Vela ve Bera Nedir?

27 Mayıs 2010 Yazan  
Kategori Kavramlar

Velâ: Bu kelime lügatte aşağıdaki manâlarda kullanılmıştır. Lisanu’I Arab adlı lügatte şu ifadeler yer almaktadır: “Muvalât; İbn A’râbî-nin de söylediği gibi: “İki kimsenin bir birbirleriyle çekişmesidir ki, aralarını bulmak için üçüncü bir kimsenin devreye girmesidir. İşte araya giren bu üçüncü kimseye şöyle denir. Ona yöneldi de kendisine dost­luk ve sevgi gösterdi. Meselâ falan kimse filan kimseye dostluk gös­terdi denilir ki bu, onu sevdi manasınadır.

Mevlâ: Bu bir çok manâlara gelen bir kelimedir. Bu manâları şöy­lece sıralayabiliriz; Rabb, Malik, Seyyid, Efendi, nimet veren, azadli köle, yardım eden (yardımcı), Tabi (uyan, tabi olan), komşu, antlaş-mali (müttefik), amca çocuğu, Akîd (idareci, asker), hısımlık-akrabalık, kul (köle), azadeden (özgürlük veren), kendisine nimet verilen.

Bütün manâlara dikkat olunacak olunursa, bunun sevgi ve dost­luk esasına dayandığı görülecektir.[1]

Velayet: Kişinin nesebi (soyu) üzerindeki yetkisi, yardım ve köle azadetme yetkisi gibi.

Muvalât: Herhangi bir topluma karşı sevgi ve koruma, yardımd; bulunma gibi manâlara gelir. Nitekim Peygamber (s.a)’in: “Ben ki­min mevlâsı (dostu, yardımcısı) isem, AH de onun mevlasidır.” ifadesi hakkında İmam Şafiî şöyle diyor: Yani bununla İslâm’a olan dost-Iuk ve saygı kasdolunmaktadır.”[2] Tirmizî bu hadisin hasen, sahih ve garib olduğunu söylemiştir.)

Nitekim yüce Mevlâ da şöyle buyurmaktadır:

“Bu, Allah’ın iman edenle­rin yardımcısı (velisi) olmasından dolayıdır. Kâfirlere gelince, onla­rın yardımcısı (velisi, dostu) yok­tur.” (Muhammed, 47/11).

Muvalât muadatın yani dostluk düşmanlığın zıddıdır. Nitekim dost da düşmanın zıddidır. Yüce Allah (c.c) şöyle buyuruyor:

“Ey  babam,   korkarım  ki (şeytana uymanla) Rahman (olan Allah)ın azabı sana dokunacaktır da (lanet ve azâb ile) şeytanın velisi (yakını, arkadaşı ve dostu) olacaksın.’’ (Meryem, 19/45).

Bu konuda Saleb de şunları söylüyor: “Allah’tan başkasının önünde eğilip ona kulluk gösteren herkes, kesinlikle o varlığı veli (dost, arkadaş, yandaş) edinmiştir.”

Allah (c.c) şöyle buyuruyor: “Allah iman edenlerin velisi (dostu ve yardımcısı) dır.” (Bakara, 2/257).

Bu âyetin yorumu şöyle yapılmıştır: Düşmanlarına karşı onlara yardım edip, onları zafere kavuşturmada Allah (c.c), onların velisidir. Aynı zamanda dinlerini diğer muhalif ve batıl dinler üzerine ha-kim kılmakta yine onların yardımcısı ve velisidir.

Bir diğer yorum ise şöyle yapılmıştır: “Onların velisi demek, güzel amelleri sebebiyle onların sevaplarını ve mükafatlarını yüklenir.

el-Velyriyakmak ve yakın olmak.[3] Müvalât ise mütabaat ma­nasınadır ki, tâbi olmak, arkasından gitmek ve uymak, dostluğunu kabullenmek demektir. Nitekim Rabbimiz (c.c) şöyle buyurmaktadır: “Eğer Ondan yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir toplum getirir.” (Muhammed, 47/38).

Yani şayet sizler İslâm’a sırt çevirir, dininizi gereğince yaşamaz­sanız, yerinize başka bir toplum getirilecektir.

