senmi tağuta baş vuruyorsun yoksa tağut senimi
davet ediyor?tam bir zıtlık var yusuf as. git ben çıkmıyorum o kadınlar suçlarını kabul etsin benim suçsuzluğumu itiraf etsin derken sende ey filan tagut falan tağut hüküm verdi bu çok geldi sen bu çok gelen hkümü bir bak incele diyorsun burada sonucu belli olmayan kumar işlerinede benzerlik var.müslümanın bunu yapmasıda sende bilirsinki caiz değil.haa şuda bir gerçekki kişiler kendilerine uymayan durumlar vukuunda bazı asılsız veya konuyla alakası olmayan yerlerden fetvalar bulup bunu kendilerine meşrulaştırıyorlar.ve sonuç şu çıkıyor eğerki sizin düşündüğünüz gibi olmuş olsa idi insanların islam devletini kurma gayretleri boşa çıkmış olurdu çünkü ihtilaf durumunda kısmende olsa ihtilafını çözecek muhakemesi bazı sapıklarca küfürden korumak şartıyla eğitim ve öğretim kurumu askere gittiğinde kendisini koruyan bey efendiler. böyle bir çok sapık tevillerle kendilerini tevhidehli zanneden zihniyetler ve bunların islam devletini kurmak gibi bir gayelerinin olmadığıda böylece anlaşılmış oluyor.çünkü kılıf hazır problem yok.
………………………………………………………
bu seytana itaat ve taguta itaat konusuna gelince bakin sozu yuvarlayarak yada siloganik sozlerle bir sonuca varilmaz. alimler boyle dedi yada bu konuda ehli sunnetin gorusu budur gibi kelimelerle kimseyi ikna edemezsiniz.
………………………………………………………
bu konudaki kıyasınız zaten öneme alınmayacak kadar değersiz. bırakın artık küfürlerinize peygamberleri ortak etmeyi peygamberler sizin söylediklerinizden beridir.
şunu bilesinki hiç bir alim helalı haram haramıda helal yapma noktasında mercii değildir.düşünki konumuz şirk ve küfür.böyle olunca kör taasup ehli kim oluyor.aslında sloganiklik varolmayan veya varolması şüpeli şeyleri varmış gibi meydanlarda basbasbağırarak insanlara kabul ettirme çabasıdır aslında bu kelimeler seni nekadarda tarif ediyor.
………………………………………………………
ben size hangi alim dedi diye soru soruyorum siz cevabi soz kalabaligi ile gecistirmeye calisiyorsunuz. bakin ben size mahkeme konusunda buna kufur demeyen enaz on alimin ismini ve yazisini nakllettim. ama siz bunu anlamak yerine bana saldirmaya devam ediyorsunuz.
………………………………………………………
islam alimlerinin tağuta muhakeme konusundaki sözleri:
İmam İbn Teymiyye:
“Allah-u Teâlâ’nın kitabı dışında hüküm veren ve kendisine muhakeme olunan kişiye tagut ismi verilmiştir. Firavun’a da işte bu sebeble tagut denilmiştir.” (Fetvalar c: 28 s: 200)
İbni Kayyım eL-Cevziyye:
İnsanların tağutu; Allah-u Teâlâ ve rasulünün kanunlarıyla hükmetmeyen, Allah-u Teâlâ’dan başka kendisine muhakeme olunan, ibadet edilen ve Allah-u Teâlâ’nın emrine dayanmaksızın ve Allah-u Teâlâ’ya itaat etmeksizin zatı için tabi olunanlardır. İşte alemlerin tagutu bunlardır.
Bunları düşünür ve insanların durumuna bakarsan, insanların çoğunun Allah-u Teâlâ’ya değil, tagutlara ibadet ettiğini, Allah-u Teâlâ ve rasulünün hükümlerine değil tagutların hükümlerine muhakeme olduğunu, Allah-u Teâlâ ve rasulüne değil, taguta itaat edip tabi olduklarını görürsün.” (A’lamu’l Muvakkiin c: 1 s: 50)
Şeyh Süleyman b. Sehman:
“Tağuta muhakeme olmanın küfür olduğunu öğrendikten sonra sana şöyle denir: Allah (c.c) kitabında küfrün, öldürmekten daha büyük olduğunu şöyle zikretti:
“Fitne öldürmekten daha şiddetlidir.” (Bakara: 191)
“Fitne öldürmekten daha büyüktür.” (Bakara: 217)
Bu ayetlerde geçen “fitne”den kasıt; küfür ve şirktir. Bil ki! Gerek çölde yaşayan ve gerekse şehirde yaşayanların hepsinin, birbirleriyle ya yok oluncaya kadar savaşmaları, İslam şeriatine ve Rasulullah (s.a.s)’ın getirdiği hükümlere muhalefet eden ve başka hükümlerle hükmeden Tağutu aralarındaki ihtilafı çözme konusunda hakem tayin etmelerinden daha ehvendir.