Yine Yüce Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır: “İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zâlimler topluluğuna yol gös­termez.” (Maide, 5/51)

Bunun manası da: Kim onlara uyar ve yardımda bulunursa, de­mektir.[4]

“el-Misbahu’1-münîr” adıl eserin sahibi diyor ki: “el-Veliyy” Feîl ölçüsünde bir kelime olup, fail manasınadır ki, bu, başkasının velayetini üzerine alan, idare eden demektir. Nitekim Rabbim şöyle buyurmaktadır: “Allah, iman edenlerin velisi (dost ve yardımcısı) dır.” (Bakara, 2/257) Veliy kelimesi ayni zamanda itaatkar olanlar için de mef’ûl manasınadır. Meselâ: Mü’min, Allah’ın velisidir denilir ki, bu, mü’minin Allah’a ita­atkâr olduğunu bildirmektir. Bu kelime Mufaale babından, muvafakat etmek, yardım etmek manâlarını taşır.[5]

el-Bera’ Kelimesinin Sözlük Anlamı

Sözlük manâsı: Îbnu’l-A’rabî diyor ki, kişi kurtulunca, Beri ol­du denilir. Nitekim bu kelime korunup uzak olmak, uzaklaştırmak ma­nâlarına geldiği gibi, mazur görmek, mazeret, bahane göstermek, özür sabit olmak, mazur olmak, dikkatini çekmek, uyarmak. Nitekim Rab-bimizin şu âyeti buna delildir:

“Allah ve Rasiilünden ken­dileriyle anlaşma yapmış olduğu­nuz müşriklere bir ihtar (kesin bir uzaklaşış, bir ültimatom ve bir uya­rı) dır.” (Tevbe, 9/1)

Dikkat edilirse bu âyette geçen “Berâet” kelimesi uyarı, ihtar, ikaz ve ültimatom gibi manâları taşımaktadır.

Ebû Hüreyre hadisinde bu husus şöyle ifade olunmuştur. Hz. Ömer (r.a), kendisini göreve çağırdığında, o da bundan kaçınmış, bu­nun üzerine Hz. Ömer (r.a) şöyle söylemiştir:

“Doğrusu Hz. Yusuf da görev istemişti.” Ebû Hüreyre (r.a), kendisine şu karşılığı verdiler: ” Hz. Yusuf benden uzaktır, benim de onunla bir ilgim yok.” Yani; her ne kadar ben onunla mukayese edi­liyorsam da, hüküm bakımından bizim birbirimizle ilgimiz yoktur. Böy­lece kişi imanla mükellef bulunduğundan ve bununla emrolunduğun-dan dolayı, bu velayet ve muhabbetin reddi manâsına değildir.”[6]

Bu arada şunu da belirtmek isteriz. Berâ ve Berî kelimesi, anlam itibariyle eşittir.

Leyletü’1-Berâ: Bu, ayın güneşten ışık almadığı ayın ilk gecesi ma­nasınadır.[7]

Velanın Istılahı (Kavram) Manâsı

Velayet: Yardım etmek, zafer, sevgi (mahabbet), ikram, ihtiram ve açık veya gizli olsun sevilenlerle beraber olmak demektir. Yüce Al­lah (c.c) şöyle buyurmaktadır:

“Allah iman edenlerin velîsi (dostu) dir, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkar edenlere gelince, onların dostları da Tağut’tur, onları aydınlıktan alıp ka­ranlığa götürür” (Bakara, 2/257).[8]

Bu âyette geçen kâfirlere dostlukta bulunmak demek, onlara.ya-kınlık göstermek ve onlara sevgisini ortaya koymaktır. Bu davranışı sözleriyle, fiilleriyle ve niyetleriyle ortaya koyan kimseler onları dost edinmiş kimselerdir.[9]

Kavram (ıstılah) Olarak Bera’nın Anlamı

Terim olarak Berâ kelimesinin anlamı da şöyledir: Değişik şekil­deki uyarılardan, ikazlardan ve tüm ihtarlardan sonra uzaklaşmak, kurtulmak, düşmanlık gibi manâları ifade eder.