Eğer muhakeme olmak küfür ve ihtilaf dünya içinse, o zaman nasıl olur da dünya için küfre girersin?
Bil ki! Allah (c.c) ve rasulü herşeyden daha sevgili olmadıkça hiç kimse iman etmiş olmaz. Aynı şekilde Rasulullah (s.a.s), kendi çocuğundan, babasından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça hiç kimse iman etmiş olmaz.
Bütün dünyan gitse de Tağutun mahkemesine muhakeme olmak senin için asla caiz olmaz. Şayet sana ya elindeki herşeyi vereceksin veya Tağuta muhakeme olacaksın denilirse, sana farz olan şey; elindeki herşeyi vermen fakat Tağuta asla muhakeme olmamandır.” (Eddureru’s Seniye Mürtedin hükmü bölümü s: 275)
Şevkani (Nisa: 60) ayetinin tefsirinde şöyle dedi:
“Rasulullah (s.a.v)’e inen Kur’an’a ve ondan önceki nebilere inen kitaplara inandıklarını iddia etmelerine rağmen, bunları bozan ve yürürlükten kaldıran Tağuta (Allah’ın şeriatı dışındaki her şeriat tağuttur) muhakeme olmak isteyenlerin bu iddiasına şaşılır doğrusu… Oysa Allah (c.c), gerek Rasulullah (s.a.s)’a ve gerekse ondan önceki bütün rasullere Tağutu reddetmelerini emretmiştir.” (Fethul Kadir Tefsiri c:1 s:482)
İmam Begavi:
“Hüküm vermek yalnız Allah’a aittir.” Bu lafız; hüküm ve emir verme, bir meselede yasak koyma yetkisinin sadece Allah (c.c)’a ait olduğunu ifade etmektedir.” (Begavi Tefsiri c: 2 s: 427)
Şehid Seyyid Kutub:
Bu acayip hale bakmazmısın ? Bir kavim… İmanlı… Olduğunu iddaa ediyor… Sonra bu iddalarını bir anda yıkıveriyorlar?! “Sana ve senden öncekilere inandığını sanıyor…” Sonra da sana ve senden öncekilere inenlere hükmetmek istemiyor onlar… Başka nizamlarla… Başka sistemlerle. Başka hükümlerle. Tağutla hükmetmek istiyorlar. Sana ve senden öncekilere inanmayan, tanımayan “Tağutla.” Sana ve senden öncekilere inenlerle ilgisi bulunmayan, bilakis düşman olan “Tağutla.” Sana ve senden öncekilere inenlerden hiç bir ölçü ve kaideye sahip olmayan “Tağutla.” Bu sebepden Tağuttur o… Uluhiyyet iddasında buunduğu için. Aynı zamandan ele alınacak bir ölçüye sahip değildir o! Onlar bunu bilmiyerek veya iyi zannıyla değil, yakinen ve tamamen onunla hükmedilmesinin yasak olduğunu bildiği halde istiyorlar… “Ona küfretmeleri emrolunmuşken…” Kasden ve bilerek yapıyorlar… Bunun için sana ve senden öncekilere indirilene iman etmiş (!) olma iddiaları doğru değildir!. Evet şeytan onları dalâletin gayyasına yuvarlamak istiyor. Kurtuluş ümidi olmayan dalâlete.
“Şeytan onları uzak bir sapıklığa saptırmak, istiyor.”
İşte tağutla hükmetmek isteyişlerinin gerisindeki gizli sebep… Bu isteklerinden dolayı onları imanın sınırından kapı dışarı eden gizli âmil!… Belki uyanırda geri dönerler diye Allah bu sebebi onlara açıklıyor… Müslümanlarada açıklıyor. Bu isteğin gerisinde nelerin ve kimlerin saklandığını anlasınlar diye… (Fîzilâl-îl-Kur’an c:3 s:298)
Seyfuddin eL-Muvahhid:
“Reddetmeleri emrolunmuşken tağuta muhakeme olmak istiyorlar.”
Kim Allah’ın şeriatıyla hükmetmeyip başka hükümlerle hükmeder veya bu hükümlerle muhakeme olursa Allah’ı inkar etmiş ve tağuta iman etmiş olur. Halbuki Allah bütün mükelleflere Allah’a iman edip tağutu reddetmelerini emretmiştir ve bütün rasulleri bu emri bildirmek için göndermiştir.