Şimdi ise Velâ ve Bera ifadelerinin açıklamasını yapalım:

Şeyhu’I-îslâm İbn Teymiyye (r.a) bu konuda şunları söylüyor:

Ve âyet: “Bu adavetin yani düşmanlığın zıddı demektir, dostulk ve irade etmek manasınadır. Aslında velayet, sevgi ve yakınlık demektir. Adavet ise, buğz = kin ve uzaklık demektirî Veli ise yakın manâsına gelir ki meselâ bu şuna yakındır” gibi. Nitekim Peygamberimiz (s.a)’in şu kavli de bunu ifade buyurmaktadır: “Miras paylarını (Kur’ân’da bildirilen) sahiplerine,veriniz. Bu paylardan geri kalan herhangi bir şey de baba tarafından en yakın olan er kişiye aittir.”[10] Yani ölüya akrabalıkça en yakın olan erkeğe verin, demektir.

Madem ki Allah’ın velisi O’nun sevdiği ve hoşnud kaldığı, O’nun buğzettiği ve kin güttüğü şeylerde tümüyle Allah’a muvafakat et­mek ve O’na tabi olmak, emirlerini yerine getirip, yasaklarından da uzak durmak konumundadır. O halde, Allah’ın velisine, düşmanlık göstermenin Allah’a düşmanlık etmek olduğunu da bilmelidir. Çün­kü Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır:

“Ey iman edenler! Benîm de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Onlar si­ze gelen gerçeği inkar etmişken, onlara sevgi gösteriyorsunuz.” (Mümtehine, 60/1).

Kim, Allah’ın velilerine düşmanlık edecek olursa, o kimse ya da kimseler Allah’a düşmanlık etmiş olurlar. Kim de Allah’a karşı düş­manlık gösterirse o kimse, Allah’a savaş açmış olur. Nitekim hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur: “Kim benim bir velime (dostuma), düş­manlık ederse, kesinlikle o benimle savaşa çıkmıştır (bana savaş  açmıştır”[11]

Allah’ın düşmanlarına karşı dostluk gösterip onları veli edinenlere verilecek olan isim durumuna gelince bu, değişik şekillere göre ad­landırılır. Öylesi sevgi, dostluk ve velayet vardır ki, irtidattır, tümüy-le İslâm’dan çıkıştır. Kimisi de bir öncekine göre daha bir alt derece-l dedir ki, büyük günahlar ve haramları işlemek bu ikinci durumda mutalaâ olunur.[12]

Allah (c.c), mü’minler arasında sevgi, kardeşlik ve yardımı gerekli kılınca aynı zamanda kâfirlere dostluk göstermekten ve onların yakınında ve yanında yer almaktan-da menetmiştir. Kâfirlerin hangi­leri olursa olsunlar; ister yahudiler, ister hırıstiyanlar, isterdinsizler, ister müşrikler ya da başkaları olsunlar, aralarında hiç bir fark söz konusu değildir. Kısaca müslümanlarca üzerinde ittifak olunan asıl­larda herhangi bir küfür söz konusu olunca ne türden olurlarsa ol­sunlar hepsi de kafirdirler, bu gibilerle dostlukta bulunmak Allah ta­rafından kesinlikle yasaklanmıştır.

Bunun için, herhangi muvahhid (Allah’ı bir tek olarak ilah tanı­yan mü’min) şer’î açıdan küfrü gerektiren şeyleri terketmesi halinde, onu sevmek, ona dostlukta bulunmak, velayetini kabullenmek ve onun yardımına koşmak gerekir. Ancak kim de bunun aksine bir davranış ve tutumun içinde ise, Allah’a yaklaşmak için böyle bir kimseye karşı kin gütmek, buğzetmek ve ona düşmanlık göstermek gerekir. Bu, zo­runludur. Aynı zamanda bu tür kimselere karşı güç ve imkan nisbetinde el veya dil ile cihad etmek de vaciptir.

Velâ ve Berâ’ konusunda beliren tavır şudur: Allah dostlarına ve emirlerine karşı gerekeni yapmak, onlara dostluk ve sevgi göstermek. Allah düşmanlarına, haramları ve sınırları çiğneyenlere karşı ise buğ­zetmek gerekir. Zira bu ikisi bu yönleriyle birbirinden ayrılamazlar.Kaldı ki, imanın aslı, Allah rızası için O’nun peygamberlerini ve onla­ra tabi olanları sevmektir. Aynı şekilde Allah için O’nun düşmanları­nı ve peygamberlerinin düşmanlarını sevmeyip bunlara buğzetmektir.[13]

Hatta Abdullah b. Abbâs (r.a)’tan şöyle rivayet olunmuştur, de­miştir ki: “Kim Allah için sevgisini sürdürür, kim de Allah için buğz da bulunursa, Kim Allah için dostluk kurar ve kim de Allah’ın düş­manlarına karşı düşmanlık sürdürürse, işte bu davranışı ile Allah’ın dostluğunu kazanmış olur. Kişi böyle davranmadığı sürece ne kadar çok namaz kılar ve oruç tutarsa bile yine de imanın tadına (hazzına) erişemez (imanln tadını duyamaz). Çünkü böyle kimseler, insanlarla olan münasebetlerini sırf dünya menfaatına bağlamışlardır. Böyle bir davranış ise, kişiye hiç bir şey kazandırmaz.”[14]

Bu ümmetin ilim kaynağı olan Abdullah b. Abbas (r.a), kendi zamanındaki insanların ilişkilerinin ve münasebetlerinin dünya men­faati esasına dayandığını ve böylelerinin kendileri açısından hiç bir şeye ehil olmayacaklarını söylemesi gerçekten düşündürücüdür. Çünkü bu öylesi bir çağda olmaktadır ki, Rasûlullah (s.a)’ın ifadesiyle çağların en hayırlısı olmaktadır. O halde mü’minin görevi kimleri sevmesi ge­rekiyor ve kimlere buğz edip uzaklaşması icabediyorsa bunları öğren­mek, bu uğurda öğreninceye dek her türlü sıkıntıya da katlanmakdir. Aynı zamanda kimleri dost edinecek ve kimlere veli olacak, kimlere karşı düşmanlık gösterecekse ise, bunları da öğrenmelidir. Daha son­rada kendisini kitab ve sünnet terazisiyle ölçmeli böylece kendisinin şeytanın Ve yandaşlarının yanında mı yoksa Rahman’in hizbullah olan kullarının safında mı yer alıyor görmeli? Çünkü gerçekten kurtuluşa erenler hizbuîlah planlardır. Hizbullah’ın yani Allah taraftarlarının dışında kalanlar ise hem dünyalarını ve hem de âhiretlerini kaybeden­lerdir.

Değerli Şahabı Abdullah b. Abbâs (r.a)’in söylediği gibi insanla­rın birbirlerine kardeşlik ve sevgi göterileri dünyalık esasına dayanı­yorsa, bu durumda karşılıklı menfaatler ve çıkarlar ortadan kalkınca, kardeşlik ve sevgi de yok oluverir. Bu yüzden de İslâm ümmetinin, düşmanları karşısında varlık göstermesi, birlik, beraberlik içinde ol­maları imkansızlaşır.

İçinde bulunduğumuz çağda insanlar arası ilişkiler tümüyle çıkar esasına, maddeye ve dünya menfaatlerine göre düzenlenmektedir. Ço­ğunlukla insanlar arası sevgi ve münasebetler dünyalık için olmakta­dır ki, bu gerçekten bağlıları için bir kazanç değildir.

İslâm ümmeti için tek bir çare vardır. Ayakta durabilmeleri de sadece buna bağlıdır. Yeniden Allah’a dönmeliler, Allah sevgisiyle top­lanıp bir araya gelmeliler. Allah için buğzetmeliler. Aynı şekilde dost­luklarını ve velayetlerini Allah rızası üzere sürdürmeliler. Allah’ın em­rettiklerini yapmalı, onları sevip istemeli, yetkisini velayetini o mana­da kullanmalı. Allah’ın emirlerini çiğnemekten, velâyetiyle çelişki mey­dana getirecek durumlardan da uzak bulunmalıdır. İşte böyle olmala­rı halinde mü’minler, Allah’ın kendilerini üstün kılışıyla mutluluk ve sevince ulaşacaklardır.