Allah (c.c) şöyle buyuruyor:
“Şüphesiz ki her topluluğa; “Allah’a ibadet edin, tağutlardan sakının” diye rasuller gönderdik.” (Nahl: 36)
Şüphesiz Allah’ın ve rasulünün hükümlerine başvurmayıp tağutun hükümlerine başvuran kişi şeytanın hükmü altına girmiştir. Onun için Allah (c.c) bu ayette: “Halbuki şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak ister.” buyurmuştur.
Allah (c.c), ayetin bu bölümünde “tağuta muhakeme olmak istiyorlar” buyurmuştur. Bu gösteriyor ki, tağuta muhakeme olmayı istemek bile apaçık bir küfürdür. Elbette ki tağutun hükümleriyle hükmetmek ve tağutun hükümlerine muhakeme olmak daha çirkin ve daha büyük bir küfürdür.
Zamanımızda islam devleti olmadığından ve bütün medeni mahkemeler tağutun hükümleriyle hükmettiğinden dolayı bu mahkemelere başvuran, kendilerini müslüman sayan bazı kişiler kendilerini bu ayetin hükmünden sıyırmak için bu ayeti:
“Allah’ın bu ayette küfür dediği şey tağuta muhakeme olmayı kalben istemektir. Her ne kadar hakkımızı almak için tağutun mahkemesine başvursak da kalben bu hükümleri istemeyip reddediyoruz. Onun için tağuta muhakeme olsak bile kafir olmayız.” şeklinde açıklıyorlar.
Bu, apaçık bir cehalettir. Şeytanın kandırmasından başka bir şey değildir. Allah (c.c) bu ayette tağuta muhakeme olmak istemenin bile küfür olduğunu bildiriyor. Bilfiil muhakame olmak ise bundan daha büyük bir küfürdür. Tağutun hükümlerine muhakeme olan kişi; “ben muhakeme olmak istemedim” diyemez. Eğer gerçekten istememiş olsaydı mahkemeye başvurmazdı. Çünkü hiç kimse onu mahkemeye başvurmaya zorlamamıştır.
………………………………………………………
tekrar tekrar benim tagutun mahkemesine gitmeyi cayiz gordugumu yaziyorsunuz. bu bana iftiradir ben bunu hic birzaman caiz gormedim. bunu yapanin herzaman tekfir edilmeyecegini savundum ama taguta giden bazen kufurden kurtulsada gunahtan kurtulamaz. benim caiz gordugum temyiz mahkemesidir, yusuf suresini delil vermekteki maksadimda temyizin caiz oldugunu anlatmak icindir. bunu boyle bilin ve anlayin bana iftira etmektende uzak durun bu konuda Allahtan korkun.
………………………………………………………
sözde tağuta başvurmak küfürdür diyorsun fakat temyizde ne oluyor yukarıdada dediğim gibi ey büyük muhakeme şu senin küçük mahkeme bana göre yanlış bir karar verdi sen onun kararını bir incele bakayım doğrumu vermiş yanlışmı ona göre bana bir hükümde sen ver (gerek aşağı gerek yukarı)müslümana böyle bir yetki verilmemştir arkadaşım ve müslüman aslına bakılırsa adeta devletleşmek için ilahi güç tarafından zorlan
makta ama insan nankör ve hilekar fırsatlar arayım onun dosdoğru yolundan sapkınlığa gitmek için ısrar etmekte.
son olarak temyizdi muhakeme idi caizdir deyipte tevhide gönül vermiş insanların akılarında şüphe bırakan veya yollarını saptıran kim varsa ALLAH hidayet üzere iseler hidayetlerini artırsın doğruyu bulma gayretinde iseler doğruyu bulmalarını sapıklığındada ısrar üzerinde iseler sapıklıklarını artırmasını dilerim.
Ebu Miskin demişki 02 Mart 11 19:02
Hayırlısı olur inşaallah,
Hala delil olmayacak şeyleri günümüz belamları gibi nasıl uzun uzun yazıyorsunuz hayret. Tevhidi geçinen birinin bunu yapması hayret.
Sizin gibiler meşhur oluyor artık. Cahil oldukları halde kendilerini ilim sahibi olarak satan insanlar yani. Gelin muhkemlere sarılalım deliller karşısında beraber teslim olalım. Allah’ın hükmü dışındaki kapalı şeyleri bırakalım deyip sonrada bir mesele hakkında hüküm alırken Kur’an-ı kerim’in muhkem ayetlerini bırakıpta hükmün inzalinden önce cereyan eden çeşitli hadis rivayetlerine takılıyorsunuz.