[1] İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, III/985-986, Kamûsu’l-Muhît, IV/294.

[2] Ahmed b. Hanbel, Müsned,IV/281, 368-370, 372; Tirmizî, menâkıb, 19; Elbanî, Sahîhu’l-Camiu’s-Sağîr, VI, 353.

[3] İbnu’l-Manzûr Lisan’ul-Arab, III, 986.

[4] Lisanu’l-Arab, 11/988.

[5] Feyûmî, el-Misbahu’l-Miinîr, 2/841.

[6] îbn Kesîr bu eseri, en-Nihaye fi Ğaribi’l-Hadîs adlı kitabında zikretmiştir. 1/112.

[7] Lisanu’l-ArabI/183; el-KamûsıTl-MuhîtI/8.

[8] Şerhu’t-Tahavî, 403; Teysîru’1-Azizi’1-Hamîd 422.

[9] Nuaym, Yasin, K. İman, 145.

[10] Buharî, Feraiz, 5, 7, 9, 15; Müslim, Ferâiz, 3-2 (1615)

[11] İbn Teymiye, el-Furkân, 7. Buhnarî, Rikâk 650, İbn Mâce, Fiten, 16.

[12] Abdullatîf b. Abdurrahman b. Hasan, er-Resailu’1-Müfîde 43.

[13] Şeyh Abdurrahman b. Sa’dî, el-Fetava es-Sa’diye 1/98.

[14] Hilyetu’l-Evliyâ 1/312; İbn Recep Hanbelî, CamiıTI-UIûm ve’1-Hikem, 30.

Yorumlar


2 Yorum yapılmış "Vela ve Bera Nedir?"

  1. tewhid ve cihad demişki 01 Mayıs 11 00:59 

    s.a ben darul kufrde akidesin bilmedigim kisileri tekfir ediyom benim bir arkadas var o diyor ben camide gormedigim kufr fil gormedigim musriklere vela yapmayan birisin gorsem disari sakali ona islam hukmu veriyom ve an nisa 94 ve hadisler delil getioriyor diyor ona muslim hukm verir tavaffuk ederim akdiesin sorandan sonra kufr akideye sahibse tefkri ederim beni biri tekfir etdiki sen bu kisiyi tekfir etmiyom lutfen kuran sunnetden delillerle anlatin bu kufrmu?

  2. cendel demişki 11 Mayıs 11 11:39 

    aleykumselam ve rahmetullahi ve berekatuh.değerli arkadaşım sizin sormuş olduğunuz mevzuu tekfir etmeyeni tekfir etmek meselesi üzerine bir mevzuudur.bu konuya kuranda bulunan şu ayetle başlamak istiyorum.Rabbimiz şöyle buyurur:

    “Deki, ey kâfirler!” (Kâfirun, 1)

    Bu ayeti kerimede Rabbimiz, elçisi Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’e kâfirleri küfürleri ile vasıflandırmasını emretmiştir. Aslı itibarı ile buradaki hitabın muhatapları Mekkeli müşrikleredir. Allah celle celâluhu, peygamberi Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’e “De ki ey Kureyşliler!” veya “De ki ey Mekkeliler” demesini emretmemiş, aksine onlara hak ettikleri küfür vasfı ile hitap etmesini emir buyurmuştur.yine sünnetten gelen nakillere baktığımızda.Utbe b. Rebîa ile Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem arasında geçen bir konuşma şu şekildeydi:Utbe b. Rebîa Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’e gelerek: “Ey kardeşimin oğlu! Sen aramızda bildiğin (gibi değerli bir) konumdasın. Ama kavmine öyle bir şey getirdin ki bununla onların birliğini bozdun, akıllılarını aptallıkla suçladın, ilâhlarını ve dinlerini kötüledin ve babalarını tekfir ettin. Şimdi beni dinle sana bir takım tekliflerde bulunacağım…” demişti. (“Siyretu İbn-i Hişam”, sf. 293 vd.)
    Yine, Hz. Ebu Bekir’in Müslüman olmadan önce Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem ile arasında geçen bir konuşması şu şekilde olmuştur:Hz. Ebu Bekr, Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem ile karşılaşır ve ona ‘Ey Muhammed! İlahlarımızı terk ettiğin, akıl(lı)larımızı aptallıkla suçladığın ve babalarımızı tekfir ettiğine dair Kureyş’in söyledikleri doğru mudur?’ der. Rasûlullâh sallallâhu aleyhi ve sellem’de ona bunun doğru olduğunu anlatır…” (“Siyretu İbn-i İshak”, 1/44. ayrıca bkz. “Delailü’n-Nübüvve”, 2/33,