Birde Nisa suresi 60. ayete müphem diyerek hükmünün uygulanması cebredilemez gibi bir düşünceyi savunuyorsunuz. Tabi yine peygamber ve alimlere iftira atarak.
İmam Suyutî’nin eseri ne “el-itisam” dır ne de “el-itikan” eser kuran ilimleri üzerine yazılmış kısaca el-itkan olarak adlandırılan “el-itkan fi Ulumi’l-Kuran” dır. Konu hakkında başlıktaki “müphem ayetler” ibaresinden kasıt içerisinde müphem kelimeler bulunan ayetlerdir. Yoksa bu ayetlerin hükmünü hafi, anlaşılması müşkil veya müteşabihler manasında olması değildir.
Sadece ayet içerisinde müphem bir kelime olarak “tağut” kelimesi geçmektedir. Yine aynı eserde İmam Suyutî’nin dediği gibi müphemlerin anlaşılması sadece nakle dayanır. Ve buradaki “tağut” kelimesinde de Ahmed İbni Hanbel’in İbni Abbas’dan rivayeti ile kastedilen “Kab b. Eşref” tir. Artık bu safhada kimlere tağut denir veya burada tağut olarak adlandırılan kimdir meselesi hakkında bir müphemlik kalmamıştır.
Şimdi bu ayette niye müphem kelime gelmiş anlamanız için kısaca müphem kelimelerin nedenini anlamaya çalışmanız lazım.
Herhangi bir konuşmada yahut yazıda bazı isimlerin sarahaten (açıkça) belirtilmesi yerine müphem (belirsiz) bir şekilde zikredilmesi çok sık karşılaşılan bir durumdur. Konuşmacı yahut yazarın anlatımda bu tür bir yola başvurmasının pek çok nedeni olabilir. Örneğin, bazen anlatımın akışını bozmamak için, bazen sözün bağlamı içerisinde zaten bilindiği için, bazen daha önce geçtiği için, bazen muhatabı yüceltmek için, bazen aşağılamak için, bazen bilinmesinin bir yararı olmadığı için, bazen bilinmesini istemediği için, vb. sebepler dolayısıyla bu isimler açıkça zikredilmez. Bunun yerine bunlara işaret edecek, bunları ima edecek bir takım zamirler ya da dolaylı isimler kullanılır.
Örnek olarak: Kur’an-ı kerimde geçen “Dedik ki: Ey Adem sen ve zevcen cennette oturun.” (Bakara 35) meselesini anlamamak için akılsız olmak lazım. Halbuki bu cümlede “zevcen” kelimesi müphemdir. Fakat ayette zikredilmeye gerek olmayacak kadar meşhur olduğundan bu isim zikredilmemiştir.
Nisa 60. ayetin içerisindeki kelime hakkında da akıl sahipleri şarinin buradaki maksadını imam Suyuti’nin de eserinde belirttiği müphemlerin hangi hususiyetinden kaynaklanmış olabileceğini anlarlar.
Zira davanın en başında gelen Bakara Suresi 256. ayetinde de bu “tağut” kelimesi geçmektedir. O halde tağutu red ilzamınıda kaldırmanız lazım size göre. Halbuki burada bir kişi zamiri mevzu bahis olmadığından müphemler içerisinde değildir. Fakat islamdaki bu kaidelerin nelere delil olup olmayacağını bilmediğinizden birçok hatalara girişiyorsunuz.
Ayet hakikaten anlaşılması zor bir kapalılık içerseydi yukarıda Cendel’in verdiği örneklerdeki müfessir alimler direkt bunun tağuta ibadet veya küfür olduğu manasını veremezlerdi.
Hakikaten muhkemlere sarılmak isteyen insanlarsanız ortada bariz bir şekilde bulunan muhkeme müminlerle birlikte sarılır, açık deliller olmadığı halde böyle mühim bir konuda fitne oluşturmazsınız inşaallah.
Özellikle tağuta muhakemenin küfür olmadığını anlatan tarzda birçok metin aktarmanıza rağmen hatta genel bir akaid beyanı şeklinde açıkça “biz şu meselelerde tekfir etmiyoruz” şeklindeki açıklamalardan ve bunun hakkında deliller getirmenize rağmen, sonra “ben mahkemeye küfür diyorum” demeniz hayli ilginçtir. Sanki yazılarınızla iki tirübine oynuyor gibisiniz.
Siz arayıştamısınız yoksa fitneci bir fasıkmısınız. Muhkemlere sarılacaksanız neyi arıyorsunuz.
Birşeyleri mi savunuyorsunuz yoksa yazarakmı düşünüyorsunuz. Anlaşılamadı.