    yine bu konuda bazı alimlerin nakillerini aktarmaya çalışacağım inşeALLAH faideli olur.Abdulmun‘im der ki:

    “Kâfiri tekfir etmeyen kimsenin küfre girişinde ki illet, onun, varlıklara şeriatın taktığı isimlerden başka isim takması ve onlara Allah’ın verdiği hükmün hılafına hüküm vermesidir. Şöyle ki; böyle birisi küfrü ve şirki iman, düşmanlığı hak eden kâfir ve müşrikleri de dost edinilmesi vacip olan Müslüman kabul etmiştir. Bu ise o kişinin Allah’ı tenkit etmesi, hükmünü reddetmesi ve -her ne kadar kendisi bunu yalanlama ve inkâr olarak değerlendirmese de- Allah’ın emrettiği şeyleri yalanlayıp inkâr etmesi manasına gelir. Bu hiç kuşku yok ki, açık bir küfür, sarih bir yalanlamadır.”

    Evet, Allah’ın kesin olarak kâfir diye adlandırdığı birisini tekfir etmemek Allah’ı yalanlamak demektir. Örneğin birisi “Ben Firavun’a kâfir diyemem” dese bu insan Allah’ın Kur’an’da Firavun’un küfrüne dair indirmiş olduğu ayetleri inkâr etmiş demektir. İşte bunun gibi bu günde tıpkı Firavun misali küfürde önder olmuş kimseleri tekfir etmeyen kimseler Allah’ın Kur’an’da ifade buyurduğu birçok nassı yalanlamış olmaktadır. Her ne kadar kendileri bunu kabul etmese de bu, yalanlamadan başka bir şey değildir. Burada bazı âlimlerin konuya ilişkin sözlerini nakletmenin faydalı olacağını düşünüyorum. Ta ki bu sayede mesele hakkında şüphesi bulunanların şüpheleri zail olsun.
    Kadı Iyaz der ki: “Kim Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanların dinini terk edenlerden birisini tekfir etmez, onların tekfirinde duraksar veya şüphe ederse kâfir olur.” (“eş-Şifâ, bi Ta‘rîfi Hukuki’l-Mustafâ”, sf. 846. )

    Kadı Iyaz bir başka ibaresinde şöyle der: “Biz, İslam dininden başka dinlere mensup olan kimseleri tekfir etmeyenleri veya onlar hakkında kararsız kalıp duraksayanları ya da şüphe edenleri yahut onların yollarının (dinlerinin) doğru olduğunu kabul edenleri tekfir ederiz. Böyleleri -her ne kadar Müslüman olduğunu ortaya koysa, İslam inancını kabul ettiğini söylese ve İslam’ın dışındaki tüm yolların/dinlerin batıl olduğuna inansa da- içindeki inancın hilafını ortaya koyduğu için kâfir olmuş olur.” (“eş-Şifâ, bi Ta‘rîfi Hukuki’l-Mustafâ”, sf. 851. )

    İmam Nevevî der ki: “Kim, İslam dininden başka dinlere mensup olan kimseleri tekfir etmez veya onları tekfir etme hususunda şüpheye kapılır ya da onların yollarının (dinlerinin) doğru olduğunu kabul ederse Müslüman olduğunu ortaya koysa veya İslam inancını kabul ettiğini söylese dahi yine de kâfir olur.” (“Ravdatu’t-Talibîn”, 10/70.)

    Ebu Batîn der ki: “Âlimler Yahudi ve Hıristiyanları tekfir etmeyenin veya onların küfründen şüphe edenlerin kâfir olacağı hususunda icma‘ etmişlerdir.” (“el-İntisâr li Hizbillahi’l-Muvahhidîn”, sf. 32.)

    Velid b. Raşid es-Sueydân der ki: “Âlimler kâfir ve müşrikleri tekfir etmeyen, onların küfründen şüphe eden veya onların yollarını doğrulayan kimselerin kâfir olacakları hususunda icma‘ etmişlerdir.” (“el-İcmau’l-Akdî”, sf. 54. 374. madde.)

    Abdullah el-Eserî der ki: “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat âlimleri muayyen bir müslümanı tekfir etmekten sakınmış ve ilimsizce bir müslümanın tekfirine yönelmenin çok tehlikeli bir iş olduğunu beyan etmişlerdir. Şu kadar var ki, onların bu tavrı şer‘î şartlar çerçevesinde küfrü sabit olan kimselere küfür hükmü vermekten alıkoymamıştır. Şer‘î nasslar küfür ameli işleyen veya küfür sözü söyleyen bir kimsenin tekfir edilebileceğini gösterdiği için onlar Allah ve Rasûlünün tekfir ettiği kimseleri tekfir etmekte asla tereddüt etmemişlerdir. Hatta öyle ki, kâfiri tekfir etmeyi inanç esaslarının temellerinden kabul etmişler ve kâfiri tekfir etmeyenin veya onun küfründe şüphe edenin kâfir olacağına hükmetmişlerdir. Onların kâfir ve müşriklerin tekfirine böylesine ihtimam göstermesi heva ve heveslerinden kaynaklanmamaktadır. Onlar bununla ancak Allah’a kulluğu, velâ ve berâ akidesini yerine getirmeyi amaçlamışlardır…” (“el-Îmân, Hakikatuhu, Havarimuhu, Nevakiduhu”, sf. 129.)

    Ali b. Nâif der ki: “Yahudi, Hıristiyan ve Putperestler gibi Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in getirdiği dine girmeyen kimselerin kâfir olduğuna inanmak, onları kâfir diye adlandırmak, onların Allah’ın, Rasûlünün ve müminlerin düşmanları, olduğuna ve cehennemde ebedî olarak kalacaklarına inanmak İslam’ın en temel asıllarındandır.” (“el-Mufassal fi’r-Reddi alâ Şubuhâti A‘dâi’l-İslâm”, sf. 82)
    Ebu Zer‘a er-Râzî der ki: “Kim Kur’an’ın mahlûk olduğunu zannederse yüce Allah’a karşı dinden çıkarıcı bir küfürle kâfir olmuş olur. Anlayış sahibi kimselerden kim de onun küfründe şüphe ederse o da kâfir olur.” (“el-Kevkebu’d-Durriyyu’l-Münîr”, sf. 11.)
    Kadı Iyaz der ki: “Kim Yahudi, Hıristiyan ve Müslümanların dinini terk edenlerden birisini tekfir etmez, onların tekfirinde duraksar veya şüphe ederse kâfir olur.” (“eş-Şifâ, bi Ta‘rîfi Hukuki’l-Mustafâ”, sf. 846.)

    İmam Nevevî der ki: “Kim, İslam dininden başka dinlere mensup olan kimseleri tekfir etmez veya onları tekfir etme hususunda şüpheye kapılır ya da onların yollarının (dinlerinin) doğru olduğunu kabul ederse Müslüman olduğunu ortaya koysa veya İslam inancını kabul ettiğini söylese dahi yine de kâfir olur.” (“Ravdatu’t-Talibîn”, 10/70.)

    Ebu Batîn der ki: “Âlimler Yahudi ve Hıristiyanları tekfir etmeyenin veya onların küfründen şüphe edenlerin kâfir olacağı hususunda icma‘ etmişlerdir.” (“el-İntisâr li Hizbillahi’l-Muvahhidîn”, sf. 32. )

Yorumlarınızda resiminizin gözükmesi için, gravatar a abone olun!

Üyeliksiz yorum yapma seçeneği ehli küfr'ün sokak ağzı ile küfür eden yorumları nedeniyle kapatılmıştır. O nedenle yorum yapacak olanların öncelikle siteye üye olmaları ve giriş yapmaları gerekmektedir. Anlayışınız için teşekkür ederiz.